Beni yaşatmazlar abi!..Memhuh Bayraktaroğlu (Nefes)
“2016 yılı Nisan ayı… Muhalif bir siyasetçi, bir uçak yolculuğunda Demirtaş’ın yanına gider…
“Müthiş bir hava yakaladın… Silâh kullanma tekelinin devlete ait olduğunu kabul ederek, PKK’nın terör örgütü olduğunu söylersen, yeni Ecevit, hatta Türkiye’yi kurtaran adam olursun” der…
Aldığı cevap sadece üç kelimedir: “Beni yaşatmazlar abi!..”.
Gürkan Zengin’in, söylendiğinden 10 yıl sonra gündeme taşıdığı bu sözün gerçekten söylendiğini kabul edersem, üzerinde düşünmeye değer çok önemli bir sorum var:
Neden o günlerde değil de şimdi?..
Yoksa asıl mesaj Özgür Özel’e mi verildi?..
Sorunun cevabını merak ediyorum çünkü…
Demirtaş’ın, “beni yaşatmazlar abi!” dediği iddiasının gündeme getirildiği o günlerde Türkiye bence, son kırk yılın en önemli siyasi kararlarından birini veriyor:
“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”, TBMM’de görüşülüyordu…
Bu hatıranın bugün ortaya çıkmasının ilk sonucu Özgür Özel’in kök yasa teklifine “evet” oyu vereceğini açıklaması oldu…
İkinci sonucu ise, Demirtaş’ın kamuoyundaki fotoğrafını değiştirdiği kanaatindeyim…
Çünkü bu cümle gerçekten söylenmişse…
Demirtaş’ın, örgütün emirlerini yerine getiren bir siyasetçi değil; örgütün baskısından kurtulmaya çalıştığında kendi hayatından endişe eden bir siyasetçi portresi çıkıyor…”
Durumun fotoğrafı-Zülal Kalkandelen (Cumhuriyet)
“592 milletvekilinin 467’i, AKP+MHP+DEM Parti’nin terörist elebaşı Öcalan’la hazırladığı çerçeve yasayı onayladı. Milletvekili olurken hepsi hukukun üstünlüğüne bağlı kalacağı, anayasaya sadakatten ayrılmayacağı konusunda namus ve şerefi üzerine yemin etmişti ama hiçbiri, hukukçuların uyarılarına karşın, yasanın her maddesiyle anayasaya aykırı olmasını umursamadı.
Aralarında soldan sağa partilerin hepsi vardı. Bir tek İYİ Parti başından beri reddetti. Yeniden Refah son anda çark edip “çekimser” kaldı. Mutlak butlan CHP’si “tereddütsüz evet” dedi.
YENİ Parti, tabanının büyük tepkisi nedeniyle kapalı toplantı yapıp tepkileri dizginleme yöntemi buldu: Parti yönetimi “evet” derken, milletvekillerini serbest bıraktıklarını açıkladılar. Cumhuriyetçi kesimin gazını almak için uygulanan bir yoldu bu.
Genel Başkan Özgür Özel, TBMM’de AKP’nin süreci ne kadar kötü yönettiğini, yasa taslağının da eksiklerle dolu olduğunu anlatıp sonunda, “Hayır deme hakkını milletin barış hakkının önüne koymayacağız” dedi.
Özel’e sormak lazım: Hayır diyen milletvekilleri, milletin barış hakkını geriye mi attı? “Anayasaya uymayan iktidarla anayasa yapmayacağımızı söyledik” demişti Özel. Oysa anayasaya açıkça aykırı hayati bir yasayı aynı iktidarla onayladılar!
“Saray’a güvenimiz yok ama yine de evet oyu vereceğiz” diyen yetmez ama evetçilerin arasına TİP de katıldı, hepsi eleştirirken onaylamanın aczine düştü. “Muhalefet” liderleri, tutarsızlık içindeki konuşmalarıyla, “barış” aldatmacasıyla basiretsizliğin zirvesine çıktı.
Bundan sonra düzen partilerine ve seçimlere kim inanır bilmiyorum ama bir gazeteci olarak gözlemimi ileteyim: Cumhuriyetçi kesimde daha önce olmayan derin bir yarılma ortaya çıktı. Çok sarsıcı bir hayal kırıklığı yaşayan cumhuriyetçi/ Atatürkçü seçmenin bir kısmı, bundan sonra hiçbir parti ile ilişki kurmayacağını söylüyor. Onları sonsuza kadar kaybettiler.
Bazıları, bu aşamada kararsızlara katılırken bir kısmı sağ kanatta İYİ Parti’ye ve Zafer Partisi’ne yöneliyor. “Sağ partiye gitmem” diyenler ise bu yıkıcı emperyalist planı başından beri görüp uyaran sol partileri bir seçenek olarak görüyor. Tabii bu aşamada belli odakların manipülatif kamuoyu araştırmaları devreye girecek “Oy kaybımız yok” hikâyeleri anlatılacak.
Onun için şimdiden sosyal medyada CHP ve YENİ Parti’ye yakın siyaset bilimci, gazeteci, uzman, danışman ünvanlı birtakım kişiler, yoğun bir çabaya girişti. PKK terör örgütüne af getiren yasaya evet denmesinin nasıl bir “büyük hamle”, “eşsiz bir strateji”, “çarpıcı bir politik deha” olduğunu anlatmak için kıvranıyorlar. Eminim bugünlerde onları sözde muhalif TV kanallarında sık sık göreceksiniz.”
Çözüm mü rejimin bekası mı?-Merdan Yanardağ (BirGün)
“Kürt sorununun yeni çözüm sürecinin en önemli etabını oluşturan “çerçeve yasa” taslağı nihayet ortaya çıktı. Yangından mal kaçırır gibi daha içeriği bile anlaşılmadan, incelenip tartışılmadan Meclis komisyonunda kabul edildi. İşletilen süreç hiçbir şekilde güven vermiyor. Toplumun önünden ve kamuoyunun eleştirisinden kaçılarak, çelişkili, dar ve demokratikleşme perspektifinden uzak bir taslak, apar-topar yasalaştırılmaya çalışılıyor. Öyle de olacak.
Bu anlayıştan barış, istikrar ve ortak bir gelecek tasarımı çıkmaz. Bu üslup ve tutum bile asıl amacın başından beri ifade ettiğimiz gibi İslamcı faşizan iktidarın siyasal ömrünü uzatmak ve kalıcılaştırmak için zemin yaratmak olduğunu gösteriyor. Rejim değişikliği sürecini tamamlamak için Kürtlerin desteğini almaya çalışıyorlar. Çünkü iktidar (AKP ve MHP koalisyonu) ülkeyi derin bir krize sokmuş durumda. Toplumsal taban eriyor, ittifakları (sınıflar matrisinde) çözülüyor. Siyasal ve ideolojik meşruiyet üretme kapasitesini ve toplumsal rıza oluşturma yeteneğini büyük ölçüde yitirmiş görünüyor.
Bu taslak eğer yasalaşırsa, DEM Partili dostlarımızın ve bazı Kürt kardeşlerimizin ileri sürdüğü gibi “eksik de olsa hukuki bir başlangıç” oluşturmayacaktır. Bu durum yeni bir “yetmez ama evet” vakasından başka bir şey değildir. Ortada iktidarın yeni bir pusu, hukuksal bir tuzak girişimi vardır. Hedef DEM Parti’yi demokratik muhalefet blokundan ve soldan kopararak iktidara yedeklemektir.
Eğer DEM ve Kürt kardeşlerimiz gerekli siyasal uyanıklığı gösteremezlerse, Türk solu ve demokratik muhalefet havzasından kopacakları gibi, cumhuriyetçi, kentli, eğitimli Türk toplumundan, yani ülkenin en gelişkin nüfusundan da uzaklaşacaklardır.
Ülkenin demokratik muhalefet alanının en büyük gücüne, yakın geleceğin iktidarına – ki olağan şartlarda kesin ve yakın bir gelecek projeksiyonudur- darbe yapan, cezaevlerini ana muhalefet partisinin üyeleriyle, belediye başkanlarıyla ve cumhurbaşkanı adayı ile dolduran, bağımsız gazetecileri ve muhalif aydınları zindana atarak susturmaya çalışan ve ‘’siyasal casusluk’’ gibi beşinci sınıf kumpas davaları yürüten bir iktidarın demokratikleşme ve ‘’çözüm’’ konusunda samimi ve dürüst olduğu düşünülebilir mi? Kimse kusura bakmasın; iyi niyetliyiz, yetersiz de olsa en küçük demokratik adımı, çözüm sürecine katkısı olacaksa desteklemeye hazırız; ama salak da değiliz!
Cumhurbaşkanına ‘’hakaret’’ etti diye insanlar cezaevine atılacak, niye seçim kazandınız diye muhalif siyasetçiler tutuklanacak, İmamoğlu kazansın diye ‘’siyasal casusluk’’ yaptınız iftirası ile insanların özgürlükleri ellerinden alınacak; dahası, onlar içeride kalmaya devam edecek ve biz ‘’silahlar susuyor’’ ülke demokratikleşiyor yalanına inanacağız, öyle mi?”
Mekke ittifakının Kâbe’si neresi?-Yusuf Karadaş (Evrensel)
“Türkiye, S. Arabistan ve Pakistan, 7 Ağustos’ta İslam dünyasının en kutsal mekanı Kâbe’nin bulunduğu S. Arabistan’ın Mekke kentinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, S. Arabistan Veliaht Prensi Muhammed ve Pakistan Başbakanı Şerif’in katılımıyla ‘Ortak Savunma Anlaşması’ imzaladı. Kuşkusuz imza töreni için Mekke’nin seçilmesi sembolik bir anlam da taşıyor ve bu anlaşmanın İslam dünyasının çıkarlarını savunduğu mesajı verilmek isteniyordu.
Peki, bu anlaşma gerçekten Müslüman halkların çıkarına mı hizmet ediyor yoksa bu üç önemli İslam ülkesinin egemen sınıfları ve iş birliği halinde oldukları emperyalistlerin çıkarları temelinde İslam dünyasındaki ayrımları ve çelişkileri mi büyütüyor?
Bu anlaşma hangi ‘kutsal’ ittifakın çıkarlarını savunuyor?
Bu soruların yanıtını vermek için Mekke anlaşmasının arka planındaki gelişmelere ve bu gelişmeler üzerinden yapılan hesaplara bakmak gerekiyor.
Burada vurgulanması gereken ilk nokta şudur: 2022’de başlayan Rusya-Ukrayna savaşı ve ekim 2023’te İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırı ve işgali ile başlayıp Suriye’de Esad/Baas rejiminin devrilmesine ve İran’ın doğrudan hedef alınmasına kadar yaşanan gelişmeler Doğu Avrupa’dan Kafkasya ve Karadeniz’e, Ortadoğu’dan Doğu Akdeniz’e geniş bir coğrafyada jeopolitik kırılmalara yol açtı ve yeni güvenlik mimarisi arayışlarını beraberinde getirdi.
Şubat ayı sonunda ABD emperyalizmi ve İsrail’in başlattığı savaşa, İran’ın; bölgenin en önemli enerji geçiş noktası olan Hürmüz Boğazı’nı kapatarak ve aralarında S. Arabistan’ın da yer aldığı bölge ülkelerinin stratejik tesislerini hedef alarak yanıt verdiği biliniyor.
S. Arabistan, BAE, Kuveyt gibi petro dolar zengini Körfez ülkeleri, ABD emperyalizmine bugüne kadar silah ve savunma için yatırdıkları yüzlerce milyar doların kendilerine güvenlik şemsiyesi oluşturmaya yetmediğini gördüler. Savaşın yarattığı sarsıcı etki, bu güçlerin yeni ve yerel güvenlik iş birliği arayışlarını hızlandırdı. BAE, İsrail ile iş birliğini yeni bir boyuta taşırken S. Arabistan da geçtiğimiz yılın eylül ayında Pakistan ile “Taraflardan herhangi birine yapılan saldırının her iki ülkeye yapılmış kabul edileceği” bir ‘ortak stratejik savunma anlaşması’ imzaladı.
S. Arabistan ve Pakistan arasındaki anlaşmanın ardından Türkiye’deki Saray rejimi de bu anlaşmaya dahil olmak için girişimlere başlamış ama S. Arabistan bu konuyu ağırdan alan bir tutum ortaya koymuştu. Bu bağlamda Mekke anlaşmasının, “Kızıldeniz, Babülmendep Boğazı ve Aden Körfezi’ndeki artan tehditlere karşı” S. Arabistan’ın öncülüğünde ve Türkiye ile Pakistan’ın aralarında yer aldığı 14 ülkenin katılımıyla “çok uluslu deniz savunma koalisyonu” kurulduğu açıklamasının ardından gelmesi dikkat çekicidir.”
2027 yılının kazanacak şirketleri: Nakit akışını yönetenler-Şevket Sayılgan (Dünya)
“2027’ye giderken şirketleri birbirinden ayıracak temel kriter ciro büyüklüğü değil; kasaya giren gerçek para olacak. Yeni dönemin kazananları daha çok satanlar değil, sattığını nakde çevirebilenler olacak.
Türkiye ekonomisinde son açıklanan rakamlar aslında şirket yöneticilerine oldukça açık bir mesaj veriyor: Ciro büyüyor olabilir, fakat üretim aynı hızla büyümüyor. Fiyatlar yükseliyor, finansman pahalı kalıyor ve sermaye giderek daha değerli hale geliyor.
TÜİK’in 10 Ağustos’ta açıkladığı Haziran 2026 Sanayi Üretim Endeksi, takvim etkisinden arındırılmış olarak sanayi üretiminin yıllık %1,4 gerilediğini gösterdi. İmalat sanayindeki düşüş %1,5 oldu. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış toplam sanayi üretimi ise bir önceki aya göre yalnızca %0,1 arttı; imalat sanayinde aylık değişim sıfır oldu.
Daha da dikkat çekici olan ise bir gün sonra açıklanan veri.
Haziran ayında sanayi, inşaat, ticaret ve hizmet sektörlerinin toplam ciro endeksi yıllık %25,8 arttı. Sanayi sektöründe ciro artışı %26,7, inşaatta %29,9, ticarette %23,5, hizmetlerde %31,3 oldu. Buna karşılık toplam ciro aylık bazda %0,3, sanayi cirosu ise %2,7 geriledi.
İşte 2027’ye giderken şirketlerin önündeki en önemli yanılgı burada başlıyor:
Ciro büyümesi, artık şirketin büyüdüğü anlamına gelmiyor.
Ciro büyüyor ama üretim küçülüyorsa…
Temmuz itibarıyla tüketici enflasyonu yıllık %31,75, yurt içi üretici fiyatları artışı ise %27,83 seviyesinde.
Dolayısıyla %20-25 seviyesindeki nominal ciro artışları ilk bakışta etkileyici görünse bile, fiyat etkisinden arındırıldığında aynı başarıyı göstermeyebilir.
Sanayi üretiminin yıllık %1,4 düşerken toplam cironun %25,8 artması bu nedenle önemli bir uyarıdır.
Türkiye artık şirketlerin “ciro yanılsaması” ile karşı karşıya olduğu bir döneme giriyor.
Bir şirket satışlarını 1 milyar TL’den 1,25 milyar TL’ye çıkarabilir. Yönetim kurulu toplantısında yüzde 25 büyümeden söz edilebilir. Ancak stoklar yüzde 40, alacaklar yüzde 35, finansal borçlar yüzde 50 büyümüşse o şirket gerçekte büyümüş müdür?
Cevap nettir:
Hayır. Şirket bilançosunu büyütmüştür; değerini değil.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
