İki yeni NATO komutanlığının anlamı-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
“NATO için geçenlerde “ABD’siz kâğıttan kaplan” diyen ABD Başkanı Donald Trump, örgütü hedef almayı sürdürüyor. İran’da yardımına gelmedikleri için NATO üyelerine kızan Trump, “Onlar (NATO üyeleri) bizim yanımızda değilse biz neden onların yanında olalım ki?” diyerek “NATO çözülüyor mu” tartışmalarını körükledi.
Trump, konuşmasında Türkiye’yi ise diğer NATO üyelerinden ayırdı: “Türkiye bize son derece destekleyici oldu. Bence Türkiye şahaneydi, harikaydı. Onlar istediğimiz şeylerin dışında kaldılar. Bence Erdoğan harika bir lider.”
İktidara yakın medyanın Erdoğan övgüsü nedeniyle pek beğendikleri bu sözler, gerçekte büyük sorun içeriyor. “İstediğimiz şeylerin dışında kaldılar”, dolayısıyla “İstemediğimiz şeyleri yapmadılar” diyen Trump neyi, hangi fiili kastediyor? Önemli.
NATO’nun “beyin ölümü”, “kâğıttan kaplanlığı”, “çözülmesi” tartışılırken Türkiye daha da NATO’culaşan işlere imza atmaya başladı ne yazık ki.
İlkini Cumhuriyet gazetesi yazarı Barış Terkoğlu ortaya çıkardı, Milli Savunma Bakanlığı kabul etmek zorunda kaldı: Adana’da NATO kolordu karargâhı kuruluyor.
Ardından Milli Savunma Bakanlığı bir ziyaret nedeniyle ikinci bir yapıyı daha duyurdu: İstanbul Boğazı’nda, Beykoz’da, NATO deniz unsur komutanlığı kuruluyor.
Milli Savunma Bakanlığı’nın duyurduğu ziyaret şuydu: “Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyonel Karargâhı Komutanı Tümgeneral Jean-Pierre Fague (Fransa) ve komutan yardımcısı Tümgeneral Richard Stewart Charles Bell (Birleşik Krallık) ile beraberindeki heyet tarafından, Anadolukavağı / Beykoz’da konuşlanması planlı deniz unsur komutanlığına ziyaret gerçekleştirildi.”
Ne tesadüf! “Çok Uluslu KuvvetUkrayna Operasyon Karargâhı komutanlarının” ziyaretinden birkaç gün önce, bir Türk petrol tankeri, İstanbul Boğazı’na 14 mil kala insansız hava ve deniz araçlarıyla vuruluyor!”
Yavaş mı, Erdoğan mı Fidan mı, İmamoğlu mu?-Aytunç Erkin (Nefes)
“O anı” veren araştırmaları köşemde yayımladığımı biliyorsunuz. Geçen hafta Can Selçuki’nin yönettiği İstanbul Ekonomi Araştırma ve GÜNDEMAR’ın “Mart ayı” raporlarını sizlerle paylaşmıştım. Bugün de Prof. Özer Sencar’ın başında olduğu Metropoll’ün “11 -16 Mart 2026 tarihleri arasında toplam 1186 kişi ile yaptığı” çalışmanın ayrıntılarını okuyacaksınız.
CHP AZ FARKLA ÖNDE: Zirve yarışında bu ay da CHP çok az puan farkıyla önde. CHP oyları, kararsızlar dağıtıldığında yüzde 33, AK Parti de hemen arkasında yüzde 32 seviyesinde. Kararsızlar, protesto oylar ve cevapsızlardan oluşan kitle seçmenin dörtte birine tekabül ediyor.
AKP’NİN KARARSIZLARI NE YAPACAK? Bu tablo CHP için bir ‘psikolojik üstünlüğe’ işaret etmeyebilir, ancak iktidarının 24. yılındaki AK Parti’yi geçmiş olmak CHP’yi muhalefetin alternatif partisi olarak öne çıkarıyor ve seçmenin iktidar ve muhalefet arasında ikiye bölüneceği bir seçimde CHP’ye mevcut gücünün üzerinde bir avantaj yaratıyor. Ayrıca, CHP seçmeni kendi tabanını AK Parti’ye kıyasla daha iyi konsolide ederken, AK Parti cephesinde kararsızlar grubuna geçişler daha belirgin. Ancak, AK Parti seçmeninin muhalefet partilerine yönelmemesi bu kitlenin hâlâ partilerine dönebileceğine işaret ediyor. Seçim sath-ı mailinde iktidarın izleyeceği seçim ekonomisi ve dış politika/güvenlik söylemi kararsızlara giden oylarını yeniden toparlayıcı bir sonuç yaratabilir.
DEM VE MHP’NİN ORANI: DEM Parti ve MHP yüzde 8’lere tutunarak ülke seçim barajının üstündeki desteğini sürdürürken İYİ Parti yüzde 5 ile baraj açısından riskli bir yerde konumlanıyor. Yeniden Refah Partisi, Zafer Partisi, Anahtar Parti ve Saadet Partisi ise yüzde 3 bandında kalıyor. Sistem, büyük partilere avantaj sağlıyor, ideolojik ve etnik temelli partileri orta seviyede tutuyor, küçük partilerin ise çıkış yapmasını zorlaştırıyor.
YAVAŞ GEÇEN AYA GÖRE ATAĞA KALKTI: Bu ay bütün siyasilerin beğenisinde artışlar gözlemleniyor. Siyasilerin beğeni tablosunda yine en başta Mansur Yavaş var. Yavaş’ın beğeni düzeyi yüzde 54. Geçen ay yüzde 48 ile tarihinin en düşük beğenisini alan Yavaş bu ay yeniden 6 puan yükseliyor. Yavaş’ın popülerliği muhalefet içinde ‘düşük gerilimli, teknokratik, güven veren lider profilinin toplumsal karşılığını gösteriyor.”
Erdoğan damgalı bir Anayasa Mahkemesi-Mehmet Y. Yılmaz
“Anayasa Mahkemesi üyeliğine Yargıtay üyesi Şaban Kazdal seçildi. Kendisini kutluyorum, hayırlı olsun.
Anayasa Mahkemesi 15 üyeden oluşuyor.
Ve bu 15 üyenin tamamını esasen partili Cumhurbaşkanı seçiyor!
Kâğıt üzerinde 3 üye TBMM tarafından seçiliyor ancak seçim oy çoğunluğu ile yapıldığı için aslında iktidar kimdeyse onun istediği oluyor.
Bu yazacaklarımın Şaban Bey’in hukukçu kişiliği ile ilgisi yok; üzerine alınmasın.
Şaban Kazdal’ın, Anayasa Mahkemesi üyeliğine atanması Yargıtay üyeleri arasından yapılan “seçimle” gerçekleşti.
“Seçim” kelimesini tırnak içine aldım; çünkü bu seçime ne kadar seçim diyebiliriz, “Yargıtay üyelerinin seçim iradesini gösteriyor” diyebiliriz, bilemediğim için.
Seçimde 317 Yargıtay üyesi oy kullandı.
Oylama sonucunda en çok oy alan üç aday şöyle oldu: 48 oy Mustafa Karayıldız, 45 oy Oğuz Dik, 44 oy Şaban Kazdal.
Kolayca fark edebileceğiniz gibi en çok oyu alan üç adayın toplam olarak aldıkları oy 137.
En çok oy alan üç adayın toplam oyu, Yargıtay üyelerinin yarısını bulmuyor. (Yüzde 43,2)
AYM üyeliğine “Yargıtay kontenjanından” seçilen Kazdal, üyelerin yüzde 13,9’unun oyunu alabilmiş.
Ve Cumhurbaşkanı da “Yargıtay’daki seçimde en çok oyu olan üç aday arasından en az oyu alan adayı” AYM üyeliğine seçti.
Kazdal’ın, Cumhurbaşkanı’nın memleketi Rize Güneysulu olması hemşerilik torpilini patlatmakta işe yaramış mıdır, bunu bilemem.
Ancak şunu söyleyebilirim ki Kazdal, Adalet Bakanlığı bünyesinde önemli idari görevler üstlenmişti; “siyasi yakınlık” da bu atamada rol oynamış olmalı.
Normal olarak bu tür önemli pozisyonlara seçilen hukukçuların, o kapıdan içeri girdiklerinde eski siyasi elbiselerini çıkarmalarını bekleriz ama bizim memlekette işler böyle yürümüyor.
“Bizdendir” denilerek üst görevlere getirilenlerin, kendilerini o makama getiren iradenin beklentilerini karşılamakta tereddüt etmediklerini de biliyoruz.
Umalım ki Kazdal hukukçu olduğunu unutmasın.
İnsanlığın yüzlerce yıllık deneyimlerinden süzülüp bugünlere gelen temel ilke ve kavramlar ile ilişkisini kesmesin.”
Dünyanın güvenlik sorunu-Fikret Bila (halktv.com.tr)
“Dünya uzunca bir süredir ciddi bir güvenlik sorunuyla karşı karşıya.
Dünyada güvenliği sağlayan uluslararası hukuk kurumlarının ve kurallarının bir etkisi kalmadı.
Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle batı-doğu bloğu dengesi de kalmadı.
Aynı süreçte, Birleşmiş Milletler ve bünyesindeki Güvenlik Konseyi de etkisiz kurumlar haline geldi.
Bu dengenin son bulmasıyla ABD gibi bir süper gücün Irak’a, Libya’ya ve Suriye’ye saldırması ve bu ülkeleri de bölmesine engel olacak bir güvenlik sistemi olmadığı da anlaşıldı.
Şimdi aynı ABD ve İsrail, İran’a saldırıyor.
Bu savaşı da durduracak bir uluslararası hukuk ve kurum yok.
Trump ve Netanyahu gibi iki saldırgan lider bu gerçeği bildikleri için pervasızca İran’a, Lübnan’a saldırıyorlar.
Tıpkı Irak’a, Libya’ya, Suriye’ye yaptıkları gibi.
Oysa dünya bu kurumları 20. yüzyılda yaşadığı iki büyük savaş sonrasında kurmuştu.
Birleşmiş Milletler, milyonlarca insanın ölümüne yol açan İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD Başkanı Franklin Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in girişimleriyle, 14 Ağustos 1941 tarihli Atlantik Bildirisi ile önerilmiştir. Daha sonra SSCB ve Çin’in de katılımıyla “Büyük Dörtlü” olarak şekillenen süreç, 1945’te BM’nin kurulmasıyla sonuçlandı.
Birleşmiş Milletler’in amacı uluslararası barış ve güvenliği sağlamak, devletler arasında dostane ilişkileri desteklemek, kalkınmayı ve insan haklarını geliştirmekti.
Birleşmiş Milletler nezdinde kurulan Güvenlik Konseyi’nin amacı da çatışmaları önlemek, uyuşmazlıkları barışçıl yollarla çözmek, barışa yönelik tehditlere müdahale etmek ve gerekirse yaptırımlar veya askeri güç kullanarak barışı yeniden tesis etmektir.
Bugün ise bu iki kurumun görevlerini yerine getirmeleri söz konusu değil.
Fiilen yoklar.
Ne BM’den ne de Güvenlik Konseyi’nden ABD-İsrail-İran savaşını durdurmak için bir girişim var.
Savaşı sadece seyrediyorlar.
Uluslararası hukuku ve kurumları zaten takmayan ABD Başkanı, savaşı bir eğlence gibi görüyor.
Gemilerin bombalanmasına, çocukların öldürülmesine böyle bakıyor.
“İran’ı bitirdik, Küba’yı da alacağım” diyerek gezebiliyor.”
Akın Gürlek’in oldubittisi-Faruk Bildirici (BirGün)
“Adalet Bakanı Akın Gürlek’in, yargı muhabirleriyle bayramlaşmasına ANKA, Nefes, NOW TV ve Sözcü muhabirlerini de çağırması önemli bir değişimdi.
Cumhurbaşkanlığı ve bakanlıklara, kamu kuruluşlarına alınmayan muhalif medya için çalışma alanındaki sınırlamanın bir nebze olsun rahatlaması, muhatap alınmaları anlamına geliyordu. Fakat muhalif medyanın tamamı davet edilmemişti.
BirGün’den İsmail Arı’nın “halkı aydınlatıcı bilgiyi alenen yayma” (!) suçlamasıyla tutuklanmasının ertesi gününe rastlayan bayramlaşma tam bir oldubittiye getirildi; muhabirlere soru sorma izni verilmedi. Gürlek, geldi, gazetecilerle tanıştı; toplu fotoğraf çektirdi ve gitti. Birkaç dakikada olup bitti bunlar. O yüzden koşulları zorlayıp soru sorma olanağı bulamadılar.
Ama toplu fotoğraf, bakanlık web sayfasından yayımlanarak muhabirler, halkla ilişkiler faaliyetinde aksesuar olarak kullanıldı. Bakanlık açıklaması da “Bakan Gürlek,… yargı muhabirleriyle bayramlaştı. …. bayramlarını tebrik etti. … bir müddet sohbet etti. … toplu fotoğraf çektirdi” yüklemleriyle biten dört cümleden ibaretti.
Aslında muhabirlere, Gürlek ile sohbet etme fırsatı da verilmemişti; açıklama olanları doğru aktarmıyordu. Bayramlaşmaya ilişkin haberler, oradaki emrivakileri yansıtabilirdi, ama onun yerine bakanlık açıklaması hemen aynen tekrarlandı. Yine de muhalif medyadaki muhabirlerin durumunu anlıyorum; bir daha alınmama baskısı altındalar sürekli.
Umarım Bakan Gürlek ile bundan sonraki karşılaşmalarında daha hazırlıklı olurlar. Fakat muhalif gazetecilerin o davete gitmelerine itiraz etmek de yanlış bir tutum. Elbette gidecekler, konuşacaklar, yazacaklar. Bakanlığa giderek doğrusunu yapmışlar;
Nitekim Barış Terkoğlu’nun Adalet Bakanlığı ile görüşerek, malvarlığı ile ilgili iddiaları sorması doğru bir yöntemdi. Kimden gelirse gelsin iddiaları kontrol ederek ve de karşı görüş alarak yansıtmak gerekir. Aslolan iddiayı aktarmak değil, toplumu doğru ve eksiksiz bilgilendirmektir. Nitekim Barış Terkoğlu da o programda “İki tarafla da konuştum. Hem CHP’nin havasını söyleyeceğim, hem Adalet Bakanlığı’nın” diyerek anlatıyordu görüşmesini.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
