Yassıada’ya sadece iç siyaset penceresinden bakmak büyük bir tarihsel yanılgıdır.
Maalesef, 1960 askeri darbesini ve tarihimize kazınan o utanç tablosunu dar bir eksene sıkıştırıyoruz. Demokrat Parti döneminin antidemokratik icraatlarını konuşmak elbette hakkımızdır. Ancak darbenin asıl dinamiklerini sadece iktidar ve muhalefet kavgası sananlar büyük resmi ısrarla gözden kaçırıyor. O dönemi sığ siyasi tartışmalarla okudukça meselenin gerçek yüzünü hep eksik bakacağız.
O karanlık dönemde “Soğuk Savaş” rüzgarları bütün dünyayı donduruyordu. Ankara ile Washington hattında gerilimi son derece yüksek bir jeostratejik bilek güreşi yaşanmaktaydı. Bir tarafta iflas sinyalleri veren ve çıkmaza sürüklenen Türkiye ekonomisi vardı. Diğer tarafta Batı dünyasından beklediği mali desteği bir türlü koparamayan Menderes hükümeti büyük bir panik yaşıyordu.
İktidar ekonomik darboğazı aşmak zorundaydı ve çareyi farklı coğrafyalarda aramaya koyuldu. Celal Bayar eski dosyaları açtı. İşte tam bu noktada başkentteki diplomatik zemin bir anda sarsıldı. Menderes hükümeti dönemin Sovyetler Birliği Büyükelçisi Rijov üzerinden Moskova’ya ince bir yakınlaşma diplomasisi başlattı. Hemen ardından Adnan Menderes bizzat kendi rotasını tam aksi istikamete çevirdi. Başbakan’ın Moskova rotası ve Sovyetlerle yakınlaşma iştahı Amerika’da adeta deprem etkisi yarattı. Süleyman Demirel yıllar sonra verdiği bir demeçte bu gerçeği çok net bir biçimde ifşa etmişti. Amerika o dönemde bir Türk başbakanının sadece Moskova kapısını çalma ihtimalinden bile büyük bir dehşete kapılmıştı. Washington cephesinde açık bir huzursuzluk rüzgarı esiyordu.
Türkiye’de merkez sağ siyasetin zaman zaman başvurduğu bu Sovyet ve Rusya flörtünün bedelleri hep ağır olmuştur. Yassıada felaketinin asıl faturası da işte bu dış politika virajına kesildi. Fırsat bulduğumuz her anda bu gerçeğin altını çizmeli ve darbenin ardındaki uluslararası kurguyu yansıtmalıyız.
Milli Birlik Komitesi yönetime el koyduğunda aslında dünyaya çok net bir mesaj iletiyordu. Silah namlularıyla devlet idaresini askıya alanlar içerideki siyasi tıkanıklığı çözmekten çok öte bir iş yaptılar. “Soğuk Savaş” satrancında Batı ittifakını rahatsız eden o tehlikeli eksen kaymasını zorla durdurdular. Türkiye’nin yönünü kaba kuvvetle tekrar eski rotasına çevirdiler ve Batı ittifakına da kanla imzalanmış bir sadakat belgesi sundular. Nihayet Selim Sarper hayallerini gerçekleştirdi. Darbeden iki gün sonra, ABD’nin Ankara Büyükelçisi’yle beraber ziyaret ettiği Cemal Gürsel’in odasından dışişleri bakanı olarak çıkmayı başardı.
Bugün bazı aydınların veya statüko bekçilerinin bu utanç tablosuna demokrasi kılıfı uydurması tek kelimeyle hazindir.
Yassıada’da olan biteni bir yargılama süreci sanmak da en az darbeyi savunmak kadar büyük bir körlüktür. Yüksek Adalet Divanı tabelası altında kurulan o derme çatma yapı asla bağımsız değildi. Kararlarını önceden almış bir tasfiye heyeti askeri vesayetin resmi şubesi gibi çalışıyordu. Kimse emir komuta zincirine bağlı bir subay heyetinden adalet çıkacağını beklemiyordu zaten. Siyasi hesaplaşmanın adresi tank paletlerinin gölgesinde kurulan uyduruk mahkemeler olamaz. Siyasi hataların bedelini ancak ve ancak hür iradesiyle sandığa giden millet keser.
Takvimler 16 Eylül sabahını gösterdiğinde Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan ipe çekildi. Ardından 17 Eylül sabahı Adnan Menderes yine o kirli sehpaya gönderildi. Darbeciler seçilmişleri öldürerek aslında o ülkenin millet iradesini de boğdular. Demokrasiyi kurtarma yalanıyla devletin tam kalbine saplanan bu kurşun sonrasındaki tüm darbelere de cesaret verdi. Toplumun üzerine bir kabus gibi çöken tüm askeri müdahaleler bu kanlı başlangıçtan güç aldı.
Bugün Yassıada’nın adını “Demokrasi ve Özgürlükler Adası” yapmakla bu ağır miras silinmiyor. Adayı, AKP’nin yaptığı gibi, betonla doldurarak veya şekilsel düzenlemeler yaparak o kan kokan geçmişi temizleyemeyiz. Gerçek yüzleşme sahte törenlerle veya isim değişiklikleriyle sağlanmaz. Menderes ve arkadaşlarının naaşlarını yıllar sonra devlet töreniyle taşımak da bu hesabı tam anlamıyla kapatmadı.
Yassıada hâlâ tam yüzleşilmemiş ve hesabının sorulması gereken karanlık bir suç mahalli olarak hafızalarımızda duruyor.
Fotoğraf: star.com.tr
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
