Bazen tek hecelik kısacık bir sözcük, beklenmedik genişlikteki bir coğrafyada yayılım gösterebilir.
Benzer sesleri içeren sözcükler bir dilde işaret, başka bir dilde ise görüntü, belirti ya da aidiyet anlamlarını karşılıyorsa, ilk bakışta doğal olarak soy ilişkisi olasılığı akla getirir. Ses ve anlam benzerlikleri tarihsel dil ilişkilerinin incelenmesinde mutlaka metodolojik olarak ele alınması gereken unsurlardır.
İm sözcüğü bu açıdan dikkat çekici bir örnektir.
Türkçede im sözcüğünün temel anlamı işaret, belirti, göstergedir. Bir şeyi tanıtan, gösteren ya da başka bir şeyi temsil eden belirti anlamında kullanılır.
Japoncada ise imi (意味) “anlam” demektir ve modern Japoncada bugün de canlı biçimde kullanılır. Eski Japonca imi ile Türk dillerindeki im sözcüğü arasındaki ses benzerliği ve “belirtilen, gösterilen anlam” eksenindeki anlamsal yakınlık, daha ilk bakışta dikkat çeker.
Bununla birlikte, bu tür bir benzerlik üzerinden bir köken ilişkisi kurabilmek için tarihsel ara biçimlere ve karşılaştırmalı verilere gerek duyulduğunu belirtmek isterim.
Köken bakımından incelendiğinde, Japoncadaki imi (anlam) sözcüğü, birçok sözlükte tek parçalı kadim bir kök olarak değil, Çince kökenli iki karakterin birleşimiyle açıklanmaktadır. Bu karakterler kabaca niyet, düşünce, tat ve içerik gibi anlam alanlarıyla ilişkilidir.
Dolayısıyla sözcüğün yapısını anlamak için Japoncanın tarihsel söz varlığını ve elbette Çin yazısının bu yapı üzerindeki etkisini bir arada ele almak gerekir. Ancak söz konusu yapıyı salt “Çince morfemlerin birleşmesi” olarak bağlamak da eksik ve yanıltıcı olacaktır.
Çincede bir karakter genellikle bir morfeme (anlam taşıyan en küçük birim) karşılık gelirken Japon yazı sisteminde yalnızca ses değeriyle kullanıldığında fonograma (ses değerini gösteren işaret) dönüşür. Bu noktada karakter, ses ve anlam düzeylerini birbirinden ayırmak, imi sözcüğünün kökenini incelemede teknik bir gerekliliktir.
Japon yazısının en ilginç özelliklerinden biri, Çinceden ödünçlenen karakterlerin yalnızca anlamlarıyla değil, kimi dönem ve bağlamlarda yalnızca ses değerleriyle de seçilebilmesidir.
Özellikle man’yōgana geleneğinde Çin karakterleri Japonca heceleri göstermek için fonografik olarak kullanılmıştır. (Japoncanın hiragana ve katakana adlı yazı sistemleri de tarihsel olarak bu fonetik kullanım geleneğinden doğmuştur).
Bunun doğal bir sonucu olarak belirli karakterlerin yan yana gelmesi, Japonca okunuş ve Çince okunuş biçiminde bir ayrılma meydana getirir.
Şu nokta kritik: Japonca bir sözcüğü yazarken kullanılan karakterlerin Çincedeki anlamları Japoncadaki anlamla örtüşmek zorunda değildir. Bu da daha eski olan Japonca anlamını zorunlu olarak açıkladığı anlamına gelmez. Aynı Japonca hecenin farklı dönemlerde farklı karakterlerle yazılabilmesi de bu gerçeğin göstergesidir.
Japonca imi sözcüğündeki 意味 karakterleri, şimdilik sözcüğün etimolojisini tek başına açıklamaya yetmese de, yalnızca ses değeri için seçilmiş olabilir.
Bu çerçevede, Japonca imi ile Türkçe im arasındaki olası köken ilişkileri ele alınırken benzerliklere dayanarak kesin yargılara varmak ya da bu olasılığı peşinen dışlamak yöntemsel açıdan tutarlı değildir. Daha eski biçimler, düzenli ses karşılıkları, anlam gelişmeleri ve olası etkileşim yolları bir bütün olarak değerlendirilmelidir.
Altay dilleri kuramının en temel iki sorunu da tam bu noktada ortaya çıkar. Birinci sorun, Türk, Moğol, Tunguz, Kore ve Japon dillerinin genetik bir aile oluşturabileceği hipotezi gündeme geldiğinde, birçok Batılı dilcinin adeta elektriğe çarpılmış gibi konudan uzaklaşmaya çalışmasıdır.
İkincisi ise bu diller arasındaki etkileşimlerin çok eski, çok yönlü ve çok katmanlı olmasıdır. Bu nedenle ses, anlam ve biçim benzerliklerinin kalıtımdan mı, dilsel temas ve ödünçlemeden mi, yoksa rastlantıdan mı kaynaklandığını ayırt etmek metodolojik açıdan son derece güçtür.
Starostin, Dybo ve Mudrak’ın karşılaştırmalı Altayca etimoloji sözlüğü, Altayca genetik akrabalık hipotezini savunan karşılaştırmalı çalışmaların en kapsamlı başvuru kaynaklarından biridir. Sözlüğün veri tabanında, yaklaşık üç bin etimolojik madde eşleşmesi karşılaştırmalı bir sistem çerçevesinde sunulmaktadır.
Bu sözlük, özelde imi/im bağlamında olmasa bile, genel anlamda Türkçe ve akraba dillerdeki köken incelemeleri ve rekonstrüksiyon için önemli bir başvuru kaynağıdır.
İm sözcüğünün yaklaşık biçimleriyle 16 Türk dilindeki yayılımı:
- Azerbaycan Türkçesi: İm/him
- Başkurtça: İm
- Güney Altayca: İm
- Karakahanlı Türkçesi: İm
- Kazakça: İm
- Kırgızca: İm
- Kumukça: Yum
- Nogayca: Im
- Özbekçe: İm
- Şorca: Um
- Tatarca: İm
- Teleütçe: İm
- Tuvaca: İm
- Türkmence: Üm
- Uygurca: İm
- Yakutça (Sahaca): İm
Tarihi Türkçe kaynaklarda da im kökü ve türevlerine rastlanır. Örneğin 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud’un söz varlığında im ile ilişkili biçimler bulunurken, Kutadgu Bilig’de imle- “işaret etmek” fiili tanıklanmıştır. Harezm, Kıpçak ve Osmanlı sahalarında da aynı kökle ilişkili kullanımlara rastlanır.
Bunun yanında benzer biçimler Moğol dillerinde ve bazı Tunguz dillerine ilişkin karşılaştırmalı kayıtlarda da görülmektedir. Bu dağılım, sözcüğün ya da aynı kökle ilişkili Altayca biçimlerin oldukça eski ve geniş bir yayılıma sahip olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Dil bilimi ve gösterge bilimde im, bir nesne ya da kavramın bilinçte simgelenmesi ve bir anlam barındırması demektir. Bu bilişsel işlevler olmadan anlamın ayırt edilmesi ve kodlanması olanaksızdır. Türk dillerinde imlemek fiili, işaret koymak yanı sıra bilinçte belirginleştirmek, parmakla gösterir gibi ortaya koymak ve bir anlamı sezdirmek işlevlerini de kapsar.
Bu arada, im kökü ve türevlerinin neredeyse tüm Altay dillerinde anlamı ayırt etme, gösterme, belirtme, ortaya koyma ve tanıma işlevleri etrafında ortak bir anlamsal eksen oluşturduğu görülmektedir. Bu durum bize, Japoncadaki imi sözcüğünün Altayca soydan bir kökle genetik bir bağ taşıyor olabileceğinden kuşkulanma hakkını verir.
Öte yandan benzer bir çağrışım Rusçadaki imya (имя) sözcüğünde de görülür. Kişi, olgu ya da nesneye verilen adları belirten bu sözcük, bazı durumlarda tanımlayıcı bir adlandırma işlevi kazanır. Ayrıca Rusçada ün ve itibar anlamlarında da kullanılabilmektedir.
Slav dilleri uzmanı Aleksander İsaçenko’nun “imya” sözcüğünü Proto-Slavcada “işaret” kavramıyla ilişkilendiren yorumu bu bakımdan ilginçtir. Ancak araştırmalarımda bu yorumu destekleyen başka Slav dilleriyle yapılmış karşılaştırmalı bir çalışmaya ben denk gelmedim.
Rusça imya sözcüğünün etimolojisi daha çok Proto-Slavca *jьmę biçimine, daha geride ise Proto-Hint-Avrupa “ad” anlamına gelen öncül sözcüklere bağlanır. Örneğin Latince nōmen, Sanskritçe nāman, Eski Yunanca ónoma ve İngilizce name gibi sözcüklerle aynı tarihsel kök ailesi içinde değerlendirilir.
İlginç bir sürpriz Arapçada karşımız çıkar. Etimolojik olarak öz Türkçe im ile Arapça kökenli ima (işaretle anlatma) ve mim (işaret, damga) sözcükleri tarihsel köken bakımından akraba değiller.
Ancak şaşırtıcı bir şekilde zihinsel ve semantik düzlemde kusursuz bir anlamsal ortaklık kurulabiliyor. Her üçü de dış dünyadaki bir nesneyi ya da gizli bir niyeti somutlaştırıp işaretleme, belirtme ve ayırt etme işlevini üstlenerek ortak bir imgesel anlam ekseninde buluşur.
Latincedeki imāgō bu anlamda dikkat çeken başka bir örnektir. Sözcük temel olarak görüntü, suret, kopya, benzerlik ve temsil anlamları çevresinde gelişmiştir. Özellikle erken Hristiyanlık terminolojisinde suret, temsil, görünüş ve kimi bağlamlarda göstergeye yaklaşan anlam alanlarıyla ilişkilendirilmiştir.
İmāgō sözcüğünün kökeninde yer alan *imā- biçimi, tarihsel olarak “eşleşme, benzerlik, görünüş, anlatım” gibi anlamlarla ilişkilendirilen Proto-İtalik bir taban olarak kabul edilir. Bu taban, kopyalamak, taklit etmek anlamındaki Latince imitor gibi sözcüklerle de bağlantılıdır.
Daha eski bir aşamada ise Proto-Hint-Avrupa yapısında gene aynı anlamlarla ilişkilendirilen bir köke dayandırılır. Bu nedenle *ima biçimi, imāgō içinde rastlantısal bir ses dizisi değil, tarihsel olarak benzerlik, betim, örnek ve canlandırma kavramlarıyla bağlantılı bir unsur olarak değerlendirilebilir.
Latince imāgō daha sonra Fransızca image ve İngilizce image biçimlerinin tarihsel kaynağı olmuştur.
Gelelim Türkçedeki imgeye. İmge kökleri derin bir sözcük değildir. Dil Devrimi yıllarında terim üretimi sürecinde, imāgō > image > imaj kavramına Türkçe bir karşılık oluşturma çabalarıyla, im kökü üzerine -ge eklenerek türetilmiştir. Esin kaynağı Latince imāgō olsa gerek.
Türkçe im ile Latince imāgō arasındaki benzerlikten hareketle doğrudan soysal bir eş anlamlılık ilişkisi kurmak, teorik açıdan oldukça zorlama görünmektedir.
Bununla birlikte, her iki sözcüğün de bir varlığı başka bir kavramsal unsur aracılığıyla görünür, tanınır ya da temsil edilebilir kılma düşüncesine yaklaşması, aralarında belirli bir semantik komşuluk bulunduğu izlenimini doğurmaktadır.
Diller arasındaki benzerlikler, bazen gelişigüzel olabilir, bazen de kökleri çok derinlere uzanan kültürel bağların yansıtır.
Türkçe im ile Japonca imi sözcükleri arasındaki dikkat çekici ses ve anlam benzerlikleri olası tarihsel ilişkilerin araştırılması bakımından önem taşımakta ve bizi bu iki dilin arkaik yapısını anlamaya bir adım daha yaklaştırmaktadır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
