Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Libya mesaisinde, düne kadar meydanlarda “darbeci”, “terörist” sıfatlarıyla anılan Halife Hafter ile bir araya gelmesi, Ankara’nın Libya politikasında zorunlu bir virajı döndüğünün en son ve net fotoğrafıdır.
Zaviye’deki petrol tesislerine yönelik saldırıların ve doğuda Hafter’in önemli bir kurmayına yönelik suikast girişimlerinin gölgesinde gerçekleşen bu ziyaret, aslında sadece ve sıradan bir diplomatik temas değil, sahadaki sert gerçeklerle yüzleşme seansıdır.
Daha önce Libya’daki iç savaşın dinamiklerini, vekalet savaşlarını ve Ankara’nın bu denkleme hangi saiklerle dahil olduğunu aşağıdaki bağlantılarda yer alan iki yazımla kaleme almıştım. Bugün şahit olduğumuz manzara, o tahlillerin doğal bir devamı, bir anlamda “reel politiğin” gecikmiş bir dayatmasıdır.
Bugün Libya satrancında taşlar yeniden diziliyor ve süreç hiç de bizim Trablus merkezli iyimser okumalarımıza benzemiyor. 2025’in başından bu yana Birleşmiş Milletler adına dosyayı Hanna Serwaa Tetteh yürütüyor. Tetteh, kendisinden önceki özel temsilcilerin, ki aralarında Salamé, Williams, Kubiš ve Bathily gibi isimler var, bıraktığı o ağır enkazı devraldı.
Neydi o enkaz?
Bir türlü yapılamayan anayasa hazırlıkları, cumhurbaşkanlığı ile parlamento seçimleri ve fiilen ikiye bölünmüş devlet kurumlarını birleştirme hayali. Ancak, hep altını çizdiğimiz gibi, BM’nin New York’taki klimalı salonlarda hazırladığı zarif yol haritaları, Bingazi’nin veya Trablus’un tozlu sokaklarında, milis silahlarının gölgesinde buharlaşıp gidiyor. Gelin görün ki, Libya’da vitrinde iki ayrı hükümet, perde arkasında ise merkez bankasından petrol hilaline, limanlardan güvenlik aygıtlarına kadar ülkeyi parsellemiş sayısız, irili ufaklı güç odağı var.
İşte tam bu kördüğümün ortasında, 2026 itibarıyla Amerika Birleşik Devletleri ipleri doğrudan eline almaya karar verdi. Donald Trump’ın Orta Doğu ve Afrika dosyalarındaki dar çemberinden, Lübnan kökenli nüfuzlu danışman Massad Boulos’un sahneye çıkması elbette bir tesadüf değil. Batı Afrika’daki geniş ticari ağları ve Trump’ın olan dünürlüğü, ona Washington’da özgül bir ağırlık katıyor. Bu yüzden Boulos Planı, klasik bir diplomatik mekik dokumadan ziyade, ABD’nin yeni dönemdeki kapsamlı siyasi mühendislik harikası olarak masada duruyor. Hedef kâğıt üzerinde basit ama sahada bir o kadar çetrefillidir. Trablus’taki Dibeybe hükümeti ile Doğu’nun fiili hakimi Hafter ailesini, bilhassa Saddam Hafter’i, geniş yetkilerle donatılmış yeni bir Başkanlık Konseyi çatısı altında bir araya getirmek. Dibeybe’nin uluslararası camiadaki sözde meşruiyetiyle, Hafter’in sahadaki kaba silahlı ve ekonomik gücünü aynı potada eritme girişimi bu.
Peki bu zoraki nikahın sadık şahidi kim olacak? Elbette petrol. Libya’da asıl mesele hiçbir zaman petrolü topraktan çıkarmak olmadı. Asıl kavga, o varillerden akan milyarlarca doların kimin kasasında toplanacağı ve kimlere dağıtılacağıydı. Boulos’un yürüttüğü temasların omurgasını tam da bu oluşturuyor: “Petrol karşılığında birlik.” ABD özetle şunu söylüyor:
Kurumları birleştirin, güvenliği tek elde toplayın, biz de Amerikan enerji devleriyle, altyapı fonlarıyla, uluslararası sermayeyle sistemi fonlayalım.
Yıllar sonra ortak bütçe üzerinde sağlanan kırılgan uzlaşı, Doğu ve Batı’nın birbirlerine silah çekerken dahi rantın paylaşımında ortak bir dil bulabildiklerini gösteriyor. Ancak Trablus ve Misrata merkezli yerel silahlı grupların bu plana şiddetle itiraz etmelerinin temelinde de aynı rant kavgası var. Geçiş hükümeti demek, yıllardır alıştıkları ekonomik ve askeri pastanın Hafter lehine küçülmesi demek.
Peki tüm bu çok aktörlü toz duman içinde Ankara nerede duruyor?
Türkiye, yıllarca Trablus merkezli Batı hükümetlerine, özellikle de Dibeybe’ye verdiği askeri ve diplomatik destekle, açıkçası onu ayakta tutan yegane güç olarak sahada var oldu. El-Vatiyye ve Misrata’daki varlığımız, Doğu’dan gelen tehditlere karşı bir kalkan işlevi gördü. Deniz yetki alanları mutabakatı da bu politikanın iç siyasette en çok satılan askeri-diplomatik meyvesiydi. Fakat dış politika iddialı fantezilerle değil, coğrafyanın ve güç dengelerinin dayatmalarıyla yapılır. Mısır ile girilen mecburi ve gecikmiş normalleşme sürecimiz, bizi Libya’da da tek ayak üzerinde durmaktan vazgeçmeye zorladı. Kahire’nin Doğu Libya üzerindeki devasa ağırlığını yok sayarak, Ankara’nın bu sahada kalıcı bir oyun kuramayacağı nihayet idrak edildi ki, bugün Hakan Fidan’i, son noktayı koyarken, nihayet Hafter’le diyalog kurarken gördük.
Bu açılım, pragmatik ve devlet aklı adına gecikmiş ama kesinlikle doğru bir rasyonelleşme adımıdır. Ancak madalyonun diğer yüzü daha karanlık. ABD’nin Boulos planıyla tasarladığı, Rusya’nın dolaylı bir ağırlık merkezi oluşturduğu yeni denklemde, Ankara’nın sahadaki pozisyonu ciddi riskler barındırıyor. Bölgedeki herkesle görüşmek demek, herkesin size sonsuz güveneceği ve haklarınızı teslim edeceği anlamına gelmiyor. Günün sonunda sıradan Libya halkı, elektrik kesintileriyle, nakit krizleriyle, eriyen dinarla ve felç olmuş kamu hizmetleriyle boğuşurken, tepedeki bu elit uzlaşısı mevcut güç sahiplerinin iktidarlarını onaylatmasından öte bir anlam taşımıyor.
Libya’daki gelişmeleri ve elde edilen askeri başarıları CNN Türk ve A Haber gibi kanallardan öğrenenler, bugün sosyal medyada Fidan ile Hafter’in fotografını anlamlandırmakta güçlük çekiyorlar. Bizim açımızdan ise yıllardır sorulmayan, sorulmasından özenle kaçınılan o hayati soru halen orta yerde duruyor.
Biz Libya’da tam olarak hangi nihai stratejik hedefle bulunuyoruz? Askeri varlığımızın temellendirildiği bir çıkış stratejisi (exit strategy) var mı? Libya günün birinde kâğıt üzerinde de olsa birleşir, seçimler yapılır ve taraflar “tüm yabancı güçler ülkeden çıksın” derse, Türkiye’nin masadaki “B planı” nedir? Yeni kurulan her denge arayışında, kazanımlarımızı koruduğumuz illüzyonuyla aslında eski iddialarımızdan taviz mi veriyoruz? Masada olmak diplomasinin altın kuralıdır ama o masaya ne istediğinizi ve ne kadarını alabileceğinizi bilerek oturmazsanız, hesabın size kesilmesi kaçınılmazdır. Bunu bugün biz halının altına süpürsek bile, yarın tarih mutlaka siyasi faturasını önümüze koyacaktır.
Tıpkı, Deniz Alanları Anlaşması’nı daha şimdiden önümüze koyduğu gibi…
Fotoğraf: Dışişleri Bakanlığı X hesabı
İlgili yazılar:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
