Adli Yıl başladı Butlan kararı ne olacak?-Deniz Zeyrek (Nefes)
“Malumunuz, 20 Temmuz 2026 günü başlayan adli tatil dün itibarıyla sona erdi.
Adli Yıl Açılış Töreni, Yargıtay’daki İsmail Rüştü Cirit Konferans Salonu’nda yapıldı. Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez’in ev sahipliğinde gerçekleşen törene, bu yıl yurt dışında olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan katılmadı. Erdoğan’ı, yardımcısı Cevdet Yılmaz temsil etti. Törene Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yanı sıra YENİ Parti lideri Özgür Özel, AK Parti TBMM Grup Başkanı Abdullah Güler ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş katıldı.
Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez’in konuşmasını dikkatle dinledim. O da bütün yargı mensupları gibi teorik olarak mükemmel, adaleti ve hakkı öne çıkaran bir konuşma yaptı.
Mesela amaçlarının, hakkı sahibine daha hızlı şekilde teslim etmek olduğunu söyledi. İçtihat birliğinden, meslek etiğini her şeyin üzerinde tutmaktan söz etti. Vatandaşın adalete duyduğu güveni yukarı taşımak istediklerini vurguladı.
Yargının hakkın, emanetin ve sorumluluğun makamı olduğuna dikkat çeken Kerkez, şunları söyledi:
“Bu makam için liyakat, ahlak, öngörü, cesaret, sabır, sağduyu ve bunların yanında tevazu gerekir. Çünkü bir hâkim ne kadar yetkilere sahipse o yetkileri kullanırken o kadar ölçülü olmalı. Adaletin vakarının kaynağı da budur. Gösteriş yerine ölçü, öfke yerine sükûnet, önyargı yerine sağduyu ve korku yerine vicdan.”
Konuşmayı dinlerken ister istemez, “Keşke yargı kurumlarının başındaki insanlar bu teorik yaklaşımlarını pratiğe de taşıyabilseler” diye düşündüm.
Zira Kerkez’in cümlelerindeki dilek ve temennilerle gerçekler arasında büyük bir uçurum olduğunu birçok yargı kararında görüyoruz.
Törenin detaylarına daha fazla girip sizi yormak istemem. Ancak şunu vurgulamak isterim:
O törenin benzerleri bütün yurtta, adliye binalarında gerçekleştirildi. Bütün binalarda benzer konuşmalar yapıldı. Ardından da yargı kurumları tam kapasite çalışmaya başladı.
İcraatları izleyen bir gazeteci olarak dilerim ki Yargıtay başta olmak üzere bütün yargı kurumları, yargı mensuplarının adli yıl açılış törenlerinde yaptıkları konuşmalarda öne çıkan “hukukun üstünlüğü” kavramına dört elle sarılırlar.
Dilerim Kerkez’in “vatandaşların adalete duyduğu güveni yukarı taşıma” hedefi sözde kalmaz ve pratikte de gerçekleşir.
Yeni adli yılda birçok önemli dava ve gelişme gündemde olacak ama dünkü Adli Yıl Açılış Töreni’nden gördüğüm kadarıyla kısa vadede iki konu çok öne çıkacak:
Birincisi: Yargıtay yönetim organlarında yapılan seçimler.
Temmuz ayında yazdığım bir yazıda dikkat çekmiştim. Yargıtay’ın yönetim organları için yapılan seçimleri Ömer Kerkez’in rakipleri kazanmıştı. Kalan üç üyelik için de Kerkez’in listesinde olmayan isimlerin seçilmesi bekleniyor.
Kerkez’in Başkanlar Kurulu ve Divan’dan karar çıkarması bundan sonra gerçekten zor. Bu da Yargıtay üyeleriyle ilgili yaptırım niteliğinde görülebilecek olumsuz kararların o kadar kolay alınamayacağı anlamına geliyor.
İkincisi: CHP hakkındaki Butlan dosyası ne olacak?
Malumunuz, Ankara 36. Bölge Adliye Mahkemesi 21 Mayıs’ta CHP’nin 4-5 Kasım 2023’te yapılan 38. Olağan Kurultayı’nı iptal etmiş, önceki yönetimi göreve getirmişti. Davanın tarafları karara itiraz edince dosya, 57 gün gecikmeli olarak, adli tatilin başlayacağı gün olan 20 Temmuz’da Yargıtay’a gönderilmişti.
Dosya Yargıtay’ın 3. Hukuk Dairesi’nde. Daire, adli tatil sürerken dosyaya numara verip ön inceleme başlatmış. Haliyle Butlan dosyasını öne alıp hızlıca sonuçlandırması bekleniyor.”
Büyük Zafer’in Anlamı – 1924 Dumlupınar Konuşması-Sinan Meydan (Cumhuriyet)
“26-30 Ağustos 1922 tarihleri arasında Mustafa Kemal (Atatürk)’ün başkomutanlığında “Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi” kazanıldı. Atatürk, 30 Ağustos 1924’de Dumlupınar’da, Meçhul Asker Anıtı’nın temel atma töreninde yaptığı konuşmada Büyük Zafer’i çok geniş ve derin bir bakış açısıyla ele alarak anlattı. Atatürk’ün düşünce dünyasını ve nasıl bir Türkiye yaratmak istediğini doğru anlamak için Atatürk’ün bu konuşmasını dikkatle okumak ve üzerinde durup düşünmek gerekir. (Konuşma için bkz. Atatürk’ün Bütün Eserleri, C. 16, s. 281-289)
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal (Atatürk), konuşmasının başında, elde edilen zaferden dolayı çok mutlu olduğunu söyledi: “Beni, milletim, Türk milleti, güvene layık görerek bu harekatın başında bulundurdu. Bu görevin mutlu hatırasını, milletime karşı sürekli en derin minnettarlıklarla duygulanarak, haz ile gurur ile saklıyorum. Görevlerini, milletin vicdani arzusuna, gerçek ihtiyacına, yalnız onun yüksek iradesine uyarak yapmış olanlara özgü bir vicdan rahatlığı ile bugün karşınızda bulunurken hissettiğim mutluluğu ifade edemem.”
Atatürk, önce, 30 Ağustos 1922’deki Baş Komutan Meydan Muharebesi’ni bütün ayrıntılarıyla anlattı. 30 Ağustos 1922 günü saat ikide, şimdi bulundukları noktaya geldiğini, şimdi üzerinde bulundukları sırtlarda 11. Tümen’in, karşıdaki tepelerde savaşmak zorunda bırakılan Yunan kuvvetlerine taarruz ettiğini, oradan görünen Çal köyünün alevler ve dumanlar içinde yandığını söyledikten sonra kendisinin 30 Ağustos 1922’de neden ve nasıl buraya kadar geldiğini ve savaşı nasıl yönettiğini ayrıntılı biçimde anlattı.
Atatürk, daha sonra Büyük Taarruz ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili çok dikkat çekici bir değerlendirme yaptı. Büyük Taarruz’un bir yıllık bir hazırlıktan sonra gerçekleştirilmesinin nedenini, Büyük Zafer’i kazanan “bir savaş ustası” olarak şöyle açıkladı:
“Savaş ve nihayet meydan savaşları, yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir, milletlerin çarpışmasıdır. Meydan muharebesi milletlerin bütün varlıkları ile bilim ve teknik alanlarındaki düzeyleri ile ahlaklarıyla kültürleriyle kısaca bütün maddi ve manevi güç ve yüksek özellikleriyle ve her türlü araçlarıyla çarpıştığı bir sınav alanıdır. Bu sahada çarpışan milletlerin gerçek kuvvet ve değerleri ölçülür. Sonuç yalnız maddi kuvvetin değil, bütün kuvvetlerin, özellikle ahlaki ve kültürel kuvvetin üstünlüğünü kanıtlama derecesine vardırır. Bu nedenle meydan savaşında yenilen taraf, milletçe ve ülkece bütün maddi ve manevi varlığıyla yenilmiş sayılır. Böyle bir sonun ne kadar kötü olabileceğini tahmin edersiniz. Yok olmak yalnız savaş alanında bulunan orduyla sınırlı kalmaz. Asıl o ordunun mensup olduğu millet korkunç bir sona doğru sürüklenir…”
Melih Gökçek’e dokunmanın anlamı-Berkant Gültekin (BirGün)
“Gazeteci Murat Ağırel’in takdire şayan çabasıyla ortaya çıkardığı ve Onlar TV’nin YouTube kanalında yayınlanan haberler sonrası, AKP’li yılların sembol isimlerinden Melih Gökçek hakkında soruşturma başlatıldı.
Yurt dışındaki şirketlere kayıt dışı para aktardığı iddiasıyla ilgili maddi gerçekleri ortaya çıkarmak üzere Gökçek hakkında resen soruşturma açan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, gazeteci Ağırel’i de tanık sıfatıyla ifadeye çağırdı. Önceki gün savcılığa giderek ifade veren Ağırel, adliye çıkışında gazetecilere yaptığı açıklamada, “soruşturmanın genişleyeceğini” söyledi.
Soruşturmaya konu olan haberde Ağırel, Melih Gökçek ve ailesinin Türkiye’den Almanya’ya çıkardığı paranın izini sürmüştü. Gökçeklerin Almanya’da edindiği gayrimenkullerle birlikte ailenin ticari girişimlerini ortaya çıkarmıştı.
Ağırel’in haberine göre, Gökçekler, 2022 yılında Düsseldorf’ta HAMAG GmbH isimli bir şirket kurduktan sonra bu şirket üzerinden 4,5 milyon Euro bedelle 18 daireli bir binayı satın almış, 8,5 milyon Euro karşılığında bir AVM satın almak için anlaşma imzalamış ancak bu satın alım gerçekleşmemişti. Hiç çalışanı ve cirosu olmayan şirkete Türkiye’den gönderilen paranın kaynağı belirsiz. 30 bin Euro sermayeyle kurulan HAMAG GmbH’nin 2024’te gayrimenkul varlığı 4 milyon Euro’ya yaklaşıyor.
Melih Gökçek ise beklendiği gibi habere karşı saldırgan bir tutum takındı. Ancak Ağırel’in ortaya koyduğu gerçekleri toptan yalanlayamadı. Yalanlanabilecek gibi de değildi zaten… Bunun yerine gerçeği eğip bükerek yaptığına kılıf uydurmaya çalıştı. Oğlu Ahmet Gökçek ve çocuklarının, Almanya vatandaşı olabilmek amacıyla şirket kurup daire aldıklarını söyledi. Oysa Almanya’nın mülk edinme karşılığı vatandaşlık vermediği biliniyor. Belki de Gökçek, daha büyük bir şeyi gizlemek için, “Hani Almanya bizi kıskanıyordu” yüklenmelerine de göğüs gererek, bu açıklamaya sığındı…
Ardından Ağırel, Gökçek’in mahkeme kayıtlarına girmiş 20’si Ankara’da 3’ü Urfa’da olmak üzere 23 kalem taşınmazını gösterdi. Gökçek buna ise e-devlet’ten aldığı ekran görüntüsüyle yanıt vermek istedi ve “Üzerime kayıtlı tapu yok” dedi. Ancak e-devlet’te güncel kayıt olmaması, geçmişe dair bir şey söylemiyor. Ayrıca mesele yolsuzluksa, sadece kişinin mal varlığı ya da tapu kayıtları değil, yakınlarının mal varlıkları da incelenir. Savcılık herhalde bu işlemleri yapacaktır.
İşin teknik tarafı bir yana, “Gökçek’e dokunulması” başlı başına merak uyandıran bir tartışma. Çünkü Melih Gökçek sıradan bir isim değil. Siyasi kariyerinin genellikle 1994’te Ankara Büyükşehir Belediye (ABB) Başkanı seçilmesiyle başladığı kabul edilir ama öncesi de var. Gökçek, 1984’te ANAP’tan Keçiören Belediye Başkanı olarak seçilmiş, 5 yıl sonraki seçimleri kaybetmiş, ardından 1991’e kadar Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürü olarak görev yapmış, 1991 genel seçimlerinde ise Necmettin Erbakan’ın daveti üzerine katıldığı Refah Partisi’nden Ankara Milletvekili sıfatıyla Meclis’e girmişti.
Vekilken 1994 yerel seçimlerinde Refah’ın ABB adayı olan Gökçek, seçimi SHP’nin adayı Korel Göymen’e kaybetse de YSK’ye yaptığı itiraz sonucu seçimin 6 bin oy farkla kazananı ilan edilmişti. O gün Gökçek için bir milat oldu. Refah Partisi’nin kapatılmasıyla Fazilet’e geçen, 1999’da bu partiden bir kez daha ABB Başkanı seçilen Gökçek, 2017’de görevden el çektirilene kadar bu görevini sürdürdü.
Gökçek aslında sanıldığı gibi kökenden AKP’li değil. AKP ilk kurulduğunda, partinin Fazilet’in devamı olduğunu söyleyerek uzun süre yeni oluşuma katılmadı. Demokrat Parti’ye girerek merkez sağcı bir ivme yakalamaya çalıştı. Partinin lideri olmak istiyordu. Ancak AKP’nin tek başına iktidara gelişi ve arkasına aldığı rüzgâr, Gökçek’i boşa düşürdü. Gökçek, ABB Başkanlığı görevini sürdürürken, AKP’nin 2’nci kuruluş yıl dönümünün kutlandığı Ağustos 2003’te partiye katıldı. 2004’te bu kez AKP adayı olarak yerel seçimi kazandı.
1994’ten 2017’ye, 23 yılı aşkın süre boyunca ABB Başkanlığı görevini yürüten Gökçek’in adı hep yolsuzluk iddialarıyla gündeme geldi. Çeyrek asra yaklaşan belediye başkanlığı döneminin yarısından fazlasında göğsünde AKP rozeti taşıdı. AKP’nin de Gökçek’ten başka Ankara’da seçim kazanabilen bir adayı olmadı. Gökçek’le ilgili iddialar bugüne kadar hep duvara çarptı. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “Ankara’yı bu yapıya (FETÖ) parsel parsel sattı” sözleri üzerine soruşturma başlatıldı ama o da takipsizlikle sonuçlandı. Çünkü Gökçek’i o zamanlar soruşturmak kolay değildi ve işin ucu başka yerlere çıkabilirdi.
Haliyle bugün Gökçek hakkında başlatılan soruşturmanın bir dönemin sonuna işaret ettiği söylenebilir. Elbette soruşturmanın nasıl seyredeceğini bugünden bilebilmek imkânsız. Ancak şunu net olarak vurgulayabiliriz, bu soruşturma, herkese dokunulabileceği ya da yargının muhalif-yandaş ayrımı yapmadan hareket ettiği anlamına kesinlikle gelmiyor.”
ŞİÖ zirvesi, Erdoğan-Putin görüşmesi ve S-400’ler meselesi-Yusuf Karadaş (Evrensel)
“En son Ankara’da yapılan ve Rusya’nın en büyük tehdit olarak ilan edildiği NATO zirvesinde de Saray rejimi; NATO 3.0 olarak tanımlanan yeni güvenlik mimarisinde Kafkasya, Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da enerji ve ticaret yollarının güvenliği bakımından yeni roller üstlenmeyi ve bu alanlarda ülkeyi yeni gerilimlerin içine sürüklemeyi başarı olarak gören ve elbette ABD ve AB’li emperyalistlerin takdirini toplayan bir politik tutum ortaya koydu.
Temmuz ayında NATO zirvesine katılmak üzere Ankara’ya gelen Trump ile Erdoğan arasında yapılan görüşmede CAATSA yaptırımlarının kaldırılması için S-400’lerin üçüncü bir ülkeye gönderilmesi konusunda mutabakata varıldı. O tarihten sonra saray rejimi S-400’leri göndereceği ülke arıyor. Önce BAE ve Katar’ın adı geçti, son günlerde bu füze savunma sisteminin Mısır’a gönderilebileceği konuşuluyor. Burada Mısır seçeneği, Erdoğan rejiminin Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları için sürdürülen mücadelede Mısır’ı yanına çekme hesabıyla bağlantılı olabilir.
Ancak S-400’lerin üçüncü bir ülkeye gönderilmesi için Rusya’nın da onayı gerekiyor ve bu nedenle Bişkek’teki zirvede Erdoğan’ın Putin ile yaptığı görüşmede bu konunun gündeme gelmiş olması sürpriz olmayacaktır.
Sonuç olarak, Erdoğan’ın dün milli güvenlik ve egemenlik meselesi ilan ettiği S-400’lerden kurtulmak için bugün ülke araması; ABD, Batılı emperyalistler ve NATO’ya bağımlılık ilişkilerini ve kendine manevra alanı yaratma yönelik girişimlerinin sınırlarını çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Bu nedenle Batılı emperyalistler ve onların savaş örgütü NATO’ya karşı bağımsızlık, öncelikle ülkedeki iş birlikçi rejime karşı mücadeleden başlıyor.”
Türkiye büyüyor ama kalkınıyor mu? Yüzde 2,3’ün arkasındaki büyük soru-Sevket Sayılgan (Dünya)
“Büyüme var, fakat motor zayıf. Türkiye’nin 2026 yılını resmi yüzde 3,8 hedefiyle kapatabilmesi için ikinci yarıda büyümeyi yaklaşık yüzde 5’e çıkarması gerekiyor. Asıl mesele ise bundan daha büyük: Türkiye ne kadar büyüdüğünden çok, nasıl büyüdüğünü tartışmak zorundadır.
Geçen yılın aynı döneminde yüzde 4,8 olan büyüme, 2026’nın ilk çeyreğinde yüzde 2,6’ya, ikinci çeyreğinde ise yüzde 2,3’e indi.
Yani ekonomi hâlâ ilerliyor.
Ama artık koşmuyor.
Daha önemlisi, büyümenin motoruna baktığımızda rahatlatıcı bir tablo görmüyoruz.
Tarım yüzde 13,3 büyüdü. Bilgi ve iletişim yüzde 8,6 ile güçlü bir performans gösterdi. Buna karşılık sanayi yüzde 2,4, imalat sanayisi yine yüzde 2,4 büyüdü. İnşaat ise yüzde 1,9 daraldı.
Burada sorulması gereken soru çok açık:
Türkiye’nin kalkınma motoru tarım mı olacak, teknoloji ve sanayi mi?
Tarımın güçlü büyümesi elbette olumlu. Gıda güvenliği, kırsal gelir ve dış ticaret açısından da son derece değerli.
Ama gelişmiş ülkeler ligine çıkmak isteyen bir ekonominin ana taşıyıcısı yüksek verimli imalat sanayisi olmak zorunda.
Çünkü sanayi sadece fabrika demek değildir. Sanayi demek teknoloji demektir.
İhracat demektir. Nitelikli istihdam demektir. Verimlilik demektir. Patent, mühendislik, Ar-Ge, yerlileşme ve döviz kazandırıcı üretim demektir. Dolayısıyla tarım yüzde 13 büyürken imalat sanayisi yüzde 2,4 büyüyorsa, ortada sevinilecek kadar güçlü bir kalkınma hikâyesi yoktur.
Tüketiyoruz ama geleceği yeterince kuramıyoruz
Büyümenin harcama tarafı daha da düşündürücü. Hanehalkı tüketimi yüzde 3,5 arttı.
Gayrisafi sabit sermaye oluşumu ise yalnızca yüzde 0,6 büyüdü.
Bu iki rakam yan yana konulduğunda Türkiye ekonomisinin kronik problemi yeniden karşımıza çıkıyor:
Bugünü harcıyoruz, yarını yeterince inşa etmiyoruz.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
