Yıllarca “insan hakları ihlalcisi” ilan edilen bir ülkenin toprakları, doğru imzalar atıldığında birdenbire “tarihi bir fırsat”a dönüşebiliyor.
Venezuela ile ABD, 28 Ağustos’ta imzalanan anlaşmayla, ülkenin sahalarındaki 65 milyar varillik rezervin çıkarılmasını öngören dev bir mutabakata vardı. Chevron, PDVSA ile ortak işlettiği üç şirketin sözleşmelerini yeniledi ve önümüzdeki beş yılda yatırımını 7 milyar dolara çıkarıp üretim kapasitesini iki katından fazlasına yükseltmeyi hedefliyor. İtalyan Eni, dünyanın en zengin ham petrol yataklarından biri olan Orinoco Kuşağı’ndaki Junin 5 sahasını aldı. ABD’li GE Vernova ise PDVSA’nın elektrik altyapısını yenilemek üzere stratejik ortaklık kurdu. ABD Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmaları “tarihi bir gün” olarak nitelendirdi ve Trump yönetiminin hedefinin Venezuela’ya “barış, özgürlük, yeni fırsatlar ve refah” getirmek olduğunu söyledi.
Bu cümleler tanıdık geliyor olabilir, çünkü tarih boyunca kaynak zengini ülkelere yönelik hemen her büyük yatırım anlaşması benzer bir sözlükle sunulmuştur. Ama asıl dikkat çekici olan, bu “tarihi gün”ün neden şimdi geldiği. Venezuela, yıllardır ABD yaptırımlarının en ağır uygulandığı ülkelerden biriydi; petrol ihracatı büyük ölçüde durma noktasına gelmiş, ekonomi tarihin en şiddetli hiperenflasyon dönemlerinden birini yaşamış, yedi milyonu aşkın Venezuelalı ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı. Aynı yer altı kaynağı, aynı Orinoco Kuşağı, o dönemde de oradaydı; erişilemez kılan şey jeolojik değil, siyasiydi.
Bu tablo, yaptırımların gerçekte nasıl işlediğini gösteriyor. Yaptırım, çoğu zaman “insan hakları” ya da “demokrasi” gerekçesiyle sunulan, ama fiilen bir ülkenin kaynaklarına erişimi belirli bir siyasi uyum sağlanana kadar askıya alan bir araç. Siyasi yönetim ABD’nin çıkarlarıyla hizalandığı anda, aynı kaynaklar aynı şirketler için birden “yeniden fırsat” haline geliyor. Bu, ne rastlantı ne de saf ekonomik mantık; klasik anlamda emperyalist ilişkinin, yani sermayenin siyasi güçle iç içe geçerek kaynak erişimini düzenlemesinin ders kitabı örneği.
Lenin’in tekelci sermaye üzerine yazdıkları, tam olarak bu mekanizmayı tarif eder: Büyük petrol şirketleri, hükümetlerin diplomatik ve askeri gücünden bağımsız hareket etmez; aksine, devletin siyasi baskı araçları (yaptırım, ambargo, tanıma/tanımama) ile şirketin sermaye gücü, aynı hedefe hizmet eden iki kol gibi çalışır. Yaptırım dönemi, sermayenin kapıda beklediği; anlaşma dönemi ise kapının açıldığı an. İkisi de aynı stratejinin farklı evreleri.
Bu örüntünün tarihte defalarca tekrarlandığını hatırlamak gerekiyor. 1953’te İran’da, petrolü millileştiren Başbakan Musaddık, İngiliz ve Amerikan istihbaratlarının desteklediği bir darbeyle devrilmiş, ardından İran petrolü yeniden Batılı şirketlerin konsorsiyumuna açılmıştı. Aradan yetmiş yılı aşkın süre geçmesine rağmen kalıp aynı: Bir ülkenin kaynak politikası Batılı sermayenin çıkarlarıyla çatıştığında baskı ve izolasyon devreye giriyor, siyasi yön değiştiğinde ise aynı sermaye “tarihi bir gün” söylemiyle geri dönüyor. Venezuela’da bugün yaşanan, bu eski senaryonun petrol jeopolitiğinde bir kez daha sahnelenmesi.
“Bu süreçten en çok kim kazanıyor” sorusunun cevabı da açık. Chevron’un 7 milyar dolarlık yatırım planı, üretim kapasitesini katlama hedefi, Eni’nin dünyanın en zengin rezervlerinden birine erişimi; bunların hepsi şirket bilançolarında büyüme olarak görünecek. Wright’ın sözünü ettiği “halkın imkanlarının genişlemesi” ise çok daha belirsiz bir vaat, çünkü tarihsel olarak kaynak zengini ülkelerde yabancı sermaye girişinin, geniş halk kesimlerine adil bir gelir dağılımına dönüştüğü örnekler istisnadır, kural değil.
Bu tablonun insani boyutu, imza törenlerinin sıcak fotoğraflarının çok gerisinde kalıyor. Yaptırım yıllarında ilaç bulamayan, işini kaybeden, ülkesini terk eden milyonlarca Venezuelalı için bugünkü anlaşma soyut bir diplomatik zafer değil; belki de yıllar sonra ilk kez elektrik kesintisi olmayan bir gece, ya da yıllardır yurt dışında olan bir akrabanın “artık belki dönebilirim” demesi anlamına gelebilir. Ama aynı ihtimal, kaynağın büyük kısmının yine yabancı şirketlerin kâr tablosuna akacağı gerçeğini de değiştirmiyor. İki olasılık aynı anlaşmanın içinde, çelişkili biçimde bir arada duruyor.
Sonuç olarak bu anlaşma, ne saf bir kurtuluş hikâyesi ne de yalın bir sömürü anlatısı olarak okunabilir; ikisinin iç içe geçtiği, sermaye ile siyasi gücün el ele yürüdüğü bir an. Yaptırımın kapıyı kapattığı yerde, aynı kapıyı bu kez sermaye kendi çıkarına göre yeniden açıyor; barış ve refah sözleri de bu açılışın resmi ambalajı oluyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
