Bir ülkenin geleceğini anlamak için borsa rakamlarına, büyüme oranlarına ya da seçim anketlerine bakmak yetmez. Bazen asıl fotoğraf, bir karakolun ya da çocuk şube müdürlüğünün soğuk koridorlarında çekilir.
Son TÜİK ve Adalet Bakanlığı verileri ürkütücü. 2015’te suça sürüklenen 12-17 yaş arası çocuk sayısı 158 bin 560 iken, 2024’te 188 bin 926’ya, 2025’te ise 186 bin 256’ya yükselmiş. Artış, nüfus artışının çok ötesinde. Güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların karıştığı olay sayısı 2024’te 612 bini aşmış. Pandemi dip noktasından sonra hızlı bir yükseliş var.
Daha vahimi suçların niteliği: 2024 verilerine göre olayların yüzde 40,4’ü yaralama, yüzde 16,6’sı hırsızlık, yüzde 8,2’si narkotik suçlar, yüzde 4,6’sı tehdit ve yüzde 4,2’si genel tehlike yaratan suçlar. Bıçak, kesici alet ve şiddet içeren olaylar sıradanlaşıyor. Çocuklar sadece suç işlemiyor; şiddeti de içselleştiriyor.
Peki çocuklar neden suça sürükleniyor?
Kolaycı cevap, “bireysel ahlak bozukluğu” demek. Oysa mesele çok daha derin. Çocuk suçluluğu, yetişkinlerin ve kurumların toplu başarısızlığının aynasıdır. Yoksulluk, parçalanmış aileler, ihmal ve aile içi şiddet; kalitesiz eğitim, okul terkleri ve “liyakat yerine torpil” algısı; işsizlik, gelecek belirsizliği ve sosyal adalet duygusunun erozyonu; kontrolsüz dijital dünya, şiddet dolu oyunlar, sosyal medya ve çeteleşme; hızlı kentleşme, göç ve uyuşturucu erişimi… Bunlar çocukları suça iten ana faktörler.
Çocuklar toplumun aynasıdır. Yetişkinlerdeki kutuplaşma, öfke kültürü, “güçlü olan haklıdır” zihniyeti ve güvensizlik doğrudan gençlere sirayet ediyor. Milyonlarca genç, eğitimle iş bulamayacağını, emeğinin karşılığını alamayacağını görüyor. Bu umutsuzluk ortamında sakin, dengeli ve hukuk kurallarına bağlı bireyler beklemek naiflik olur.
Ancak burada bir eksiklik var: Bireysel sorumluluk, disiplin, aile içi değer eğitimi ve cezasızlık algısını da göz ardı edemeyiz. Dezavantajlı şartlardan çıkıp başaran nice genç varken, refahlı ortamlardan suça bulaşanlar da var. “Herkes mağdur” yaklaşımı, caydırıcılığı yok ediyor ve sorunu kronikleştiriyor. Özellikle 15-17 yaş grubunu hedef alan organize suç çeteleri ve bazı bölgelerdeki göç dinamikleri de ayrı bir gerçeklik.
Çözüm sadece polisiye tedbirlerde değil.
Daha fazla kamera, devriye veya sert ceza tek başına yetmez. Ama cezasızlık algısını ortadan kaldırmadan da mesafe kat edemeyiz.
Gerçek çözüm çok boyutlu olmalıdır:
Aile ve erken müdahale: Riskli ailelere yönelik eğitim programları, ebeveynlik kursları, sosyal hizmet desteği. İlk çocukluktan itibaren tutarlı disiplin ve manevi değer eğitimi şart.
Eğitimde köklü reform: Nitelikli, mesleki ve karakter odaklı bir sistem. Okul terklerini önleyen, spor, sanat ve girişimcilik fırsatları sunan okullar.
Sosyal ve ekonomik politikalar: Yoksullukla etkili mücadele, genç istihdamı, dezavantajlı mahallelere yoğun yatırım ve güçlü bir sosyal devlet.
Adalet sistemi: Islah odaklı yaklaşım korunmalı ama özellikle şiddet ve organize suçlarda caydırıcılık dengesi kurulmalı. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması suistimal edilmemeli.
Dijital ve kültürel alan: Sosyal medya regülasyonu, şiddet içeriklerine sınırlama, ailelerde ekran kontrolü ve pozitif rol model projeleri.
Yerel ve veri odaklı çalışmalar: Büyükşehirler ile diğer iller arasındaki farklar dikkate alınarak pilot projeler, STK ve belediye iş birliği.
Kısacası, kültürel ve ahlaki zemini güçlendirmeden, sorumluluk bilincini aşılamadan ve uzun vadeli politikalar üretmeden bu tablo düzelmez.
Bugün karşımızdaki manzara, çocukların değil, toplumun ve kurumların alarm verdiğini gösteriyor. Karakollara düşen her çocuk, yalnızca bir adli vaka değil; devletin, siyasetin, ailenin ve toplumun önüne bırakılmış ağır bir vicdan muhasebesidir.
Geleceğimiz tehlike altındaysa panik yapmak yerine akılcı, cesur ve sabırlı adımlar atmalıyız. Çocukları suça sürükleyen bir toplum, kendi geleceğini de karartır.
Bu döngüyü kırmak hâlâ elimizde, yeter ki aynaya cesurca bakalım…
Görsel: Medyascope
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
