ABD’de son haftalarda milyonlarca insanın katıldığı “Krallara Hayır” protestoları ilk bakışta belirli bir siyasi liderliğe karşı gelişmiş bir tepki gibi okunabilir.
Sokaklara çıkan kalabalıklar, sloganlar ve doğrudan hedef alınan siyasal figürler bu yorumu kolaylaştırır. Ancak bu tabloyu yalnızca güncel siyaset üzerinden okumak eksik kalır. Daha derinde, daha yavaş birikmiş bir gerilim var. Belki de asıl mesele tam olarak burada başlıyor.
Çünkü modern toplumlarda krizler bir anda ortaya çıkmaz. Önce sessizce birikir, sonra bir eşik aşılır. ABD’de görülen bu hareket de o eşik anlarından birine benziyor. Yüzeyde bir yönetim tartışması var; fakat derinde gücün kimde toplandığına dair daha eski bir soru yeniden soruluyor.
“Krallara Hayır” ifadesi bu açıdan ilginç. İlk bakışta tarihsel bir göndermeyi çağrıştırıyor; monarşiye, hanedanlara ya da tekil iktidarlara karşı bir refleks gibi. Oysa bugün ortada klasik anlamda bir krallık yok. Daha doğrusu, yokmuş gibi görünüyor. Tam da bu noktada kavramın kendisi yeniden anlam kazanıyor.
Modern kapitalist sistemde güç artık doğrudan görünür değildir. Taç yoktur, saray yoktur, hanedan yoktur. Buna rağmen güç yoğunlaşır. Sermaye birikir, karar alma mekanizmaları daralır, etkili aktör sayısı azalır. Bu süreç çoğu zaman fark edilmez çünkü demokratik kurumlar formel olarak varlığını sürdürür. Seçimler yapılır, parlamentolar çalışır, hukuk sistemi işler. Ancak bu yapıların içeriği zamanla değişir. Güç dağılımı görünürde yatay kalırken, gerçekte dikeyleşir.
Marksist çerçevede bu durum şaşırtıcı değildir. Sermaye birikimi doğası gereği eşitsizdir ve bu eşitsizlik yalnızca ekonomik alanla sınırlı kalmaz. Ekonomik yoğunlaşma zamanla siyasal yoğunlaşmayı üretir. Devlet ile sermaye arasındaki ilişki daha geçirgen hale gelir. Politik kararlar, geniş toplumsal çıkarları temsil etmekten ziyade belirli ekonomik yapıların ihtiyaçlarına daha duyarlı hale gelir. Bu süreç açık bir kırılma yaratmaz; daha çok yavaş bir kayma üretir.
ABD’de son yıllarda gözlenen tablo tam da böyle bir kaymayı işaret ediyor olabilir. Gelir dağılımındaki bozulma, orta sınıfın erozyonu, finansal varlıkların giderek daha az sayıda aktörün elinde toplanması bu sürecin ekonomik boyutunu oluşturuyor. Teknoloji şirketlerinin ve finansal kurumların sistem içindeki ağırlığı arttıkça, bu güç yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir etki alanı da yaratıyor. Belki burada durup sormak gerekir: Bu hâlâ rekabetçi bir piyasa mı, yoksa farklı bir yoğunlaşma biçimi mi?
Protestoların dili bu soruya doğrudan cevap vermiyor. Daha çok tepki içeriyor, daha az teori. Ancak bu da anlaşılabilir bir durum. Toplumsal hareketler çoğu zaman önce hisseder, sonra tanımlar. ABD’de sokaklara çıkan kalabalıklar belki de tam olarak neye karşı olduklarını kavramsal olarak ifade etmiyorlar; ancak bir şeylerin dengesizleştiğini hissediyorlar.
Burada bir çelişki ortaya çıkıyor. Tepki güçlü, hatta kitlesel. Ancak yönü net değil. Sloganlar siyasal figürlere odaklanıyor, eleştiri yönetim tarzı üzerinden şekilleniyor. Oysa bu tepkiyi üreten dinamikler daha derin. Ekonomik yapı, üretim ilişkileri ve sermaye yoğunlaşması doğrudan hedef alınmadığında, ortaya çıkan hareket bir noktada sınırına ulaşır. Bu, tarihsel olarak da sık görülen bir durum.
Yine de bu protestoları küçümsemek doğru olmaz. Çünkü bu tür hareketler sistemin hangi noktada gerildiğini gösterir. ABD gibi kurumsal yapısı güçlü bir ülkede milyonlarca insanın aynı slogan etrafında toplanması, sıradan bir politik dalgalanma olarak görülmemeli. Bu bir işaret. Belki henüz net bir dönüşümün değil, ama bir eşiğin.
Bu eşik aynı zamanda küresel sistem açısından da önemli. ABD yalnızca bir ülke değil; modern kapitalist sistemin merkezidir. Bu merkezde ortaya çıkan her toplumsal gerilim, sistemin genel işleyişine dair ipuçları taşır. Bu nedenle “Krallara Hayır” yalnızca Amerikan iç siyasetine dair bir slogan olarak kalmayabilir. Daha geniş bir tartışmanın başlangıcı olabilir.
Burada kesin bir yargıya varmak kolay değil. Bu hareket kalıcı bir dönüşüme mi yol açacak, yoksa zamanla sönümlenecek mi, bunu söylemek için erken. Ancak bir şey daha net: Gücün yoğunlaşması artık yalnızca akademik bir tartışma değil, sokakta hissedilen bir gerçeklik haline geliyor
Belki de asıl mesele şu soruda düğümleniyor:
Modern demokrasiler gerçekten güç dağıtıyor mu, yoksa yalnızca gücün biçimini mi değiştiriyor?
Bu sorunun cevabı henüz açık değil. Ancak görünen o ki, bu soru artık yalnızca teorik bir tartışma olarak kalmayacak.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
