Rusyalı uzman Farhad İbrahimov’un, Husilerin artan saldırıları karşısında “Suudi Arabistan’ın ‘Müslüman NATO’su ilk ateş sınavıyla karşı karşıya” değerlendirmesi gayet isabetli.
Pakistan’ın, Suudi müttefikinden gelen Husileri kontrol altına alması yönündeki uyarıyı İran’a ilettiği bildirildi. Bu gelişme öncesinde, Pakistan Savunma Bakanı Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların sürmesinin karşılıklı savunma ittifakını fiilen işletme anlamına geleceğini öne sürdü. Ancak kısa süre sonra Pakistan Dışişleri Bakanlığı bu ihtimalin zayıf olduğunu açıkladı.
Aynı sıralarda haber platformu Axios, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Husilere yönelik saldırılar için ABD’den hava saldırısı desteği istediğini, ancak Trump tarafından geri çevrildiğini bildirdi. CNN ise son haftalarda “ABD’nin İran müttefikine karşı Suudi operasyonuna yönelik istihbarat ve hedef belirleme desteğini genişlettiğini” aktardı. Bu haberler, İslami NATO’nun ABD’nin çıkarlarını karmaşıklaştırdığı yönündeki bazı iyimser beklentileri boşa çıkarıyor. Suudi Arabistan’ın ABD’den uzaklaşmadığı ve güvenlik açısından büyük ölçüde hâlâ Washington’a bağımlı olduğu açık.
Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik son saldırıları, giderek uzayan Üçüncü Körfez Savaşı ile bağlantılı. Görünüşe göre İran, ABD ile yürütülen görüşmelerde elini güçlendirmek amacıyla Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nı kısmen ablukaya almasını tamamlayacak şekilde Babülmendep’te yeni bir cephe açmaları için müttefiklerini harekete geçirdi. Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların yanı sıra Husiler, Yemen’in stratejik Kızıldeniz limanı Moha ile boğazın kuzey girişindeki Hanış Adaları’nın ele geçirilmesine yol açan bir saldırı da başlattı.
Her şeyin bu kadar hızlı gelişmesi nedeniyle bundan sonra ne olacağını öngörmek zor. Ancak bu gelişmelerden şimdiden yedi sonuç çıkarılabilir.
İlk sonuç, İslami NATO’nun bazılarının düşündüğü kadar konsolide olmadığı. Çünkü henüz bu konuda ortak bir açıklama bile yapılmadı.
İkinci olarak Pakistan, Yemen’de, Mısır’ın Nasır döneminde yaşadığı gibi, ülkenin askeri gücünü tüketebilecek bir bataklığa saplanmaktan korkuyor. Bu da çatışmaya doğrudan müdahil olma konusunda verdiği çelişkili mesajları açıklıyor.
Üçüncü sonuç, Pakistan’ın olası bir müdahalesinin büyük ihtimalle Suudi Arabistan’ı Husilerin saldırılarından korumak ve muhtemelen Husilere yönelik kendi saldırılarını düzenlemekle sınırlı kalacağı. Yemen’e kara birlikleri gönderilmesi ise olası görünmüyor.
Dördüncü sonuç, Axios’un haberine göre, Suudi Arabistan’ın Pakistan’ın hava saldırısı desteğinden ziyade ABD’nin desteğini tercih etmesi. Bu da beşinci sonuca götürüyor: İslami NATO, Riyad tarafından Washington’a olan güvenlik bağımlılığının yerine geçmesi amacıyla hiçbir zaman tasarlanmadı.
Altıncı sonuç, Suudi Arabistan destekli Yemen güçlerinin yetersiz eğitimli, yetersiz donanımlı ve morallerinin düşük olması. Husilerin Kızıldeniz kıyısındaki stratejik bölgeleri hızla ele geçirmesinin nedenlerinden biri de bu.
Son olarak, Suudi Arabistan’ın 2025’in sonlarından 2026’nın başlarına kadar Birleşik Arap Emirlikleri destekli Güney Geçiş Konseyi’ne karşı yürüttüğü savaş, Husilere karşı gerçekçi tek askeri-siyasi yapıyı, kısa süreliğine yeniden canlanan Güney Yemen devletini ortadan kaldırdı. Bu yapı ayakta kalmış olsaydı Husiler püskürtülebilirdi.
Mayıs 2025’te, yani 15 aydan fazla bir süre önce, “Hiçbir şey değişmezse Husilerin kontrolündeki Kuzey Yemen bölgesel güç olmaya hazırlanıyor” öngörüsünde bulunulmuştu. Şimdi bu ihtimal her zamankinden daha güçlü görünüyor.
Suudi Arabistan’ı savunmak ve Yemen’de Husileri püskürtmek için kısa sürede kararlı adımlar atılmadığı takdirde, krallık enerji altyapısına yönelik son saldırılar üzerinden kendisine karşı yürütülen yeni yıpratma savaşını kaybetme riskiyle karşı karşıya. Aynı zamanda Yemen’deki müttefiki de düşebilir.
Böyle bir durumda bölgesel jeopolitik köklü biçimde değişecektir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
