Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nun 81. dönemi için seçilen “Güveni Yeniden Tesis Etmek, Dönüşümü Yönetmek, Herkes İçin Sonuç Üreten Bir Birleşmiş Milletler” başlığına baktığımızda diplomatik metinlerin o bildik ve içi boş iyimserliğini tekrar görüyoruz.
Kulağa hoş gelen bu slogana bakılırsa güven onarılacak, küresel dönüşüm sorunsuz atlatılacak ve her ülke bu sonuçtan fayda sağlayacak. Oysa örgütün yetmiş yılı deviren mazisi bu süslü sözlerle sahadaki yıkım arasındaki derin uçurumu bize defalarca gösterdi.
Aslında mesele küresel sistemin BM’ye duyduğu ihtiyacın artıp atmaması değil. Asıl sorun, bu krize yanıt verebilecek kollektif iradenin ve en çok da ahlaki zeminin tamamen kaybolmasıdır. BM sistemindeki felcin temelinde büyük devletlerin çıkarlarına dokunulduğu an kurumun etkisiz bir hale dönüşmesi yatıyor. Karar alma mekanizmaları hukuktan ziyade güç ilişkilerine kurban edilmiş durumdadır.
Bugün BM kürsüsü dünya liderlerinin asıp kestiği, kendi halkına kahramanlık pozları verdiği kocaman bir tiyatro sahnesinden farksızdır. Oradan okunan sert metinler bağlayıcı bir kararla veya ciddi bir yaptırımla asla desteklenmez. Gerçek masada İran, Ukrayna veya Gazze gibi krizlerin pusulası kürsüden atılan nutuklar yüzüden değil Güvenlik Konseyi’ndeki süper güçlerin attığı vetolar yüzünden yön değiştirir.
Bu devasa şoklarda egemenlerin ortak bir zemin bulup bulamayacağı hep tartışılır. Ancak günümüz dünyasındaki fay hatları artık barışı değil ayrışmayı ve kutuplaşmayı ödüllendiriyor. Görünen o ki büyük aktörler bu kurumu barış için değil kendi hegemonisini dikta etmek ve rakiplerini zorda bırakmak maksatıyla kullanmaya devam edecek. Zirveden çıkacak mesajlarla sahadaki kanlı gerçeğin biteceğini zannetmek en naif tabirle diplomatik saflıktır.
Reform hikayesi on yıllardır konuşulan ama sınıfta kalınan eski bir hikaye, bir ezber. Sürekli adil temsil, meşruiyet ve güç paylaşımı ifadeleri kullanılır. Ancak iş ciddiye bindiğinde reformun siyasi bedelini sırtlaması beklenen ülkeler imtiyazlarından bir santim bile sapmaz. Sözde herkes güçlü bir örgüt ister, eyleme gelince kimse o gücün kendisine dokunmasına müsaade etmez.
New York’taki hareketliliği veya yoğun trafiği bir başarı olarak okumak da oldukça sorunludur, hatalıdır. Uç uca eklenen lider görüşmeleri, çekilen pozlar sahadaki cepheleri sakinleştirmez. Çünkü gücün bittiği yerde diplomasi sadece hareket ediliyormuş gibi yapmayı satma sanatıdır.
Çok derin küresel krizlerin ortasındayken sanki dünya siyasetini baştan yazıyormuşuz gibi yaratılan New York çıkarması rüzgarları BM’nin hantal ve adaletsiz çarklarıyla uyuşmuyor. Yapılan bitmek bilmez görüşme listeleri veya iç piyasaya sunulan güç tablosu tam bir illüzyon yaratıyor. Türk hariciyesinin heyecanlı söylemi ile sahadaki yansımaları arasındaki devasa açıklık aynen kendini koruyor.
Türkiye’nin New York’taki mutat diplomatik faaliyetlerini, iç siyasete tahvil edilecek bir uluslararası güç gösterisi, bir “dünya beşten büyüktür” zaferi boyutunda pazarlamak, dış politikayı sadece PR’a (halkla ilişkiler) ve algı yönetimine indirgemek demektir. İktidar blokunun yurt içine verdiği mesaj genellikle “Türkiye masada var” söyleminden öteye geçememektedir. Halbuki diplomaside asıl keramet masada yer işgal etmek değil, o masaya oturduğunuzda kimleri hangi yönde ikna edebildiğiniz, aleyhinize gelişen paktları nasıl kırabildiğiniz ve ülkenizin ali menfaatlerini kurumsal ve kalıcı politikalara nasıl dönüştürebildiğinizdir.
Her eylül ayında dinlediğimiz o “diplomasi zaferleri”, “çok taraflılık” ve “küresel reform” nutukları Türkiye’nin dış politika vizyonunu yansıtmaktan çıkıp, sadece iç siyasetteki yorgun kitleleri konsolide etmeye yarayan bir diplomatik illüzyonun o bildik dekorun parçası olmaya devam edecektir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
