Yaşlılar çok endişeli ama neden?
85 yaşında bir dostum var Amerika’da. Küba kökenli bir ailenin çocuğu olarak New York’ta doğmuş, yoksul bir ailede büyümüş, genç yaşta çalışmaya başlamış. 2 kez evlenmiş boşanmış. 4 doğum yapmış. Başına gelmedik şey kalmamış. Oğullarından biri çok berbat bir trafik kazasında sakat kalmış, sonrasında da aklı hastalanmış. Diğeri bir baltaya sap olamamış, hep ona dert olmuş.
Kendisi 2 kere kanser olmuş, defalarca çok ağır tedavilerden geçmiş. Şimdi turp gibi, Florida’da tek başına yaşıyor. Çocukları ve torunlarıyla sadece telefonda görüşüyor. Beraber yürüyüşe çıkıyoruz, ben yoruluyorum onda tık yok. Bu dayanaklılığının sırrını merak ettiniz değil mi? Dans ediyor. Her hafta iki gece dansa çıkıyor. Dans salonunda kim davet etse nazlanmadan kalkıyor. Latin dans partilerine düzenli katıldığı için tanıyanı da çok; hiç rahat bırakmıyorlar gece boyunca, herkesle dans ediyor. Unutmadınız değil mi; 85 yaşında.
Hadi o Küba genlerinden öyle diyelim. Beşiktaş’ta tek başına yaşayan bir dostum vardı. Sanırım 1918 doğumluydu. Bursa’da doğmuş ve yeni kurulan İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesinin 2. sene mezunuymuş. Bursa Sümerbank kurulduğunca onun ilk kimyacısı olmuş. Eşi Çanakkale’deki Eğitim Enstitüsünün müdürü olunca, köylerden toplanıp eğitime getirilen yoksul çocukların donlarını elinde yıkar, çoraplarını taş yumurtaya geçirip yamarmış. Kendisinin de iki çocuğu olmuş, artık her biri bir yerde kendi derdinde. Ben tanıdığımda doksanını çoktan geçmişti. Alışverişini yapıyor, yemeğini pişiriyor, üstüne Kemalpaşa tatlısını da afiyetle götürüyordu. Saçını boyamaz, gözüne kalem çekmezse kendisini iyi hissetmiyor diye tek başına yaşadığı halde süsünden püsünden de vazgeçmiyordu. Sırrını merak ettiniz değil mi? 65. yaşındayken eşi ona bir ud hediye etmiş. Ben gidersem sana yoldaşlık etsin diyerek vermiş ve çok geçmeden de ölmüş. 70 yaşındayken kursa giderek ud çalmayı öğrenmiş. “Kendime her gece konser vermeden yatağa girmem ben” demişti, bize fasıl geçerken. “Önce namaz, sonra niyaz, sonra da caz” diyecek kadar da mümin ve laikti. Gene hatırlatayım; bunları konuştuğumuzda doksanını devireli çok olmuştu.
İster dans ister müzik isterse de başka bir şey; yaşlılıkta sağlıklı kalmanın hem bedeni hem de aklı korumanın yolunun ne olduğu belli. Ancak ben gene de anlatayım. Belli ki yaşlılıktaki hayat kalitesi için hayat boyu çekilen dertler değil, dertlerle baş etme yöntemleri belirleyici. Ancak ne yazık ki çok az kişi sağlıklı ve kaliteli bir yaşlılık geçirmeyi becerebiliyor. Zaten çok az insan sağlıklı yaşlanmayı hatta yaşamayı becerebiliyor…
Bir gün bir genç kadının gözüme çokça batan bir davranışını eleştirirken “Bu yaptıkların düpedüz babanı sömürmek” demiştim. “Ne olmuş ki, kaç yaşında adam, o hayatını yaşamış, şimdi sıra bende, sömüreceğim elbet sömürebildiğim kadar” diye lafı ağzıma tıkmıştı. Bilmeden falan değil kasten iliğini kemiğini sömürüyordu babasının çünkü artık yaşlandığını ve sahneden çekilip sahip olduklarını ona devretmesi gerektiğini düşünüyordu…
Çoğunluk böyle apaçık dile getirmiyorsa da yaşlananın artık yolculanması gerektiğini düşünen az buz değil. Bir Japon tarikatında yaşlısını sırtlanan oğul, dağın tepesine götürüp akbabalar parçalasın diye bırakıyorsa, işte bu nedenle. Hükümetler uzun yıllar emeklilik parası ödemek istemiyorsa, o da bu nedenle. Herkes dinince meşrebince kurtulmak istiyor sırtındaki yükten de kimi açıktan söylüyor kimi davranışlarıyla açık ediyor…
Yaşlıların en büyük endişe kaynağı da sanıldığı gibi ölüm değil o nedenle, kendini yük hissetmek. Bilerek ya da bilmeyerek bunu hissettiren de gençler. Üstelik “Hiç de öyle değil, biz yaşlılarımıza karşı çok saygılıyız, hizmette kusur etmeyiz” diyenler tarafından da artık işe yaramadığı ve istenmediği duygusu pekiştiriliyor. “Sen niye yapıyorsun ki, biz senin yerine yapıyoruz zaten, sen artık şöyle kenarda dur, otur” yaklaşımıyla yapılıyor bu. Bu da bir çeşit aşağılama (zorbalık) aslında, sevmek ve ilgilenmek zannederek marifetleştirilen…
Yaşlanmak çocuklaşmak değil mi zaten? Artık eskiden yapabildiklerini yapamamaya başladıklarında, döküp saçtıklarını toplamak zor geldiğinde “Sen yapma, ben senin yerine yaparım” demeye başlamak sonun başlangıcı oluyor. Üzülmesinler diye gündelik dertler onların yanında fısıltıyla konuşulmaya başlandığında “Lafa karışma, senin aklın ermez” demiş de oluyoruz…
Kendi evlerini kapatıp yaşlılarımızı yanımıza aldığımızda yani bağımsız yaşama şanslarına el koyduğumuzda da ölüm fermanlarını imzalamış oluyoruz. Yaşlılar da çocuklar gibi, anlamaz sandıklarımızı anlıyor, böyle sanmamıza da sandığımızdan daha çok üzülüyorlar. Bu ve benzer hatalarımız yüzünden bize yük olduklarını düşündüklerinde de gitmeye niyetleniyorlar…
Hayatta pek çok dert var, hiçbirimiz dertlerden muaf değiliz. Bu belalı dertlerin nedeni de sadece dertlenmek değil, düpedüz derdin kendisi. Ancak derdin yarattığı stresin bizzat kendisinin de belalı bir dert olduğunun tanığı da çok, kanıtı da. Çocukların depresyonundan bahsettiğim yazıda stresle baş etmekten söz ettiğim için geçiyorum. Ancak, yaşlılık depresyonu da sandığımızdan da sık.
Yaşlılarda gelişen depresyonun sadece onda biri tedavi ediliyor çünkü başka hastalıkların gölgesinde kaldığından tanısı konamıyor. Yaşlıların yavaşlaması olağan karşılandığından, iş yapma ve çalışmaya ilginin azalması gibi belirtiler kolaylıkla gözden kaçıyor.
Emeklilik, hobi yetersizliği, aile ve sosyal desteğin azlığı gibi faktörler depresyon için risk oluşturuyor. Kadınlar, hiç evlenmemiş olan ya da yalnız yaşayanlar, sosyal ilişkileri güçsüz olanlar daha çok risk altında. Sağlık sorunları çok olanlar, ağrısı çok olanlar, fazla ilaç kullananlar, yakınını yeni kaybetmiş olanlar, alkol ve madde kullananlar, ölüm korkusu fazla olanlar da daha çok risk altında.
Uykusuzluk en sık depresyon belirtisi, ayrıca bambaşka nedenlerle gelişen uykusuzluk da depresyona zemin hazırlıyor. Yaşlılıkta uyku ilaçlarının kullanımı çok yaygın. Ancak uyku ilaçlarının çoğu bağımlılık yapıyor, solunumu baskılayabiliyor ve düşmelere neden olabiliyor. Depresyon, kalp ve damar hastalıkları ve ölüm riskinin artışına neden oluyor. Bakımevlerinde ise depresyon görülme oranı çok daha fazla.
Açık hava etkinliklerinden yoksun kalmak yaşlılıkta hem depresyon nedeni hem de var olanı kötüleştiriyor. Açık hava konusu da yaşlılıkta en çok gözden kaçan sağlık ve mutluluk konusu.
Depresyon için kullanılan ilaçlar yaşlılıkta gençlerdeki kadar etkili olmadığı gibi yan etkileri de daha yoğun. Sosyal destek, arkadaşlık ortamı ve psikoterapi tedavinin olmazsa olmazları. Her biri ayrı bir konu başlığı olan bu risk faktörlerini yaşlılarımız için hep hatırda tutmalıyız. Ancak asıl söyleyeceklerimse bizzat yaşlılara:
-Yaşlılık, uzun hayatın verdiği tecrübe sayesinde istenilen konuda sonuca daha kolay erişebilmektir. Erişilecek sonuç keyif ve mutluluk dolu olsun diye de mücadeleden kaçmamayı bilmektir.
-Yaşlanmak, hayattan emekli olmak anlamına gelmemelidir, getirmeye çalışan en yakının bile olsa izin vermemelidir.
-Yaşlanmak, depresyon için bir gerekçedir ama bahane olmamalıdır.
-Gerçek devrimcilik, başkalarının yıkımına ağlamak değil, kendine acımak hiç değil, kendi devrimini yaratmaktır. Böylece başkalarına da model oluşturmaktır.
-Gerçek devrimcilik, müzikle, dansla, yürüyüşle, tırmanışla, tanışarak, konuşarak, gezerek, okuyarak kendini her gün yeniden yaratmaktır.
-Yaratmak kilit kelimedir. İster toruna bir yelek ör, ister saksına bir tohum sok, ister evlatlarına yemek pişir, ister yeni bir hobi edin de “bunu ben yaptım” diye gösterebileceğin bir şey üret. Üret de ne üretirsen üret.
-Ey ihtiyar, eğer hiçbir üretimin yaratımın yoksa, sadece tüketiyorsan, tükenmekten başka çaren de yok. Doktor ve hastane kapılarında da boşuna dolanıp durma çünkü yaratmaktan vazgeçenleri yıkımdan kurtaracak bir doktor da yok.
-Daha zengin olanların değil, hayatın engebeleriyle daha az karşılaşanların da değil, daha çok dostu çevresi olanların, yarın için planı, yapacak işi ve de hobisi olanların daha zor hastalandıkları ve daha zor yaşlandıkları bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
-Unutma ihtiyar, sen kendi hayatının müziğini yaratamazsan, başkaları dans ederken sen seyirci bile olamazsın. Hadi öyleyse, sahne senin…
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
