Zamanın oldukça farklı ritimlere sahip olabileceğini, antik kentlerdeki kazı çalışmalarında ve havalimanı transfer operasyonlarında edindiğim iki ayrı deneyim üzerinden gözlemledim.
Yaşantımın ve düşünce dünyamın, kazı alanlarının görece sessizliği ile turizm operasyonlarının yoğun hareketliliği arasındaki bu karşıtlık içinde şekillendiğini söyleyebilirim. Bununla birlikte, geçmişi ve doğayı keşfetmeye duyduğum merak, aslında bu iki deneyimden çok daha önce, çocukluk yıllarımda filizlenmişti.
Benim hikâyem, Ankara’nın gri fakat zihni her daim açık tutan ikliminde başladı. TED Ankara Koleji yıllarında izcilik ve kampçılık yaparken doğayı bir hobi alanı olarak değil, “çözülecek” bir bulmaca olarak görüyordum.
Yeryüzünün dokusunu, rüzgârın yönünü ve suyun yatağını incelemek, bana doğayla yürüttüğüm felsefi bir diyalog gibi geliyordu. Bu dikkatli gözlem, o yaşlarda hem çevremdeki dünyayı hem de kendi iç dünyamı kavrama yolculuğumun bir parçasıydı.
Arkeolojiye duyduğum ilk tutku da doğayı kavrama isteğinin bir uzantısı olarak ortaya çıktı. Yıllar içinde güçlenen ilgim, beni doğa ile tarihin iç içe geçtiği arkeolojik sahalara yöneltti. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Klasik Arkeoloji Bölümünden mezun oldum.
Öğrencilik yıllarımda ABD şirketlerinde çalışarak İngilizcemi geliştirmem, daha sonra uluslararası turizm ortamına geçişimi ve uyum sağlamamı kolaylaştırdı.
Bir arkeolog olarak Antalya bölgesindeki Phaselis, Arykanda, Perge ve Side gibi antik kentlerde yürütülen çalışmalarda yer aldım. O coğrafyadaki kültürel katmanları yakından etüt etme fırsatı buldum. Bunun yanı sıra bu yerlerinin yerleşim için seçimi ve kuruluşunda rol oynayan coğrafi yapıyı, iklimi ve su kaynaklarını da inceleme şansım oldu.
Kazılarda çıkarılan Helenistik bir kandil, küçük bir seramik parçası veya Roma dönemine ait bir sütun başlığı tek başına önemsizmiş gibi görünebilir. Ancak bu nesneler kendi çevresel ve tarihsel koşullarıyla birlikte ele alındığında geçmişin sosyoekonomik yapısı hakkında ipuçları sunar.
Bu nedenle en küçük buluntu bile geçmişe ilişkin eksikliklerden birini tamamlayarak araştırmaya değerli katkılar sağlayabilir.
Bu alanlarda bulunmak ve atmosferini solumak, insana kendi yaşamını daha geniş bir perspektiften değerlendirme olanağı sunuyordu. Bir zamanların bu güçlü ve zengin kentlerinin günümüze çoğunlukla parçalanmış, aşınmış ve bağlamı değişmiş kalıntılar hâlinde ulaşması, beni yaşamın kısalığı ve geçiciliği üzerine düşünmeye yöneltiyordu.
Yıllar sonra turizm sektörüne geçtiğimde ise zamanın bambaşka bir ritmine tanık oldum. Kazı alanındaki ağır ilerleyişin yerini, dakikalarla ölçülen yoğun bir hareketlilik aldı. Havalimanları, oteller ve tur noktaları arasında binlerce kişinin ulaşımını yönetmeye başladım ve zamanla sektörün farklı alanlarında deneyim kazandım.
Arkeoloji ile turizm, birçok kişiye birbirinden uzak iki alan gibi görünse de benim hayatımda aynı bütünün birbirini tamamlayan iki parçasıdır. Arkeoloji, geçmişten kalan tarihsel ve kültürel izleri ortaya çıkarırken turizm, insanların bu izlerle yerinde karşılaşmasını sağlamak için çalışır.
Zihnimde giderek belirginleşen temel soru ise şu: Biz Anadolu arkeolojisini yeterince iyi tanıtabiliyor muyuz?
Bu sorunun yanıtını, tarihi alanlara düzenlenen turların yapısında aramak gerekir. Bu turların çoğunda oldukça tempolu bir rota izleniyor. Ziyaretçilere kısa bilgiler sunularak hızla bir sonraki durağa geçilmesi, gün içinde daha fazla yer görülmesini sağlasa da alanların tarihsel ve kültürel bütünlüğünün kavranmasını zorlaştırıyor.
Deniz, güneş, kum tatilini tercih eden tatilcilerin arkeolojik alanlara ayırmak istediği sürenin sınırlı olmasını anlayışla karşılamak gerekir. Turizm terminolojisinde “séjour” olarak adlandırılan plaj ağırlıklı tatil biçimini seçen ziyaretçiler, ören yerlerini genellikle kısa sürede gezip bir an önce otellerine dönmek ister.
Ziyaretçilerin kısa sürede otele dönme beklentisine göre hazırlanan tur programları bu talebe yanıt veriyor olabilir. Ancak ören yerlerinin programlarda birer kısa durak olarak kalıcılaşması zengin tarihsel bağlamın göz ardı edilmesine yol açar.
İşte tam bu noktada, arkeolojinin anlattıklarını aktarma biçimi ile tur programlarının yarattığı tempo baskısı arasında kaçınılmaz bir gerilim doğuyor. Arkeoloji sabır, detay ve yavaşlık isterken, paket turlar tamamen hız ve sıkı bir zaman yönetimi üzerine kuruludur
Mesleki deneyimlerim, arkeolojiyi anlamından ve derinliğinden uzaklaştırmadan daha anlaşılır biçimde aktarmaya çalışmamı ve bu iki farklı ritim arasında bir denge aramamı sağladı. Kazı çalışmalarına katıldığım antik kentleri yıllar sonra bir turizm profesyoneli olarak yeniden gezdiğimde, bu denge arayışını daha belirgin biçimde hissederim.
Şöyle ki, taşların arasında güzel bir kadraj yakalamaya çalışan turistin yalnızca sıradan bir fotoğraf çektiğini düşünmem. Çektiği görüntüyle, o farkında olmasa bile, kentin geçmişiyle, orada yaşamış insanlarla ve bu geçmişi gün yüzüne çıkaran arkeologlarla bir bağ kurduğuna inanırım.
Fotoğrafın onunla birlikte yolculuğunu sürdürerek başka insanlara da ulaşacağını bilmek, bende denge arayışı bağlamında ince bir doyum duygusu uyandırır. Bugün geriye baktığımda, arkeolojinin bana geçmiş kültürlerin izlerini okumayı öğrettiğini düşünüyorum. Turizm ise bu izlerin günümüzde nasıl algılandığını ve yaşatıldığını görmemi sağladı.
Bu iki deneyimin kesiştiği noktada, turizmin yalnızca bir yeleri görmekten çok daha fazlası olduğunu anlıyorum. Bana göre önemli olan, ziyaret edilen yerle anlamlı bir bağ kurulması ve görülenlerin zihinde kalıcı bir karşılık bulmasıdır.
Bu nedenle Anadolu’nun arkeolojik mirasının ziyaretçilere nasıl aktarıldığı özel bir önem taşır. Bu değerler kısa turlar sırasında yeterince anlatılamıyorsa, kent merkezlerinde kurulacak turist bilgi merkezleri, dijital müzeler, yerel eğitim programları ve nitelikli rehberlik uygulamaları bu eksikliği azaltabilir.
Böyle bir turizm anlayışının gelişmesi, sektör çalışanlarının çabasını aşan daha geniş bir sorumluluk alanı gerektirir. Başta Kültür ve Turizm Bakanlığı, yerel yönetimler, turizm örgütleri ve sivil toplum kuruluşları olmak üzere ilgili bütün kurumların daha yoğun bir eşgüdüm içinde çalışması gerekir.
Tarihi ve kültürel mirasın korunması ve aktarılması, öncelikle toplumun bu mirası sahiplenmesine ve sorumluluk bilinci geliştirmesine bağlıdır. Kendi tarihini içselleştirmeyen bir toplumun ise bu mirası başkalarına anlamlı ve bütünlüklü biçimde anlatması oldukça güçtür.
Bu bilinç güçlendiğinde turizm, sıradan bir gezinin ötesine geçerek ziyaretçinin geçmişle daha kalıcı ve anlamlı bir ilişki kurmasına katkıda bulunabilir. Geçmişin izlerini anlamaya çalışmak, bugünü daha dikkatli görmenin de bir yoludur.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
