Kozinoğlu’nun yapamadığı savunma-Barış Pehlivan (Cumhuriyet)
“Ne güzel, Kaşif Kozinoğlu’nun ölümü araştırılıyor. Dönemin gardiyanları sorgulanıyor. Cinayet şüphesinin üzerine gidiliyor.
Ama Kozinoğlu’nun neden hapse girdiği hiç konuşulmuyor. Yani, onu ölüme sürükleyen hukuk cinayetinin nasıl işlendiği hakkıyla sorgulanmıyor.
2011’de Odatv genel yayın yönetmeni olarak tutuklandım. Davada çoğunluğunu gazetecilerin oluşturduğu 14 sanığın ortak özelliği, Fethullahçılara dair eleştirel haberleri, yazıları ve kitaplarıydı. Tüm sanıklar zaman içinde tahliye olurken o kadar şanslı olmayan bir isim vardı: MİT Asya Bölgesi Başmüşaviri Kaşif Kozinoğlu.
Henüz mahkemeye bile çıkmadan, yani kendini savunamadan Silivri’de şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden Kozinoğlu’na yapılan suçlama, MİT ve devletin diğer kurumlarının belgelerini bize sızdırdığı iddiasıydı. Biz gazeteciler ise onu tanımıyorduk bile.
Fethullahçılar, önce virüs yoluyla sonra da gizlice girdikleri evim ve ofisimize koydukları belgelerle kumpası örmüştü. MİT, hazırladığı raporda söz konusu belgelerin Kozinoğlu ile ilgisinin olmadığını açıkladı. Ama bu bile Kozinoğlu’nu özgürlüğüne kavuşturmadı.
Açın bakın davanın 34. ek klasörüne ve açın bakın dönemin gazete arşivlerine, şunu göreceksiniz: Kaşif Kozinoğlu dijital dosyalarla, deli saçması ihbar mektuplarıyla ve AKP ile FETÖ medyasının işbirliğiyle tutuklandı. Hal böyleyken o hukuk cinayetinden yadigâr kalan uygulamaları da konuşmazsak çok eksik kalır.
Kaşif Kozinoğlu’nun yapamadığı savunmasından kısa bir kesitle bitireyim:
“(…) Ben MİT’teki 17 senelik görevimde, görevimin gizliliğinin bilincinde, onurlu şerefli bir teşkilat mensubu olarak hareket ettim. Stratejik İstihbarat Dairesi bünyesinde gerek temsilci olarak, gerek Asya bölge koordinatörü olarak gerek ise en son görevim başmüşavir olarak sadece yurtdışında ve Afganistan-Pakistan bölgesinde görev yaptım. Sayısız esir kurtarma operasyonuna katıldım, birçoğu MİT müzesinde sergilenen nişan, rütbe ve takdirnameye layık görüldüm. Bunların tamamı MİT Müsteşarlığı’ndan sorulabilir. Cumhurbaşkanı, başbakan ve 4 MİT müsteşarının takdirine mahzar oldum. Ben toplam 34 yıl terörle mücadele ettim, gazi oldum, işitme duyumu kaybettim, tabir caiz ise kurşunlara hedef oldum. Ben Devletimin sevgisiyle çok sınandım. Ama bu davada bu işi yapan kim(ler) ise onlar sınanmalıdır. Cezaevinde yatmak devlet görevi ise kabulümdür ancak komplo sahiplerinin iddiaları ile yargısız infaz edileceksem ve başkasının suçunu üstlenmeye zorlanacaksam bunu kabul etmem mümkün değildir. (…)”
Kaş yaparken göz çıkarmak-Can Ataklı (Nefes)
“Yıllar önce; yanlış hatırlamıyorsam 1980’li yılların başında engelli vatandaşlar için bir kanun çıkmıştı.
Buna göre bedensel engeli olanlar ya da sonradan engelli durumuna düşenler 20 yılda emekli olabiliyordu.
Bu yılın hemen başında 15 Ocak’ta bu sistem kaldırıldı.
Gerekçesi şu; Engelli konusu istismar ediliyor, basit engelli durumda olanlar bile rapor alıp erken emekli olabiliyorlar, bu da ciddi bir kamu zararına yol açıyor.
İstismar varsa elbette bunun önüne geçilmeli ve yasal önlemler alınmalı.
Ama bizde hep kaş yaparken göz çıkarma olayı yaşanıyor.
Örneğin ilk çıkan yasadan yararlanan ve neredeyse 20 yılını doldurmak üzere olanlara “Sistem değişti, emekli olamazsın, yaş haddine kadar çalışacaksın” deniliyor.
Daha da vahim olan bu yasadan yararlanarak bir süre önce emekli olanlara da “Yasa değişti, artık emekli değilsin” deniliyor ve maaşları kesiliyor.
Bunun ötesinde çalışırken kanser, epilepsi, ağır kalp ve damar hastalıklarına yakalanan engelli vatandaşların da bu haktan yararlanması kaldırılmış oldu.
Mehmet Şimşek yönetimindeki maliye bu tür durumlara güya bir çare getirmiş.
Bu engelli vatandaşlara “gidin SGK’dan engelli raporu alın” deniyor.
Ama SGK başvuru sahiplerinin yüzde 97’sini geri çevirmiş.
Engelli emekliler dayanışma derneği başkanı Nazlı Pınar Tetik’le konuştum. Tetik halen 250 bin engelli emekli olduğunu belirterek “birçok emeklimiz maaşlarının kesilmesi tehlikesi ile karşı karşıya, maliye bakanı bu sistemi kaldırırken bu insanların ne yapacağını hiç mi düşünmedi?” dedi.
Bir istismarın önüne geçmek için önlem tabii ki alınacaktır, ama bunu bir süre vermeden emekli olan dahil herkese uygulamak vicdansızlıktır.”
Seçimi bekleyen sandıktan çıkamaz-Yaşar Aydın (BirGün)
“Erdoğan’ın, Bahçeli’nin, Öcalan’ın, Kılıçdaroğlu’nun, Trump’ın, Tom Barrack’ın konuşmalarının hepsinde yeni dönem benzer şekilde tanımlandı.
Türkiye, Orta Doğu coğrafyasının parçasıdır. ABD eliyle dinsel ve etnik kimlikler üzerinden oluşturulan koalisyonun parçası olmalıdır. Türkiye’nin rejimi yeniden tanzim edilerek bu düzene uyumlu hale getirilmelidir.
Bu sürecin sonucu bugünden açık biçimde görünüyor. Halkın iradesine gerek duymayan, etnik ve dini kanaat önderlerinin tercihlerinin yeterli olduğu, seçim yasasının da buna göre değiştirileceği bir süreç içerisindeyiz.
Eşyayı adıyla çağıralım: Seçimin ve sandığın sembolik olduğu yeni bir döneme kapı aralandı.
İktidar blokunun toplam halk desteği yüzde 30’un altına düştü. Bu durumun yakın zamanda değişmesi pek olası değil. MHP ve AKP’nin masasında seçmen tablosu değişmeden iktidarda kalmanın yolunu bulacak projeler var. Çözüm süreci ve Kürt siyasetini yedekleme bunun bir parçası. Bu sorunsuz gerçekleşse bile iktidar için garanti bir yol olarak görülmüyor. Ajandalarında anayasayı, seçim kanununu, siyasi etik kuralları zorlayacak hatta yok sayacak adımların olduğunu şimdiden görebiliyoruz. Üsküdar Belediyesine el koyma biçimi önümüzdeki günlerin fragmanı oldu. Valinin, savcının, kolluğun ve siyasetçinin (belki de mafyanın) tüm yasaları çiğneyecek şekilde nasıl ortak çalıştığına tüm ülke tanık oldu.
Sadece operasyon yapılmadı, sadece transfer yapılmadı, sadece yargı devreye sokulmadı, sadece bürokrasi AKP’ye çalışmadı. Hepsi aynı anda aynı hedef için harekete geçti. Cumhuriyet’in çok partili hayata geçmesinden bugüne kadar biriktirdiği ne kadar demokratik kural varsa aynı anda hepsi yerle bir edildi.
Kuşku yok ki bu süreç en başından beri tek bir merkezden idare ediliyor. Sürecin ana üssü belli. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir yandan ikametinin olduğu ilçenin AKP’ye geçmesini takip ederken diğer yandan da 86 milyonluk Türkiye’ye Üsküdar üzerinden mesaj verdi: Bize mecbursunuz!
Üsküdar’da yaşananlar sürpriz değil. Neredeyse iki yıldır iktidar bu sürecin hazırlığını yapıyor. Ülkeyi OHAL koşullarında sürekli darbeler dönemine alıştırmaya çalışıyor. Her hamle bir sonraki hamlenin zeminini hazırlıyor. Bu süreç içerisinde Türkiye için “burada olmaz” denilen ne varsa tek tek hayata geçirildi. Özgür Özel’in ifade ettiği gibi 16 milyonluk İstanbul bile el değiştirebilir. Çok açık ki iktidar; kendisi için AYM, AİHM, seçim kanunu gibi “ayrıntıları” ayak bağı haline getirmeyi düşünmüyor. Çok belli ki üzerinden atlayacak.
Burada kritik olan, muhalefet güçlerinin buna nasıl yanıt vereceğidir. Kendi rutini içinde bir süreç olarak değerlendirip basın açıklaması ile mi geçiştirecek, yoksa işin vahametine uygun mu davranacak?
Halkın talepleri etrafında örgütlenmek yerine gündemin çözüm süreci, butlan, Kılıçdaroğlu, Davutoğlu, Gökçek gibi vakaların etrafında şekillenmesine izin mi verilecek?
Meclis içinde ya da dışında tüm muhalefet güçlerinin bugüne kadar gösterdiği performans, rejimin planını bozmakta yeterli olmadığını gösterdi. Üsküdar vakası ise daha zor günlerin geleceğine dair ciddi bir uyarı niteliğinde. Muhalefet, iktidar eliyle yaratılan olağanüstü hal koşullarına karşı olağan temposunu aşıp alışkanlıklarını değiştiremedi. Bir bütün olarak tehlikeyi görüp vites artırması şart görünüyor.”
Amedspor, kimlik ve entegrasyon-Yusuf Karadaş (Evrensel)
“Kürt Çalışmaları Merkezi (KSC) ve Rawest Araştırma tarafından hazırlanan “Kürtlerde Amedspor Algısı ve Taraftarlığı Araştırması”na MHP lideri Devlet Bahçeli’nin geçen hafta gösterdiği tepkinin üzerinde fazla durulmadı. Bahçeli’nin bu araştırmayı “terörsüz Türkiye’yi sabote planı” ve “Kardeşlik iklimini ve barışı zehirleme girişimi” ilan etmesinden sonra araştırmayı yapan KSC ve Rawest, “yanlış anlaşıldıklarını”, “sürece karşı olmadıklarını ve bu araştırma ile sürece katkı sunmayı amaçladıklarını” ifade eden ortak bir açıklama yaptılar. Oysa mesele tam da burada düğümleniyor: Çünkü bu saha araştırması, saray rejiminin çözüm ve entegrasyondan ne anladığı ile Kürtlerin Amedspor taraftarlığında yeni bir ifadesini bulan ulusal kimlik ve talepleri arasındaki mesafeyi görünür hale getiriyor.
KSC ve Rawest’ın 19 kentte yaptıkları saha araştırması, katılımcıların yüzde 38’inin Amedspor’u bir “futbol takımından çok kimliğin temsilcisi” ve diğer yüzde 38’lik kesiminin de “hem bir futbol takımı hem de kimliğin taşıyıcısı” olarak gördüğünü ortaya koyuyor. Başka bir deyişle Amedspor taraftarlığında “kimlik ve aidiyet” sportif gerekçelerin çok önünde yer alıyor. Amedspor taraftarlığı ile Kürt kimliğini ve ulusal talepleri sahiplenme arasındaki ilişkiyi ortaya koyan bu saha araştırmasına katılanlar arasında “resmi dil” (anadilinde eğitim) ve “anayasal tanınma” taleplerinin öne çıkması da dikkat çekiyor.
Kuşkusuz bu veriler iktidar blokunun “terörsüz Türkiye” adını verdiği sürecin sözcülüğünü yapan Bahçeli’nin celallenmesine fazlasıyla yetiyor! Bahçeli, araştırmayı yapanları “emperyalizmin kuklası sözde araştırmacılar” ilan ediyor, sporun “siyasete ve karanlık emellere alet edilmemesi” uyarısını yapıyor ve ayrıca siyaset, spor ve kimlik arasında ilişki kurmanın “gaflet” olduğunu söylüyor.
Bahçeli’nin açıklaması, Kibar Feyzo’daki o ünlü repliği hatırlatıyor: Ağam eğlenir bizimle!
Amedspor adını aldığı günden bugüne milliyetçi-şoven siyasetçilerden TFF’ye (Türkiye Futbol Federasyonu), rakip takımların yönetimlerinden tribünlere kadar sayısız baskıya, ayrımcılığa, linçlere maruz kalan; gittiği deplasman maçlarında faili meçhul cinayetlerin sembolü “beyaz Toros”larla, sarı ceset torbaları ile karşılanıp tribünlerde Kürt siyasetçilere karşı her türlü küfür ve hakaretlerin yapıldığı Amedspor’u, spora siyaset karıştırmama konusunda uyarıyor Ağamız!
2023’te “Bize göre Amed diye bir yer yoktur, Amedspor diye bir takımdan da bahsedilemeyecektir” diyen Bahçeli’nin mayıs ayında Süper Lig’e çıkan Amedspor’un Başkanı Nahit Eren’i kutlaması sebepsiz değildi. Saray rejimi, Amedspor’un Süper Lig’e çıkmasını; içi boşaltılmış bir barış ve kardeşlik söylemi üzerinden “milli birlik ve bütünleşme”nin bir parçası, Kürtleri ulusal demokratik taleplerinin karşılanmadığı bir “çözüm”e ve düzene entegre etmenin araçlarından biri haline getirmek istiyor.”
Bütçe harcama hedefine bak, enflasyonun ne olacağını gör-Alaattin Aktaş (ekonomim.com)
“Ekonomi yönetimi diyor ki 2027 yılında fiyatlar yüzde 21 oranında artacak. Gerçekçi görünüyor bu oran. En azından 2025 ve 2026’nın yüzde 17,5 ve yüzde 16’lık oranları dikkate alınınca ayakları biraz daha yere basan bir oran görüntüsü var. Gerçi hiçbir yıl öngörülen enflasyon hedefinde kalınamıyor ama “Belki bu kez olabilir” düşüncesi biraz olsun oluşuyor.
Böyle düşünmeye yönelten etkenlerden biri de hedefin bu yılki gerçekleşme tahminine göre çok aşağıda belirlenmemesi. Çoğu kez bir sonraki yılın enflasyonu, içinde bulunulan yıl beklenen oranın neredeyse yarısı, hatta bazen daha da aşağısı düzeyinde öngörülürdü. Bu yıl üçte birlik bir azalma olacağı varsayılıyor.
Ama bunlar enflasyon hedefinin gerçekçi olduğunu söylemeye yeten etkenler mi?
Tamam, 2027 hedefi son iki yıldaki orandan yüksek…
Tamam, 2027’de 2026 tahminine göre üçte birlik bir azalma öngörülüyor.
Ama bunlar tek başına yüzde 21’in gerçekçi olduğunu söylemeye yetmiyor.
Bakılması gereken başka göstergeler de var. En başta bütçe harcamaları…
2027-2029 dönemi orta vadeli programına göre 2027’de bu yılın gerçekleşme beklentisine kıyasla merkezi yönetim bütçe harcamalarında yüzde 38,7 artış öngörülüyor.
Faiz dışı harcamalardaki artış yüzde 38,4, faiz harcamalarındaki artış yüzde 40,5 olarak bekleniyor.
Merkezi yönetim bütçe gelirlerinde öngörülen artış da yüzde 37,5 düzeyinde.
İlk bakışta gelir ve harcama aynı oranda artacağı için pek sorun yok gibi görünüyor.
Öyle ya basit bir ifadeyle gelir artışı ekonomiden çekilecek parayı, harcama ise ekonomiye verilecek parayı gösteriyor. Onlar da birbirine eşit.
Enflasyon yüzde 21 olacak ama harcamalar bu oranın neredeyse bir kat fazlası artış gösterecek.
Fiyatlar 100’den 121’e çıkacak, 2026’da 100 lira olan harcama toplamı ise 139 liraya yaklaşacak.
Aradaki 18 lira birilerinin cebine girecek. Cebe girmeyi peşkeş çekmek gibi olumsuz anlamda kullanmıyorum; bu para piyasaya girecek.
Daha fazla harcama, daha fazla enflasyon demek değil mi? Ama ekonomi yönetimi, “Verdiğim parayı başka yollarla çekeceğim, çok da sevinmeyin” diyor. Çünkü toplam gelirde yüzde 37,5 vergi gelirlerinde yüzde 36,5 artış öngörülüyor.
Gelir ve harcamadaki bu oranlar gerçekleşirse bu kez gelirin nasıl artırılacağı, harcamanın nerelere yapılacağı sorusu gündeme gelecek. Gelir artışının ana kaynağı da biraz önce belirttiğim gibi vergi olacak.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
