Hiç bir dağın eteğinde, ufka doğru uzanan geniş bir ovada yürüdünüz mü?
Ben bu yaz öyle bir yerde saatlerce yürüdüm. Yamaçlarda, dere boylarında, tepelerin sırtında binlerce yıldır kıpırdamadan duran kayalara baktım uzun uzun. Kaç bahar görmüşlerdi kim bilir, kaç kışın karını sırtlamış, kaç yağmuru sessizce bağrına basmışlardı. Önlerinden krallar geçti, çobanlar geçti, ordular, göçler, koca uygarlıklar gelip geçti. Her şey aktı gitti; sadece onlar kaldı. Hiçbir yere gitmeden, aynı yerde beklemeye devam ettiler. O an düşündüm:
Belki de doğa, insanlığın en eski düşünürüdür. Konuşmaz, öğüt vermez, kitap yazmaz. Ama sabırla bekler; görmek isteyen herkese kendi hakikatini gösterir. Kayalara bakarken, insanların kendilerini doğanın efendisi sanmalarının ne kadar tuhaf olduğunu düşündüm. Çünkü biz, birkaç on yıllık ömrümüzle dünyayı değiştirdiğimizi sanırken, o kayalar binlerce yıldır sessizce zamanın nasıl aktığını izliyor.
Gerçek bilgelik, çok konuşmakta değil; uzun süre var olabilmektedir. İşte o yürüyüş sırasında doğaya başka gözlerle bakmaya başladım.
Güneş, yağmur, nehir, orman, toprak, tohum ve kökler… Hepsi sanki insan toplumunun aynasına dönüşmüştü. Güneşin sosyalist olduğunu; ışığını hiçbir canlıdan esirgemediğini o ışığı paylaşılırken azalmadığını, aksine her yere yayıldıkça anlam kazanıyordu. Güneşin önünde mülkiyet yoktur; ışık, kime ait olduğunu sormadan üzerine düşer. Gölge ise mülkiyetçidir. Gölge kendi başına var olamaz; mutlaka bir şeyin arkasında oluşur. Bir duvarın, bir ağacın, bir binanın ya da bir bedenin varlığına ihtiyaç duyar. Bu anlamda gölge, sahip olunan şeyin sınırını görünür kılar. Güneş ortaklığı temsil ederken, gölge sahipliğin izini taşır. Işık herkese aitmiş gibi davranır; gölge ise ancak bir şeyin arkasında, o şeyin varlığı sayesinde ortaya çıkar.
Yağmur, yalnızca gökten düşen su değil. Bazen insanı kendine yaklaştıran bir sığınak, bazen vicdanıyla yüzleştiren bir gerçek, bazen de geçmişten kalan bir hatıradır. Dünya yağmurla birlikte yavaşladığında, dışarıdaki gürültü susar. İnsan kendi iç sesini daha derinden duyar. Her şey akar, değişir, yeniden başlar. Bir zamanlar insanlar onu tanrıların armağanı sayarken, bugün formüllerle açıklıyoruz. Değişen yağmur değil; ona baktığımız yerden değişen biziz. Yağmur artık yalnızca su değildi; eşitliğin sessiz diliydi. Bence, yağmur komünisttir; çünkü herkese eşit yağar. Bulutlar, saraylarla kulübeler arasında ayrım yapmaz. Zenginin bahçesine düşen damla ile yoksulun çatısına düşen damla aynı gökten gelir. Ama toprağın kaderi aynı değildir. Bereketli toprak yağmuru ürüne dönüştürürken, taşlaşmış zemin onu akıtıp götürür. Demek ki eşitlik, yalnızca aynı payı vermek değil; aynı imkânı da sağlayabilmektir.
Rüzgâr yalnızca esen hava değildi; gücün zayıf üzerindeki etkisini anlatıyordu. Rüzgâr kapitalisttir; zayıf olanı yıkar. Belki de sorun rüzgârın kapitalist olması değildir. Sorun, insanların kurduğu düzenin rüzgârı bile sınıfsal bir felakete dönüştürmesidir. Aynı rüzgar birinin bahçesindeki ağacı devirirken, diğerinin bütün hayatını yıkabilir. Güçlü ağacı yalnızca sallar, kökleri zayıf olanı ise devirir. Sağlam çatılar onun uğultusunu dinlerken, yoksulun damı gökyüzüne karışır. Oysa rüzgâr herkese aynı kuvvetle eser. Farkı yaratan, doğa değil; insanların kurduğu eşitsizliktir. Rüzgâr görünmezdir; ama etkisi görünür. Kimin ne kadar güçlü olduğunu, kimin ne kadar korunmasız kaldığını ortaya çıkarır. Güçlü olan ona karşı koymaz belki, fakat ayakta kalacak imkâna sahiptir. Zayıf olan ise her esintide biraz daha eğilir. Rüzgâr, önüne çıkan herkese aynı şekilde çarpar; fakat herkesin sırtında taşıdığı yük aynı değildir.
Nehir kolektivisttir. Dayanışmayla büyür, birleşerek güçlenir ve farklı kollardan gelen suları ortak bir akışta buluşturur. Küçük dereler birleşmeden büyük bir nehir oluşmaz. Her kol, bütünün akışına katılır ve nehrin gücünü artırır. Bir toplumu meydana getiren etnik yapılar, kültürler, diller ve dinler de tıpkı nehrin kolları gibi farklı kaynaklardan beslenerek ortak bir toplumsal akış oluşturur. Bu farklılıklar bütünü zayıflatan unsurlar değil, onu zenginleştiren ve güçlendiren kaynaklardır. Nehir, kendisine katılan her suyu dışlamadan kendi akışının parçası haline getirir; toplum da farklılıkları yok ederek değil, onları ortak bir yaşam içinde buluşturarak güçlenir. Nehrin gücü tek bir kaynaktan gelmediği gibi, toplumun gücü de tek bir kimlikten doğmaz..
Bana öyle geliyor ki orman demek demokrasi demek… En görkemli ağaç bile tek başına orman değildir. Kökler birbirine görünmeden tutunur; hayat, dayanışmanın üzerinde yükselir. Bu nedenle orman, demokrasinin temelindeki birlikteliği, dayanışmayı ve farklılıkların bir arada var olmasını simgele.
Dağ aristokrattır. Hep yüksekte durur; ama en sert rüzgârı da ilk o karşılar. Zirvenin ödülü manzaraysa, bedeli yalnızlıktır. Çöl tekeldir. Hep bana her şeyi kendine ister. Paylaşımın olmadığı yerde hayat yavaş yavaş çekilir.
Tohum devrimcidir. Sert kayaları sabrıyla çatlatır. Ne silahı vardır ne de ordusu; ama geleceği değiştirme gücü vardır. O kayalar… Belki de kayalar muhafazakârdır. Binlerce yıldır yerlerinden kıpırdamazlar. Değişime direnir gibi görünürler. Ama dikkatle bakınca üzerlerindeki oyukları, çatlakları ve aşınmaları görürsünüz. Onları ne balyoz ne de savaşlar değiştirmiştir. Küçücük yağmur damlaları, incecik rüzgârlar ve zaman… Demek ki en katı görünen şeyleri bile güç değil, sabır değiştirir. Kökleri bir yerlere filozofların düşünceleri gibidir. Kimse onları görmez; ama bütün ağacın bilgeliği onların karanlıkta sürdürdüğü sessiz yaşamın üzerine kuruludur.
Ama zihnim, doğanın bıraktığı düşüncelerle dolu. Güneş, yağmur, rüzgâr, nehir, orman, dağ, çöl, tohum, kök, taş, toprak, gölge, ateş, deniz, bulut ve mevsimler… Her biri, insanın dünyayı anlamlandırmak için kullandığı başka bir kavramın sessiz karşılığı gibiydi. Güneşte paylaşmayı, yağmurda adaleti, rüzgârda gücü, nehirde dayanışmayı, ormanda demokrasiyi, dağda hiyerarşik sınıflandırmayı, çölde tekelleşmeyi, tohumda değişimi, kökte görünmeyen emeği, taşta direnci, toprakta eşitliği, gölgede mülkiyeti, ateşte dönüşümü, denizde özgürlüğü, bulutta ortaklığı, mevsimlerde ise değişimin kaçınılmazlığını görüyor,insan…
Her şey birbirine bağlı. Hiçbir şey tek başına yaşamaz. En güçlü ağaç toprağa, en uzun nehir kaynağa, en sert kaya zamana, en küçük tohum ise geleceğe muhtaç. Uygarlık, doğaya hükmettiğimiz gün değil; onun üzerinde kendi fikirlerimizi görmekten vazgeçip, onun bize ne söylediğini gerçekten dinlemeyi öğrendiğimiz gün başlayacaktır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
.
