Çocukken dünyayı sınırların, duvarların bulunmadığı, herkesin büyüyünce daha akıllı olacağı bir yer olarak düşünürdüm.
Okumayı epeyce severdim, muhtemelen kitaplardan kendi hayal dünyamda öyle bir yer olarak betimlemiştim. O yaşlarımıza dokunup geçmiş çocukluk kitaplarından bazılarını benim gibi hâlâ saklayanlar vardır. Kuşe kağıtlı şömizlerle korunan bez ciltli kitaplar; Milliyet, Altın, Doğan Kardeş, Arkın Yayınları’nın. O kitaplarda daima herkes, hem kendinin yaptığı hem de çevresinde gördüğü hatalardan ders alır, bir daha yapmamaya çalışırdı. Dünyadaki her yeri de, onlarda okuduğum, televizyonda dönemin siyah beyaz çizgi filmlerinde izlediğim, kötülüğü hep yenen iyi insanlarla dolu sanırdım. Daima vicdanlı, ahlaklı olmak kazanırdı. Okulda, mahallede birkaç tane başkalarına sözle sataşan, sözde kurnazlık ve hile yapan çocuk vardı ama onlar da büyüyünce akıllanacaktı elbet…
Çocuklar bir şekilde yetişiyordu; eskiden ebeveynler, öğretmenler, büyükler çocukların psikolojileri ile pek fazla ilgilenmezlerdi. Yapılan yanlışlar, saygısızlıklar hep cezalandırılır, doğrular nadiren ödüllendirilirdi çünkü zaten olması gereken oydu. Herkes iyi bir insan, toplum kurallarına uyan, merhametli, görgülü biri olmayı hedeflemişti diye düşünürdüm.
Peki savaşlar niye vardı?
Kıbrıs Barış Harekatı zamanı karartma günlerinde, dört-beş yaşındaydım, yaz ayıydı, olan bitenleri anlamaya çalışıyordum. Askeri doktor olan babam neden eve gelmiyordu? Her gün gittiği hastanesine o aralar gitmeyen çocuk doktoru annem, neden evde benimle kalıyor ve tüm pencereleri koyu renk kağıtlarla kaplıyordu. Neden sokağımızdaki lambalar yanmıyor, araba farları maviye boyanıyor, evlerde de ışıklar yakılmayıp, mum ışığında oturuyorduk? Televizyon yayını aksıyordu, radyoda ‘ajans’ dinliyordu herkes. Neydi bu savaş? Halbuki barış, doğal olan ve her yerde değil miydi? Harekat sonrası yıllarda, Kıbrıs’a doktor olarak görevli giden babamı epeyce görmemiş çok özlemiştim, yazın Kıbrıs’a yanına gittik. Askeri havaalanına inişimizi, kavurucu sıcakta asfaltın buharlaşır gibi göründüğünü, cırcır böcekli sesle sessizliğin karıştığını, kamuflaj giysili askerlerin dizili olduğu yolu dün gibi hatırlarım. Bizim kendi arabamızı da babam adaya aldırmıştı, onunla bizi aldığındaki mutluluğum çok büyüktü, güvenli alandaydım. Kalacağımız yere kadar giderken, çorak arazili uzun yolu, sıra sıra keçi boynuzu ağaçlarını hatırlarım. İlk kez çocuk gözüm savaşın sonuçları ile yüzleşti o yaz, ada halkı toparlanmış hayatlarına devam ediyordu ama savaş kötüydü. Ablukaya alınıp, kurşunlanmış binalardaki, delikler ve barut izleri hala duruyordu.Ticaret yoğun sürüyor, dükkanlardaki İngiltere’den gelen oyuncaklar ilgi alanımdaydı, çocuktum ne de olsa, gördüklerimi rafa kaldırmıştım.Tüm çocukların hayal güçleri ile gerçeklik iç içedir; bir sorunu bir kahramanın veya sihirli bir değneğin çözebileceğine inanarak umudu hep korurlar.
Annem ve babamla, yaz tatillerinde Ege’ye veya güneye giderken, arabamızın arka sağ koltuğunda oturup camdan, keyifle seyrettiğim; yollar boyunca uzanan tarlalardaki başaklar sadece oralarda sallanmaz, sağa sola topluca ahenkle eğilirlerken insanların yüreklerindeki barışı, iyiliği birbirine, doğaya fısıldarlardı benim için. Ya o ulu ağaçlar ne kadar kendilerinden emin dururlar, oysa ne acı savaşlar görmüşlerdi kim bilir. Doğa, hayvanlar hep bir ahenk, huzur içindeydi aslında, sakin, bizden daha akıllı ve ruhen güçlüydüler. Büyüdükçe, hayatın, insanların doyumsuz, aç gözlü, menfaatçi, fesatlık dolu kötü yanlarıyla tanışsam da, o çocukluk hayalimi, bakış açımı içimde hep canlı tutmaya çalışıyorum.
Yirmi yedi yaşında yazdığım “Yeni bir Dün-ya…” şiirim, tam da bu inancın, o bitmeyen umudun dizelere dökülmüş halidir. Şiiri kaleme aldığım gün, aslında sadece o anki duygularımı değil; çocukluğumun safiyetini, modern dünyanın karmaşasına karşı bir siper olarak kağıda dökmüşüm. Kafamda, kendi dizelerimden yola çıkarak, “yeni bir dünya” hayalinin sadece kişisel bir nostalji olmadığını, aksine bugünün karanlığına karşı kolektif bir iyileşme çabası olduğunu irdeliyorum. Kendi kelimelerimle, bugüne, yarına ve o kadim kardeşlik düşüne yeniden bakıyorum. Zira her şiir yazan, kendi yazdığı dizelerde hem bir yolcu hem de bir rehberdir.
Yeni bir Dün-ya
Sınırlar yoktu
Kalplerde ve topraklarda.
Aynı denizlerde yüzüyordu
Tüm çocuklar da.
Başaklar keyifle salınıyordu tarlalarda
Meyveler ağaçlarda.
Renkler karışmış,
Sözler kaynaşmış.
Aynı türkü dillerde,
Aynı ekmek ellerde.
Masallar anlatılırdı;
Varmış
Savaşlar, kavgalar, fesatlıklar.
Yeşil sararmış, mavi kararmış,
Güneş yüzlere ulaşamamış.
Doyumsuz insanların torunları
Dünyaya gözlerini bir daha açamamış.
Aylin Boğa Mart /1997
Kötü, hep sorunlar çıkaran insanları ayıklamışım hayalimdeki bu yeni dünyada. Fakat şiirler bazen zihnimizdeki o “yeni dünya” tasarısı ile gerçek dünyanın acımasızlığı arasındaki ince çizgide doğarlar. 2006 yılında bir gazetede yayınlanan, yerde kucağında kaybettiği minik evladı ile bir Lübnanlı babanın fotoğrafı, John Lennon’un “Imagine” parçasının sözleri ile internette dolaşıyordu. O da binlerce kez gördüğümüz acıklı fotoğraflardan sadece biriydi. Aynı kalp yangılı duygularla baktık o fotoğrafa da. Kağıda dökmüşüm içimi gene, iyi niyetli, barışçıl insanlarla dolu bir dünya hayali ile…
“Yeni bir Dün-ya…” şiirimde savaşları sadece masallara hapseden o iyimser çocuksu ruhum, bu kez bir karabasanın orta yerinde, “vurmasaydı be, vurmasaydı” diyen çaresiz bir haykırışa dönüşmüş. Bu iki şiirim arasındaki mesafe, aslında dünyadaki barış arayışımızın da aynasıdır. Bir tarafta “aynı ekmeği ellerde” paylaşan kardeşlik hayali, diğer tarafta “büyüklerin başlattığı savaşların” kurbanı olan o minik bedenler, geleceğin umutları, çocuklar. Yeni bir Dün-ya’da güneş yüzlere ulaşamamışken, “İsyan” şiirimde acı bir sondaydı: Dünya, çocukların o saf güneşini kendi doyumsuzluğuyla karartmıştı.
Barışa olan inancım, acının tam merkezinden nasıl yeniden filizlendiğini anlamaya çalışan bir yolculuğa dönüşüyor. Zira insan, o toprak parçalarına kucağındaki evladını gömerken bile, “bu bir masal, bir karabasan olsaydı” diyerek, aslında o da çocukluğunun sınırları olmayan dünyasına duyduğu özlemi haykırıyordu.
İsyan
(O bir baba)
Kollarındaydı
Umudu,
geleceği,
Dün okşadığı kıvırcık saçlı başı,
Hep ellerine sığınan elleri,
Bilmeden uykuya dalmış
O minik bedeni.
İçini yakan kor parçaları,
Tıkamıştı göz pınarlarını
Aksaydı o yaşlar eğer
Geri mi gelecekti canı, ciğeri.
Dünyası durmuş, güneşi sönmüştü.
Ona ulaşamıyordu
Boşluğa yayılmış ağıtlar.
Çöktüğü topraktan kalkamasaydı
Bu bir masal, bir karabasan olsaydı
Allah onun canını alsaydı
Dün olsaydı
Evi elli adım, yüz adım
Ötede olsaydı.
Gelip de başka babaların evlatları
Vurmasaydı be
Vurmasaydı.
(Büyüklerin başlattığı savaşlarda ölen, tüm çocuklar için…)
Aylin Boğa
Erenköy, Ağustos /2006
Ve yıl 2026, bizler gene barışı değil savaşı, dönen dolapları, entrikaları konuşuyoruz. Barış ve iyilik umudumuzu kaybetmeden yaşıyoruz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
