Küreselleşme ile birlikte yalnızca toplumsal temas hatları ve iletişim artmamış, aynı zamanda uluslararası rekabet ve hammadde arayışı da güçlü bir ivme ile hız kazanmıştır.
Özellikle gelişme sürecini tamamlamış devletler Grönland’dan Ukrayna’ya, Antarktika’dan Doğu Türkistan’a kadar dünyanın birçok bölgesinde nüfuz alanlarını ve hatta topraklarını artırarak hammadde ve mekânsal kaynaklara yönelik alternatifler oluşturma çabasındadırlar. Bu yaklaşımın ilk örnekleri Sanayi İnkılabı sonrası Güney/Güneybatı Asya ve Afrika’da ortaya çıkmıştır.
Eski Dünya karalarının birleştiği bölgede Osmanlı Devleti’nin varlığı bir direnç noktası oluştursa da zamanla devletin güçten düşmesi ve uzak topraklarından başlayarak hükümranlığını yitirmesi sömürgecilerin iştahını kabartmış, 19. yy ortalarından itibaren Güney ve Güneybatı Afrika’daki kolonizasyon faaliyetlerini kuzey ve kuzeydoğuya doğru taşıma girişimlerini hızlandırmıştır. Yerel halk ve idari yapılarla birlikte her geçen gün kan kaybeden Osmanlı Devleti’nin mukavemeti bu tazyike karşı koymaya yetmemiş, nihayetinde 20. yy başında kıtanın hemen tamamı resmen veya gayrı resmî müstemleke haline gelmiştir.
Günümüzde 30,3 milyon kilometrekarelik alanıyla ikinci büyük kıta olan Afrika’da BM tarafından tanınan 54 ülke olmakla birlikte, gayrı resmî/gayrı nizami sömürgecilik hâlâ devam etmekte hatta Saint Helena (U.K.), Mayot, Réunion (Fransa), Melile, Kanarya Adaları, Ceuta (İspanya) ve Madeira Adaları (Portekiz) gibi örneklerde de görüleceği üzere kıtada bugün bile resmen sömürge durumunda olan yerler bulunmaktadır.
Kıtadaki ülkeler her ne kadar kendi kaynaklarını kullanma haklarına sahip olsalar da eski mandater rejimlerin ısrarlı asalak yaklaşımları, yeni küresel aktörlerin talepkâr ilgileri ve kıta ülkelerinin genelinde görülen teknik-ekonomik yetersizlikler Afrika’yı sömürüye açık ve savunmasız bir durumda bırakmaktadır. Vahşi kapitalizmin sınır tanımayan saldırganlığı sebebiyle asla kendi kendilerine yetebilme kapasitesine erişemeyeceklerinin farkına varan bazı kıta ülkeleri kendi geleceklerini daha aydınlık kılacak alternatifler aramaya başlamışlardır.
Bu noktada Türkiye sömürgeci ülkelerle ayrışan bir profil olarak öne çıkmaktadır. Şüphesiz Osmanlı Devleti’nden miras kalan temiz bir mazi ve dini-kültürel ortaklıklar bu pozitif yönlü ayrışmanın temelini oluşturmaktadır. Hal böyle iken Türkiye’nin rahatlıkla kazan-kazan ilişkisine dayanan ortaklıklar kurarak, devletler muvazenesindeki pozisyonunu iyileştirici hamleler yapmasına mâni durumlar da bulunmaktadır. Osmanlı Devleti’nin son döneminde vatan topraklarından koparılan her parça üzerinde ameliyatlar yapılmış, kin ve öfke dili kullanılarak düşmanlık tohumları ekilmiş, bütün fiziksel, kültürel, ekonomik bağlar koparılmıştır. Kimi bölgeleri dört asır boyunca vatan toprağı olan Afrika ile kala kala bir tek duygusal bağlar kalmıştır.
Öte yandan, duygusal bağların gücünü küçümsememek gerekmektedir. Türkiye bu bağların gücünü kullanarak 21. yy’a Afrika açılımı ve kıtaya geri dönüş perspektifiyle girmiştir.
(Doç. Dr. Atilla Karataş, tasam.org)
Makalenin devamını okumak için tıklayın
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
