2001 yılında, yirmi yıla yakın hizmet ettiğim kamudan istifa etmek zorunda kaldığımda, Mehmet Altan o günleri çok güzel tarif etmişti: O dönem, “Kendisini devlet sanan her zibidinin, başkalarından daha yurtsever sayıldığı ve bol salçalı hamaset edebiyatına lokmasını daha çok bandığı” bir dönemdi.
Aradan çeyrek asra yakın zaman geçti. Bugün televizyon ekranlarını açtığımda, bir köşe yazısının ortasına geldiğimde hâlâ aynı kavramın etrafında dönüp duruyoruz: “Devlet aklı.”
Öyle mistik, öyle tartışılmaz bir hâlede sunulur ki bu kavram, sanırsınız Ankara’nın dehlizlerinde görünmez bir masanın etrafına kurulmuş “Ak Sakallılar” var; her kriz anında düğmeye basıyor, memleketi kurtarıyor. Tırnak içerisinde söylüyorum: o “derin (!)” akıl her daim sahnededir, hiç görünmez ama her şeyi o bilir.
Peki sahiden nedir bu devlet aklı?
I. Tartışılan kavram
“‘Devlet aklı’ kavramı, aslına bakarsanız Batı’daki o meşhur ‘raison d’État’ (devletin gerekçesi) inancına dayanır. Bu; Machiavelli ve Richelieu’nün, yeri geldiğinde devletin menfaatini tüm insani, ahlaki ve yasal kuralların üstünde tutan o katı ve hesapçı faydacılığın ta kendisidir.” Lakin kavram bizim coğrafyamıza geldiğinde, gümrük sahasından geçerken şekil değiştirmiştir. Orhun Yazıtları’ndan Koçi Bey Risalesi’ne, oradan Cumhuriyetin kuruluş koduna uzanan bir çizgide devlet, Batı’daki gibi toplumla yapılmış bir sözleşmenin sonucu değildir bizde. Tam tersine; milleti yaşatmak için var olan, ama icabında millete rağmen kendini koruyan, adeta göklerden inmiş kutsal bir varlıktır (Hikmet-i Hükümet).
İşte mesele de buradan başlar. Devletin vitrininde anlatılan ile akılda tutulan çoğu zaman aynı şey değildir.
II. Kurumsal hafıza
Klasik tanımıyla devlet aklı; Hariciye’nin, ordunun, istihbaratın, köklü bürokrasinin tarihsel tecrübesinin bir sentezidir. “Hükümetler gelir geçer, devlet kalır” sözünün vücut bulmuş hâlidir. Bir çizginin devamıdır; dış politikada eksen kaymaz, kararlar kişilere göre değil kurumsal hafızaya göre alınır.
Güzel bir tariftir. Ben bu tarifin içinde 20 yıl yaşadım. Özal’ı hatırlayın; “en Amerikancı” diye anılan o lider, 1980’lerde tutup Sovyetlerden doğal gaz almaya karar verdiğinde Washington afallamıştı. İşte o, devletin pragmatik aklıydı, vitrindeki antikomünist retorikle, eldeki gaz anlaşmasının çelişkisini kimse umursamadı bile.
Ama şimdi eğri oturup doğru konuşalım: Bugün bu sentezden, bu kurumsal hafızadan ne kadar söz edebiliriz?
Benim kendi penceremden görünen manzara şudur: Kurumların içinin boşaltıldığı, yüzlerce yıllık geleneğe sahip kurumların karar masasından nazikçe uzaklaştırıldığı, liyakatin yerini koşulsuz sadakatin aldığı bir düzende “kurumsal ortak akıl” artık romantik bir hayalden ibarettir. O meşhur sacayağı kırılmıştır. Yerine geleni de hep birlikte görüyoruz: Günlük siyasi hesaba, iç dengelere, liderin anlık refleksine göre şekillenen bir “hükümet aklı”; hatta daha da daraltırsak, bir “iktidar aklı.”
III. “Milli irade” “beka”ya karşı
2000’li yılların başını hatırlayalım. Türk siyasetinin asıl fay hattı “milli irade” ile “devlet aklı”, daha doğru bir tabirle vesayetçi bürokrasi arasındaydı. Bir tarafta sandığın gücünü temsil eden seçilmişler, diğer tarafta sivil siyaseti “kırmızı çizgiler”le terbiye etmeye çalışan asker-bürokrasi hattı. O yapılar tasfiye edildi. Fakat işin tuhafı, dünün milli irade bayraktarları, bugün kendi bekalarını devletin bekasıyla büyük ölçüde eşitleyiverdiler.
Süleyman Demirel’in o meşhur sözünü bilirsiniz: “Devlet gerektiğinde rutinin dışına çıkar.”
Kriz, terör, güvenlik, beka tartışmaları… hepsi hukuku “askıya alma”nın gerekçesi olarak sunulur. Gel gör ki bugünün Türkiye’sinde olağanüstü hâl rutinin kendisi olmuştur. “Devlet aklı” şemsiyesi, çoğu zaman hesap verebilirlikten kaçışın ve hukukun baypas edilmesinin üzerini örten bir örtüye dönüşmüştür.
IV. Hangi akıl?
Hamaseti ve o kutsal haleyi bir kenara bırakalım. Gerçek devlet aklı, kriz anlarında sığınılan karanlık ve hesap vermez bir el değildir. Tam tersidir: Öngörülebilirliktir, şeffaflıktır, liyakattir, anayasal zeminde kalmaktır. Bir ülkenin dış politikasını ve ekonomisini kişilerin ömrüne ya da hükümetlerin seçim pragmatizmine hapsetmeyip, uzun vadeli stratejiler kurabilme becerisidir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, kapalı kapılar ardında “gizli bir aklın” devreye girmesini beklemek değil; şeffaf, kurumsal ve en önemlisi hesap verebilir bir devlet yapısını yeniden inşa etmektir. Çünkü kişiye ve günlük siyasete indirgenmiş bir “akıl”, devletin aklı değil, olsa olsa günü kurtarma telaşındaki siyasi elitin aklıdır.
Sanki bugün, tam da bu yüzden, çok daha derin bir kırılmanın eşiğinde duruyoruz. Tarih bize hep aynı şeyi fısıldıyor: Devleti kurtaran mistisizm değil; akıl, bilim ve hukuktur…
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
