Operasyon kitabındaki itiraf-Barış Pehlivan (Cumhuriyet)
“Soru şu: Kâşif Kozinoğlu asıl hedef miydi, yoksa FETÖ’nün MİT’e sıçraması için önemli bir halka mı? Ya da ikisi de mi?
Şöyle anlatayım: Bundan 12 yıl önceydi… Fethullahçıların gazetesi Bugün’ün haber müdürü Erkan Acar, “Kod Adı: Köroğlu” adıyla bir kitap çıkardı. Kitap, Kâşif Kozinoğlu aleyhine operasyonel bir çalışmaydı. Ve bakın, FETÖ’nün kalemlerinden Acar, kitabının 130. sayfasında Kozinoğlu’na dair neler yazdı:
“(…) O dönemde Afganistan’da bulunan isimlere göre Kozinoğlu, Türk okulları hakkında Türkiye’ye hep aleyhte rapor geçiyordu. Ancak Afganistan’daki Türk Okulları, Kozinoğlu ve ekibine birçok konuda kolaylık sağlıyordu. Kozinoğlu, Afganistan’a ilk geldiğinde Raşid Dostum ile görüşmekte zorlandı. Raşid Dostum, Kozinoğlu ile görüşmekte isteksizdi. Kozinoğlu bu görüşme randevusu için Türk Okulu yöneticilerinden bile yardım istedi.
Ancak bu şekilde Dostum ile temas kurabildi. Ancak Kozinoğlu o dönemde Türk Okulları’nın bu yardımlarına karşılık aleyhte raporlar yazarak cevap verdi. O dönemi yaşayanlardan bir tanık şunları anlatıyor:
‘Kozinoğlu Afganistan’daki Türk okullarının faaliyetlerine tam tersine hep takoz koydu. Bu okulları hep arkadan vurdu. Bu okulların ülkedeki irtibatlarından rahatsızdı.’ (…)”
Şimdi…
Fethullahçıların Kozinoğlu’nu neden Silivri Cezaevi’ne attığını daha iyi anladınız mı? Keza, Enver Altaylı’nın Fethullah Gülen’e yazdığı mektubunda “Kozinoğlu’nun etkisiz hale getirilmesini” tavsiye etmesiyle de örtüşüyordu bu satırlar.
Ama baştaki soruya dönersek, şunu da söylemeliyim: Kozinoğlu’nun telefonla görüştüğü; MİT müsteşar yardımcısı ile MİT personel şubesi mensubu da ismiyle, telefonuyla, konuşmalarıyla dava dosyasına sokulmuştu. Hatta MİT Özbekistan temsilcisinin telefon numarası da “suç delili” denen görüşme tutanaklarında açıkça yazıyordu. Yani, güvenlik gereği Özbekistan’da saklı kalması gereken MİT mensubunun kimliği deşifre edilmişti.
Belli ki…
İddianameyi kurgulayan akıl, bir yandan da MİT’e doğru gidecek ve MİT içerisinde bazı isimleri kriminal hale getirerek tasfiye edecekti. Kozinoğlu bu zincirin önemli bir halkasıydı.”
İktidar medyasında ifşa edilen trajedi-Deniz Zeyrek (Nefes)
“Hürriyet Yazarı Abdulkadir Selvi, dünkü yazısında Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’la ilgili bir kulis aktarmış.
Kulisin detayları hepimizin malumu olan ve sıkça yazıp çizilen konular.
Benzer şeyleri birkaç haftadır ben de yayınlarımda dile getiriyorum.
Selvi’ye göre Mansur Yavaş şu anda muhalefetin en güçlü adayı. (Bu görüşe katılıyorum hatta bir adım ileri gidip “Mansur Yavaş şu anda Türkiye’nin en güçlü Cumhurbaşkanı adayı” diyorum.) Selvi ayrıca Yavaş’ın aday olmayı çok istediğini ve tutuklanma korkusuyla açıklamadığını ima ediyor.
Selvi’nin yazısını buraya taşıyıp üzerinde yazma ihtiyacı duyduğum şey, Mansur Yavaş’ın adaylığı konusunda aktardığı bu kulis bilgileri değildi.
Selvi, farkında olarak ya da farkına varmadan Türkiye’deki hukuk düzeninin ve adaletin geldiği olumsuz noktayı teşhir etmiş.
Şöyle yazmış Selvi:
“Mansur Yavaş’la ilgili olarak Ankara kulislerinde çok şey konuşuluyor. ‘Bu yaştan sonra cezaevine girmek istemiyorum’ dediği söyleniyor. ‘Cumhurbaşkanlığı adaylığına resmi olarak başvurunun başlayacağı takvime kadar başımı öne çıkarmayacağım. Adaylık başvurusu başladığında ise beni tutuklayamazlar. O zaman toplum bu cumhurbaşkanı adayı olduğu için tutuklandı der’, dediği anlatılıyor.”
Ne yazık ki bu kulisi üretenler, Yavaş’ın adaylığıyla tutuklanıp hapse girmesi ihtimali arasında doğrudan bir bağ kuruyor. Gazetecilerin “adaylık/hapis” bağını çokça dillendirmesinin de bu bağın kamuoyunda kabullenilmesini kolaylaştıracağına inanıyorlar.”
Şehir hastaneleri eleştirileri doğru çıkmadı mı?-Osman Öztürk (BirGün)
“Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan geçtiğimiz Pazar günü Samsun Şehir Hastanesinin açılışına katılmış.
Konuşmasında önce hastaneyi tanıtmış. Sonra gene şehir hastaneleri projesinin kendisinin hayali olduğunu söyleyip bir türlü atlatamadığı SSK’lı bir işçi olduğu günlere dönmüş, o günlerde ne çok sıkıntı çektiğini anlatmış.
Neyse ki 2002’de iktidara geldiklerinde önceliklerinin en başına eğitimle birlikte sağlığı koymuşlar. Türkiye’nin dört bir yanına hastaneler, sağlık ocakları inşa etmişler. Sağlık cihazlarını, ambulansları, doktor, hemşire sayısını kat kat arttırmışlar. Başta şehir hastaneleri olmak üzere yaptıkları yatırımlarla Türkiye bu alanda dünyada parmakla gösterilen bir konuma ulaşmış. Önceden bizim vatandaşımız sağlık hizmeti almak için yurt dışına giderken şimdi bu tablo tersine dönmüş. Her yıl yüz binlerce yabancı hasta şifalarını artık Türkiye’de arıyormuş.
Bugün itibarıyla 27 şehir hastanesini tamamlamış bulunuyorlarmış. Yapımı devam eden 13 şehir hastanesini de inşallah tamamlayacaklarmış. Proje çalışmaları süren şehir hastanelerinin tamamlanmasıyla Türkiye 26 bini aşkın yatak kapasitesine sahip 21 yeni şehir hastanesine daha kavuşacakmış.
Bu söylediklerinin hangisini nasıl düzelteyim bilemiyorum ama gene de denemeye çalışayım.
Birincisi, ya konuşma metnini hazırlayanlar bilmiyor ya da AKP’li Cumhurbaşkanı bu sırada prompter dışına çıkmış; sağlık ocakları bundan on beş yıl önce Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı sırasında kapatıldı.
İkincisi, Türkiye kendi halkına gani gani sağlık hizmeti veriyor da fazlasını başka ülke vatandaşlarına pazarlıyor değil. Tam tersine, kendi halkına sunması gereken hizmetten kısarak sözde sağlık turizmi yapıyor. Üstelik bunu OECD ülkeleri içinde yüz bin nüfus başına doktor, diş hekimi, eczacı, ebe ve hemşire sayılarında en gerilerde olmasına rağmen yapıyor. Yani aslında kendi halkına hizmet etmesi gereken yetişmiş insan gücünü sağlık turizmi adı altında başka ülke vatandaşlarının hizmetine sunuyor. Yani ortada övünülecek bir şey yok.
Üçüncüsü, Türkiye’de gerçek manada 27 şehir hastanesi yok, 21 yeni şehir hastanesi de olmayacak.”
Yeni sömürge Suriye ve halkın isyanı-Yusuf Karadaş (Evrensel)
“Suriye’de dikkatler yeni Suriye ordusuna entegre edilen SDG’nin (Suriye Demokratik Güçleri) Haseke tugayından Sipan Hiznî’nin kaçırılıp katledilmesi sonrasında Rojava’daki protestolara ve Kobanê’de yaşanan katliama çevrilmişken ülkenin birçok kentinde akaryakıt zamlarına ve hayat pahalılığına karşı yeni bir protesto dalgası patlak verdi. HTŞ’nin (Heyet Tahrir eş Şam) geçici yönetimin başına geçirilmesinden bu yana gerçekleşen en yaygın ve kitlesel protestolara dönüşen bu eylemler; HTŞ’nin eski merkezi İdlib’den Halep, Hama, Şam kırsalı, Dera, Rakka, Deyrizor ve Haseke’ye kadar ülkenin birçok bölgesine yayılmış durumda. Bu gösterilerin dikkat çekici bir diğer yönü de Suriye iç savaşının mezhepçi (Alevi-Sünni) bir kamplaşmaya dönüştürülmesi nedeniyle yeni rejimin destekçisi olarak kabul edilen Sünni Arap nüfusun yoğunlukta olduğu kentlerde yaşanıyor olması. Dolayısıyla rejim değişikliğinin ardından ülkeyi ABD başta batılı emperyalistlerin ve Türkiye, Katar, BAE, S. Arabistan gibi bölge gericiliklerinin yeni sömürgesi haline getiren ve bu sayede kısa sürede rejim etrafında ayrıcalıklı bir tabaka yaratan HTŞ ve Colani, bu kez hayal kırıklığına uğrattığı halk kitleleri karşısında yeni ve zorlu bir sınavla karşı karşıya.
Hatırlayalım, 2011’de Suriye’de rejimi değiştirmeye yönelik müdahalenin öncülüğünü, yanına Katar, BAE ve S. Arabistan’ı alan Erdoğan rejimi çekiyor ve arkasında ABD ve Fransa başta batılı emperyalistlerin desteği bulunuyordu.
Peki, bugün “yeniden inşa” adı altında Suriye’nin yeni sömürge haline getirilmesinde hangi aktörler öne çıkıyor?
İşte kısa bir liste:
ABD’nin ConocoPhillips ve Novaterra şirketleriyle “Doğu ve Orta Suriye’deki gaz sahalarının kapasitesini artırmak ve üretimi modernize etmek” üzere anlaşma yapıldı. ABD-Katar ortaklı
Chevron & Power International ile Suriye açıklarında petrol ve doğalgaz arama-üretim faaliyetleri için ön anlaşma imzaladı.
Doğu Akdeniz üzerindeki egemenlik mücadelesinin önem kazandığı bir süreçte Lazkiye limanının işletmesi 30 yıl süreyle Fransız CMA CGM şirketine devredildi.
TPAO ve Suriye Enerji Bakanlığı arasında enerji arama ve altyapı faaliyetleri alanında protokoller imzalandı. Yine madencilik alanında Türkiye ile Suriye arasında stratejik iş birliğini içeren bir mutabakat zaptı imzalandı. Ayrıca Türkiye ve Suriye arasında stratejik demir yolu ve karayolu transit geçiş projeleri konusunda birçok anlaşma yapıldı.
Katar merkezli UCC Holding öncülüğündeki bir konsorsiyum ile “enerji üretim tesislerinin rehabilite edilmesi” amacıyla 7 milyar dolarlık bir yatırım anlaşması imzalandı. Katar merkezli bir diğer şirket Lekhwiya ile havaalanı ve altyapı alanında işbirliği anlaşması hazırlandı.
BAE/Dubai merkezli DP World ile Tartus limanının modernizasyonu ve işletmeciliği konusunda işbirliği anlaşması yapıldı. BAE’nin bir diğer şirketi Al-Wataniya ile metro altyapısı ve inşası konusunda 2 milyar dolarlık bir proje anlaşması yapıldı. Yine Şam havaalanı için BAE’li Flick şirketi ile sözleşme imzalandı.
S. Arabistan enerji şirketi ACWA Power ile güneş ve rüzgar santralleri kurmak üzere mutabakat zaptı imzalandı. Ayrıca “petrol ve doğalgaz sahalarının geliştirilmesi” konusunda S. Arabistan’ın petrol tekeli Aramco ile 4 anlaşma yapıldı.
Yapılan bu anlaşmaların toplamı daha şimdiden 30 milyar doları aşmış durumda.”
2027’nin en büyük riski faiz değil, sermaye kıtlığı, ucuz para-Şevket Sayılgan (Dünya)
“2026’ya girerken dünya ekonomisinin ana senaryosu açıktı: Enflasyon düşecek, merkez bankaları faiz indirecek, tahvil getirileri gerileyecek, kredi ucuzlayacak ve şirketler 2027’ye daha rahat finansman koşullarıyla girecekti.
Bugün ise bunun tersini konuşuyoruz.
ABD’de uzun vadeli tahvil faizleri yeniden yükselirken Fed için faiz artırımı senaryoları güçleniyor. Avrupa ve Japonya’da da para politikasının yeniden sıkılaşabileceği tartışılıyor. Sorun artık yalnız politika faizinin seviyesi değil; dünyada sermayenin fiyatının yapısal olarak yüksek kalma ihtimali. 2027’nin büyük sürprizi petrolün 120 dolar olması değil, ucuz paranın hiç geri dönmemesi olabilir.
Bugünkü yüksek faizleri yalnız merkez bankalarıyla açıklamak eksik kalır.
ABD’nin yüksek kamu borcu ve bütçe açıkları daha fazla tahvil arzı yaratıyor. Avrupa savunma ve altyapı yatırımlarını artırıyor. Enerji dönüşümü yüz milyarlarca dolar sermaye gerektiriyor. Teknoloji şirketleri ise AI veri merkezleri, çipler ve enerji altyapısı için devasa finansman arıyor.
Aynı sermaye havuzunun başında artık devletler, teknoloji şirketleri, enerji yatırımları ve gelişmekte olan ülkeler var.
Para bitmedi. Fakat ucuz para için rekabet sertleşti.
Petrol sadece depoyu değil, faizi de pahalandırıyor
Enerji şoku bu baskıyı büyütüyor. Petrolün yüksek seviyelerde kalması yalnız akaryakıtı değil; navlun, plastik, gübre, kimya ve üretim maliyetlerini de artırıyor.
Mekanizma basit:
Petrol ↑ → Enflasyon ↑ → Faiz indirimi alanı ↓ → Tahvil faizi ↑ → WACC ↑ → Yatırım ↓
Petrol birkaç ay içinde yeniden gerileyebilir. Fakat enerji şoku küresel risksiz faizi uzun süre yüksek tutarsa yatırım kararları yıllarca etkilenebilir.
Türkiye açısından mesele çok daha somut.
TCMB 10 Eylül’de politika faizini %37’de sabit tuttu.
Banka aynı açıklamada iç talebin zayıf seyrettiğini, buna karşın yüksek enerji fiyatlarının enflasyon görünümü üzerinde yukarı yönlü risk oluşturduğunu belirtti.
Yani Türkiye aynı anda iki zıt baskıyla karşı karşıya:
Büyüme ve iç talep zayıflıyor → faiz indirimi ihtiyacı artıyor.
Ama:
Enerji ve dış fiyat baskısı yükseliyor → faiz indirimi alanı daralıyor.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
