Kahkahadan korkanlar Cumhuriyeti-Memduh Bayraktaroğlu (Nefes)
“Bugün size bir kitap ya da film tanıtımı yapmayacağım… Bugün çok ciddi bir meseleden, “şakadan korkan ciddiyetten” söz edeceğim çünkü… Memlekette artık espri yapmak cesaret işi oldu…
Eskiden komedyen sahneye çıkmadan önce metnine bakardı… Şimdi önce avukatına bakıyor…
“Bu şakaya gülerler mi?” devri bitti… “Bu şakaya fezleke gelir mi?” devri başladı!..
İktidar yandaşı biri çıkıyor:
“Eskiden Boğaz’da viski içen Uğur Dündar’lar, Ertuğrul Özkök’ler ülkeye yön verirdi. Şimdi Anadolu’nun çarıklıları geldi” diyor …
Ne güzel… Demek ki ülkenin temel meselesi:
Hukuk değilmiş… Enflasyon değilmiş… Yoksulluk değilmiş… Diploma değilmiş… Boğaz manzarasıymış!..
Yani mesele fikir değil kadehin içinde ne olduğuymuş…
İyi de gardaş; çay içerek baskı kurunca demokrat mı oluyorsunuz?..
Ayranla sansür yapınca millî mi oluyorsunuz?..
Şalgamla linç edince yerli mi sayılıyorsunuz?..
Hayır efendim hayır… Baskının içeceği, sansürün memleketi, kibrin de ayakkabısı olmaz…
Çarık da giysen, rugan kundura da giysen, kibir kibirdir…
Mesele ayağındaki değil, başındaki zihniyettir…”
Otomatik zam: Garanti yükünü yayma formülü-Çiğdem Toker (T24)
Yap İşlet Devret (YİD) modeli ile yaptırılıp işletilen, dövize dayalı araç geçiş garantili otoyollarda, artık yılda iki kez otomatik zam planlanıyormuş.
ANKA’nın geçtiği Olcay Aydilek imzalı habere göre; Ulaştırma Bakanlığı kaynakları, geçiş ücretleri için düşünülen “güncelleme”nin, ocak ve temmuz aylarında yapılacağını söylemiş. Bu karara neden ihtiyaç duyulduğu bilgisi ise haberde yer almıyor.
Oysa iki gün önce yapılan zammın ardından, vatandaşlar ve lojistik sektörü açısından gayet önemli olan bu gelişmenin “gerekçe”si, haberin kendisi kadar önemli.
Karayolları Genel Müdürlüğü’nce (KGM) yeni açıklanan (1 Temmuz) son zamların yapılma şekli, oranı ile ortaya çıkan yeni tarifeler, söz konusu planda, Ulaştırma Bakanlığı’ndan ziyade, Hazine ve Maliye Bakanlığı iradesinin bulunduğunu düşündürüyor.
Geçiş ücretlerine yapılan son zam, sözleşmelerdeki garantinin dayanağını oluşturan döviz kurundaki değişimin çok üzerine çıkarak, Ocak-Temmuz dönemi için öngörülen yüzde 18 enflasyon oranı bandına yaklaştı.
Osmangazi ile Çanakkale Köprüleri’nde geçiş ücretleri, son zamla yüzde 17,59 oranında artarak, 995 TL’den bin 170 TL’ye çıktı. Yüzde 10’u bile bulmayan döviz kurundaki artışın üzerine çıkarak enflasyon oranına yaklaşan bu artış, bütçe yükü ile gelir dengesi üzerinde ayrıntılı bir çalışma yapıldığı anlamına geliyor.
Artışın enflasyon oranında olmasının yanı sıra, daha önceki düzensiz ve belirsiz takvim yerine ocak ve temmuz olarak bir periyodik süreye bağlanması ise YİD şirketlerine bütçeden yapılan ödemelerle ilgili enflasyon ve kur yükünün, Hazine sübvansiyonunu azaltılması yönünde yöntem geliştirildiğini gösteriyor.
Yılda iki “güncelleme”yle Hazine, YİD Uygulama Sözleşmeleri ile taahhüt edilen garanti tutarlarını düşürmeyi hesaplıyor. Çünkü vatandaşa astronomik görünmesin diye, geçiş ücretleri için ilan edilen tarifeler, gerçekte İdare’nin şirketlere döviz üzerinden yaptığı garanti ödemelerinin daima altında seyrediyor. İdare, yani KGM ile Ulaştırma Bakanlığı, aradaki fark tutarının şirketlere her zaman ödemek zorunda.
Geçmiş yıllarda, sözgelimi 2024 ve 2025 yıllarında, takvim dışı zamanlarda yapılabilen ara ve ani zamlar, gerek vatandaş gerekse lojistik sektörü açısından tepkilere yol açıyor, reel sektörde girdi maliyetlerini arttırdığı için eleştiri konusu oluyordu. Yeni yöntemin, piyasadaki öngörülebilirliği sağlamak olduğu da anlaşılıyor.
Öte yandan Hazine ve Maliye yılın ikinci yarısında yapılan enflasyon oranı kadar arttırılacak tarife düzeniyle şunu hedefliyor:
Vatandaşın gişelerde ödediği para ile KGM’nin şirketlere bütçeden ödediği yüklü garanti tutarları arasındaki makasın daraltılması.”
Siyaset hırsının sınırı-Sertaç Eş (Cumhuriyet)
“Siyasetçilerin, siyaset için yapamayacağı bir şey var mı?
Türkiye’deki güncel gelişmelere bakınca bu soruya yanıt bulmak zor değil. Güncel gelişmeleri izlemek yeterli. Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP’ye yargı kararıyla genel başkan atanmasının kendi partileriyle bir ilgisinin olmadığını iddia ediyor. Sonra keyifle sıralıyor sözlerini: “
Siyasi parti değil, sanki dövüş kulübü. Şu anda CHP’nin içinde bir çatışma, bir ayrışma var… Birbirlerine tuzak kurdular, kuyularını kazdılar, bizzat kendi elleriyle, kendi eylemleriyle bu noktaya geldiler. Gündemlerinde sadece koltuk kavgası var… CHP içindeki dış mihraklardan kurtulmalı.”
İktidar için bundan daha iyi bir manzara herhalde düşünülemezdi. Ancak bu eleştirilere yalnızca seçilmiş CHP lideri Özel yanıt veriyor. Mahkeme kararıyla atanan Kılıçdaroğlu bunları hiç umursamıyor. Ama suçlamalar yalnızca Özel’i değil, şu an CHP’li kim varsa hepsini hedef alıyor.
CHP’de dış mihrak olduğunu düşünüyor mu, bir koltuk kavgasına mı girişti, parti dövüş kulübüne mi dönüştü, Kılıçdaroğlu bunlara yanıt verir mi bilinmez ancak susmak, karşı çıkmak anlamına gelmiyor…
Bir diğer konu partinin içeriden eksiltilmesi… CHP’den ihraçlar ve il başkanlarının görevden alınması partililerin canını sıkıyor. CHP tabanının üzüntüsünü burada anlatmaya gerek var mı? İktidarı öven yayınlarıyla bilinen gazetelerden biri, örgüt budamalarını sevinçle haber yapıyor. “Özelci başkanların yarısı gitti” başlıklı haber iktidarın memnuniyetini ortaya koyuyor:
“Butlan kararından sonra başlayan görevden almalar, partide şimdiye kadarki en kapsamlı revizyon oldu. Özel’e destek açıklaması yapan 76 il başkanının 36’sı görevden alındı.”
Şimdi kritik iki tarihe dikkat çekelim. Hani kim dikkate alır bilemeyiz ama içinde bulunduğumuz temmuz ayının 20 ve 24’ü CHP açısından çok önemli. İlki, adli tatilin başlaması, ikincisi CHP’nin kabul edilen son kurultayının üzerinden 6 yıllık sürenin geçmesi ve dolması. Kılıçdaroğlu yönetimi bir türlü YSK’ye, mevcut “tedbir” kararı çerçevesinde 6 yılın da dolmasıyla seçime girememe riski olup olmadığını niye sormuyor? Temmuzun 24’ünden sonra bu soruyu sormanın zaten anlamı kalmayacak. YSK’nin bağlayıcı bir karar vermesi mi istenmiyor? Bir şekilde Özel partinin başına dönerse iktidarın eline, CHP’yi seçime sokmama konusunda bir koz daha geçsin mi isteniyor?
Bütün bunları düşününce “CHP’nin bölünmesine” birilerinin çoktan razı oldukları izlenimi netleşiyor.”
Dünya Kupası hezimeti de aşırı sağa güç verecek-Gürsel Köksal (BirGün)
“Henüz kesin bir durum yok. Almanya‘nın Dünya Kupası’ndan büyük bir hezimetle elenmesinin ardından teknik direktör Julian Nagelsmann’ın görevden alınacağına dair spekülasyonlar devam ederken Başbakan Merz, milli takıma destek çıkan sosyal medya paylaşımıyla ortalığı karıştırdı.
Göreve geldiğinden beri zaten “sevilmeyen politikacılar” listesinin en başında yer alan Merz, önce Ekvador’a, sonra da Paraguay’a yenilerek turnuvadan ayrılan milli takımla ilgili olarak “Her ne kadar elenmek canımızı yaksa da… Ne harika bir maçtı! Bu Dünya Kupası’ndaki mücadeleniz ve takım ruhunuzla ülkemizi hayran bıraktınız. Sizinle gurur duyuyoruz.!” mesajıyla ağır tepkiler aldı. En azından alay konusu oldu.
Kuşkusuz bu tavrıyla Ekvador maçından itibaren linç edilen teknik direktör ve (Deniz Undav hariçi) tüm milli takım oyuncularını biraz olsun koruma altına almaya çalışıyordu. Söz konusu paylaşımı takip eden ikincisinde de şöyle diyor: “Başarıları birlikte kutluyoruz. Başarısızlıklara da birlikte katlanıyoruz. Bu bizi güçlendirir. Göğsünde kartalı taşıyan herkes bizim saygımızı hak ediyor, alayımızı değil.”
Ancak kimsenin Merz’in bu jestini anlayacak hali yok. Şimdiye kadar dört kez dünya şampiyonu olmuş olan Almanya’nın üst üste üçüncü kez daha başında turnuvadan elenmesinin neden olduğu şok çok büyük…
Merz, böylece “sevilmeyen“ olmanın dışında, “kızılan“, “gülünç bulunan“ politikacı olarak kariyerini sağlamlaştırırken bu durumun “sevilmeyen, başarısız bulunan” ve de “sürekli kamuoyu desteğini kaybeden” hükümetini de etkilemesi kaçınılmaz olacak kuşkusuz.
İşin kötüsü siyasetten ekonomiye tüm alanlardaki başarısızlıklar ve memnuniyetsizlerden beslenen aşırı sağcı parti AfD’nin (Almanya için Alternatif) “milli spordaki” hezimetten de güçleneceği kesin. Milli takımın elenmesinden önceki kamuoyu yoklamalarına göre AfD şu anda yüzde 29’la ülkenin en güçlü partisi. İktidardaki Hristiyan ve sosyal demokrat partiler koalisyonunun toplam oy oranı ise yüzde 34’e kadar gerilemiş durumda (CDU/CSU yüzde 22 ve SPD yüzde 12). Yarısı göçmen kökenlilerden oluşan milli takımın ülkeye yaşattığı bu büyük hezimetin siyasi tabloyu nasıl etkilediğini yeni anketlerde göreceğiz…”
NATO zirvesi sıradan bir zirve olmayacak-Dr. Hakan Çınar (Dünya)
“Ankara, 7-8 Temmuz’da tarihin sayfalarına geçecek. NATO liderlerini ağırlayacak olan Türkiye, bu kez yalnızca ev sahibi değil; masanın en güçlü oyuncularından biri olarak oturuyor. Bu zirvede, yalnızca kimin ne kadar harcadığı değil, kimin ne ürettiği ve ne kadar hızlı ürettiği de tartışılacak. NATO’nun 2025 yıllık raporu, küresel güvenlik ortamının yalnızca geçici gerilimlerin değil, kalıcı ve yapısal bir rekabetin şekillendirdiği yeni bir döneme girdiğini ortaya koyuyor.
Ve bu zirve, yeni dünya düzeninde güvenliğin, teknolojinin, savunma sanayinin ve ekonomik gücün nasıl iç içe geçtiğini gösterecek tarihi bir eşik olarak da kabul edilmeli. Bu yeni dönemde güç, yalnızca topçu namlusunun ucunda değil; fabrika bacasının dumanında, mühendis beyninde ve tedarik zincirinin sağlamlığında gizli.
Ülkemizde gerçekleştirilecek olan NATO zirvesinin bugüne dek yapılan zirvelerden önemli bir farkı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki çatışmalar, İran merkezli gerilimler, Karadeniz’de artan riskler, siber tehditler, enerji yollarındaki aksamalar ve büyük güç rekabeti artık güvenliği sadece askeri bir başlık olmaktan çıkardı. Güvenlik, doğrudan üretimin, ihracatın, lojistiğin, enerjinin ve teknolojinin konusu haline geldi. Soğuk Savaş döneminin klasik kalkansız güvenlik anlayışı tarihe karıştı. Bu gerçeklik, ülkeleri savunma sanayiine bakmak için yeni bir gözlük takmaya zorluyor.
Önceki zirvelerin tamamından farklı olarak ülkemiz bu kez sadece ev sahibi olarak değil, oyun kurucu bir ülke olarak masada yer alacak. NATO’nun resmi gündeminde, önceki zirvelerde alınan kararların somut sonuçlara dönüştürülmesi, savunma yatırımlarının artırılması, sanayi üretiminin güçlendirilmesi ve Ukrayna’ya desteğin sürdürülmesi gibi başlıklar öne çıkıyor.
Ancak bu başlıkların tamamı Türkiye’nin doğrudan ilgi alanına giriyor. Çünkü Türkiye hem sahayı bilen hem üretim kabiliyeti olan hem de kriz bölgeleriyle doğrudan temas kurabilen az sayıdaki NATO ülkesinden biri konumunda.
Son bir yılda yüzde 47’yi aşan bir artışla savunma ve havacılık ihracatı 10,8 milyar doları geçen Türkiye, 178 ülkeye ürün satıyor; bu ihracatın yarısından fazlası ise bizzat NATO müttefiklerine gidiyor. Savunma ve havacılık sanayii, kilogram başına 65 dolar ihracat değeriyle Türkiye’nin genel ihracat ortalamasının yaklaşık 40 katı katma değer üretiyor.
Bu, fabrikadan çıkan her kutunun içinde yalnızca çelik değil; ar-ge, teknoloji ve stratejik vizyon olduğunun somut göstergesi. Türk savunma sanayi artık sadece iç güvenlik ihtiyacını karşılayan bir alan değil, aynı zamanda yüksek katma değerli ihracatın, mühendislik kapasitesinin, teknoloji üretiminin ve stratejik bağımsızlığın en güçlü sembollerinden biri.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
