Bayramda Filistin halkı Gazze’ye akmış ve orada namaz kılıp Ramazan Bayramı’nı eda etmiş.
Kim onları kınayabilir ki kentlerinin, evlerinin yıkılmış duvarlarının gölgesine sığındılar diye? Bayram insanın evine gelir, toprağına gelir, şehrine, memleketine gelir. Bayram toplumsal bir olgudur. Müslümanlar için bayram namazı topluca, toplumca, hep birlikle kılınan bir namazdır.
Diyorlar ki “Hâlâ Allah Allah”’ diyorlar. Nasıl demesinler ki? Ne desinler, kime çağırsınlar? Kime yakarsınlar? Birleşmiş Milletler’e mi? Avrupa Birliği’ne mi? Pehlevi yanlılarının yaptığı gibi ABD’ye mi? Denize düştüler. Yılana sarılmadılar. Allah’a, inançlarına sarıldılar. Başka ne yapabilirlerdi ki?
Sınır tanımayan doktorlar gitti, yetmedi. Gönüllü hemşireler, destek vermek isteyenler gitti. Ancak İsrail’in zulmü bitmedi, tırmandıkça tırmandı. 57 bin insanın öldürüldüğü söyleniyor. Tanrıya sığınmasın da delirsin mi bu insanlar? Adalet yoksa, güvenlik yoksa, çığlıklarınızı kimse duymuyorsa, koca dünyanın gücü fare kadar İsrail’i durdurmaya yetmiyorsa, vicdansızların sayısı vicdan sahibi olanları kat kat aşmışsa ne gidecek yer ne de yürüyecek yol kalmıştır. Tanrı/Allah işte tam da böyle zamanlar içindir.
Gene de direnmektir insana yakışan, teslim olmak değil. Kendi insanına ve toprağına sıkı sıkı sarılmaktır insana yakışan, ABD savaş örgütüne sığınmak değil.
İspanyollar General Franco’ya direnmişlerdi. Dolores İbarriru dükkanından kaptığı sandalyeyi yolun ortasına koyup ‘’No pasarán!’’ (Geçemeyecekler!) diyerek direniş ateşini yaktığı zaman elbette biliyordu tankların ve silahların onları yıkıp geçeceğini. Ama teslim olmaktansa direnerek bedelini ödemeyi seçti, seçtiler. İşte bu tür miraslardır insanlığı büyüten. Aynı yolu seçti Şia İranlılar da. Kurtuluş Savaşı’nda Gazi Mustafa Kemal Atatürk’un etrafında toplananlar da sığınmayı, teslim olmayı, kendi yurtlarında misafir olmayı reddettiler, direnmeyi ve ölmeyi yeğlediler.
Deniz Gezmişler de, Che de, Gandi de, Rosa Parks da, Jeanne d‘Arc da, Nelson Mandela da, Şeyh Bedrettin de, Nesimi de ve daha niceleri… Ve onların arkasından yürüyenlerin de yeğlediği, insanın soylusuna yakışan bir yoldur bu. Bu mirastır ki hâlâ direniyor insanlar. Hayvanlar gibi güdülmeye, para için bütün değerlerini satmaya, sözde özgürlük için Epstein çetesine boyun eğmeye, robotlaşmaya, tüketiciye indirgenmeye, duygu ve inançtan, maneviyattan, hayal kurmaktan vazgeçmeye, koyunlar arasında bir koyun olmaya direnenler bu mirasın sahiplenenleridir. Teslim olanların yolu ile direnenlerin yolu bir olmamıştır hiç ve olabilemez.
Bu çağın insanının en önemli görevi sürüye dahil olmamaktır, kendi otantikliğini bulmak ve insanı insan yapan değerlerle kuşanmaktır. Saldıranın yanında değil, saldırıya uğrayanın yanında olmaktır. Bugünkü insan, ister futbolcu olsun ister akademisyen, bir mal gibi alınıp satılmaya, para neredeyse oraya dahil olmaya direnmek zorundadır. Kendini meta yerine koymaktan, eşyaya dönüşmekten, görünüşüyle uğraşarak, modaya aldanarak ancak ve sadece piyasaya müşteri olmaktan kendini kurtarmakla yükümlüdür. Baskıya yenilip üstüne bindirilen yükü mutlaka taşımak zorunda olmadığına, eşek olmadığına uyanmakla yükümlüdür. “Kariyer… kariyer…” diye çırpınırken insanlığından azaldığını fark etmek durumundadır.
Değilse… O bugün yaşadığımızdır ve bin beteri de gelecektir.
Fotoğraf: 1980 Tariş direnişi
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
