Eylül 2026’nın son günlerinde diplomasi trafiğinin kalbi Abu Dabi’de attı. Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) başkentinde bir gün arayla gerçekleşen iki ziyaret, Orta Doğu diplomasisinin ne kadar farklı motivasyonlarla yürütülebildiğinin somut bir örneğiydi.
Bir tarafta İsrail Başbakanı Netanyahu’nun iç siyasi kaygılarla ve ağır baskıyla kopardığı sırlarla dolu telaşlı ziyareti, diğer yanda ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın kurumsallaşmış ilişkiler üzerinden yürüttüğü sakin Körfez turu.
Netanyahu’nun “yalanla” diplomasisi
Aslında bu İsrail ve BAE arasındaki ilk görüşme değil. Hatırlanacağı üzere mayıs ayında da bir açıklama yapılmış ve mart ayında benzer bir görüşmenin gerçekleştiği sızdırılmıştı. O zaman BAE tarafı görüşmenin gizli kalmasını istemiş ve Netanyahu’nun bunu deşifre etmesinden çok rahatsız olmuştu.
Netanyahu’nun 27 Eylül’deki sürpriz ve açıkçası istenmeyen Abu Dabi seferi, bir devlet adamının ülke menfaatlerinden çok kendi siyasi bekası için yürüttüğü bir operasyondu. 27 Ekim’deki İsrail seçimlerine bir aydan az bir süre kalmışken Haaretz gazetesinde çıkan o iddia Netanyahu’nun tam manasıyla kabusuydu. Neydi o iddia derseniz, Şeyh Muhammed bin Zayid’in 7 Ekim saldırılarından hemen önce Netanyahu’yu büyük bir operasyon ihtimaline karşı uyardığı şeklindeki haberlerdi.
Jerusalem Post gazetesine göre Netanyahu bu görüşmeyi seçim öncesi ağır baskıyla yani telefonlar, aracılar ve gelecekteki güvenlik iş birliği vaatleriyle kopardı. Asıl niyet parlatılmış bir dış politika başarısından ziyade BAE liderinden bu haberi resmen yalanlamasını istemekti. İsrail basınına yansıyan bilgilere göre görüşme yalnızca bir saat sürdü.
Peki BAE tarafı ne yaptı? İddiayı net bir dille yalanlamak yerine ilgili tüm istihbaratı açık kanallarla paylaştık diyerek diplomatik bir manevrayla topu taca attı. Yani açıkça Netanyahu’yu desteklemedi ama diplomatik nezaketi de gözardı etmedi. BAE yönetimi bu görüşmeye kapı aralayarak dolaylı yoldan da olsa Netanyahu’ya bir nevi destek atmış oldu.
Tabii işin bir de İran boyutu var.
İran savaşı sırasında İsrail BAE’ye “Demir Kubbe” ve personel göndererek güvenliğini sağlama yoluna gitmişti. Hatta yetmedi, Mossad ve Şin Bet şeflerinin de görüşmelere dahil olduğu iddia edildi. Bu doğal aslında çünkü BAE İsrail’le güvenlik iş birliğini her daim sıcak tutmak istiyor ama savaş suçlusu etiketli ve Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından aranan bir başbakanı başkentte ağırlamanın yarattığı imaj erozyonundan da kaçınıyor. BAE’nin İsrail ile kurduğu mimari sadece istihbarat ve güvenlik ekseninde dönüyor. Sonuçta BAE yönetimi sırf kendi güvenlik mülahazaları uğruna bu ziyarete kerhen de olsa razı olmak durumunda kaldı.
Fidan’ın güvenlik ajandası
Netanyahu’nun bu kişisel siyasi krizinden ve adeta tekzip diplomasisinden sadece bir gün sonra Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Abu Dabi temasları ise tam bir tezat oluşturuyor. Fidan’ın masasında günlük siyasi krizler veya kurtarılması gereken şahsi bir imajdan ziyade bölgenin katı gerçekleri var.
Gündemin belkemiği Hürmüz ve Babülmendep boğazlarındaki seyrüsefer güvenliği. Husilerin durumu ve Kızıldeniz’deki gerilim hesaba katıldığında enerji ticaretinin sekteye uğramaması hem Ankara hem de Abu Dabi için çok kritik. Fidan’ın çantasında sadece Körfez güvenliği yok, Gazze’deki yeniden imar ve barış planı süreçlerinin yanı sıra Yemen’in siyasi ve toprak bütünlüğü de önemli bir yer tutuyor. Hatta Ankara’nın Yemen’de süregelen Suudi ve Husi gerilimini yatıştıracak sessiz bir arabuluculuğa soyunduğunu söylemek de mümkün.
İkili ilişkiler boyutundaysa 2023’te kurulan Yüksek Düzeyli Stratejik Konsey’in ikinci toplantısına yapılan hazırlıklar ön plana çıkıyor. BAE’nin Türkiye’yle Körfez’deki en büyük ticaret ve yatırım partnerlerinden biri olduğu düşünüldüğünde savunma, enerji ve teknoloji alanındaki iş birliği Fidan’ın ziyaretinin yapısal sütunlarını teşkil ediyor. Hatta diplomasi kulislerinde S-400 dosyası ve bölgesel savaşın olası yankılarının da eşgüdüm çerçevesinde ele alındığı yüksek sesle fısıldanıyor. Ben, S-400 konusunda her açıdan asıl belirleyici ülkenin İsrail değil Rusya olacağını düşünüyorum.
Özetle sahadaki gerçeklik şu dünyada ve Orta Doğu’daki güç dengeleri artık tek bir eksen üzerinden okunamıyor. Aslında eskiden de böyleydi. BAE bir yandan İran korkusuyla UCM’nin aradığı Netanyahu’ya güvenlik şemsiyesi altında randevu verip kendi jeopolitik pragmatizmini sergiliyor, diğer yanda Türkiye ile deniz ticaret yolları ve enerji hatlarının güvenliği üzerinden çok daha kalıcı ve bölge kendi sorununu kendi çözsün ekseninde bir mimari inşa etmeye niyetleniyor.
Netanyahu koltuğunu kurtarmanın telaşında, orası net. Türkiye ise İran sonrası şekillenecek olan yeni Orta Doğu rotasında Körfez ile olan ekonomik ve stratejik entegrasyonunu perçinleme derdinde. Elbette masanın bir köşesinde Mekke Anlaşması’nın olduğunu da söylemeliyiz.
Bir gün arayla yapılan bu ziyaretlerin bizlere anlattığı hikaye tam olarak budur.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
