Bir ekonominin sağlığını sadece ekonomik verilerine bakarak analiz etmek yanıltıcı sonuçlar verecektir.
Ekonomik veriler mevcut durumu anlatır; oysa bir toplumun gücünü belirleyen şey yarınlara nasıl baktığı ile ilgilidir. Toplumun sağlığı, bugünkü refahtan ziyade, bireylerin geleceğe dair beslediği kolektif beklentiyle ölçülmelidir.
Toplumda “yarın” belirsizleştiğinde, ekonomik aktörlerin davranışları rasyonel bir yatırımdan, panik halindeki bir yağmaya dönüşür. Robert Edgerton’un bahsettiği “anlamlı bir gelecek sunamama” hali, burada kendini ekonomik ahlakın çöküşü olarak gösterir.
Sağlıklı bir toplumda bireyler ve kurumlar uzun vadeli projeksiyonlar yapbilir. Fabrika kurmak, Ar-Ge yapmak veya yeni bir bağ dikmek sabır ve güven ister. Ancak geleceğe dair sis perdesi yoğunlaştığında kimse meyvesini 10 yıl sonra alacağı bir ağacı dikmek istemez. Bunun yerine, paranın değerini korumaya çalışan “defansif” veya bir gecede köşeyi dönmeyi amaçlayan “ofansif” kısa vadeli hareketler başlar. Makine teçhizat yatırımı yapmak yerine, likit varlıklarda kalmak veya spekülatif araçlara yönelmek genel bir refleks haline gelir.
Gençlik, bir toplumun enerji deposu ve inovasyon motorudur. Eğer bir ülkenin genç nüfusu, başarıyı kendi topraklarında değil, başka coğrafyalarda arıyorsa; orada bir “umut göçü” başlamış demektir. Göç isteği sadece ekonomik bir tercih değil, sistemin adaletine ve liyakatine duyulan inancın yitirilmesidir.
Gençlerin göç etme arzusu genellikle sadece “daha yüksek maaş” isteği olarak düşünmek sorunu basite indirgemektir. Oysa bu durum derin bir yapısal güven krizinin habercisidir. Eğer bir genç, çok çalışmanın ve eğitimin karşılığını alamayacağına inanıyorsa, oyunun kurallarının adil olmadığını düşünecektir. Adil olmayan bir oyunu oynamak yerine, oyun alanını değiştirmeyi seçecektir.
Çalışmanın ve katma değer üretmenin ödüllendirilmediği bir sistemde rant öne çıkar, kazanç teknoloji veya verimlilik artışıyla değil, imar değişiklikleri, döviz spekülasyonları veya kamu kaynaklarının transferiyle el değiştirmeye başlar ve emek değersizleşir. Yıllarca dirsek çürüten bir mühendisin maaşı, bir gayrimenkulün birkaç aylık değer artışının yanında komik kalıyorsa, o toplumda “çalışma etiği” çöker. İnsanlar yeteneklerini geliştirmek yerine, sistemsel açıklardan nasıl yararlanacaklarına kafa yormaya başlar.
Yatırım ortamı, sadece vergi oranları veya teşviklerle ilgili değildir; bir “öngörülebilirlik” iklimidir. Kuralların kişiye veya döneme göre değiştiği bir atmosferde, dürüst yatırımcı oyunun dışında kalırken, haksız kazanç peşindeki “fırsatçılar” ön plana çıkar. Bu noktada ekonomi sadece rakamlardan ibaret bir kriz yaşamaz; bir karakter krizi yaşar. Dürüstlüğün “enayilik”, haksız kazancın ise “açıkgözlülük” olarak nitelendirildiği bir toplum, Edgerton’un tabiriyle zihinsel refahını da yitirmiş bir “hasta toplum”olur.
Bir toplum yatırım yapmayı bırakıp, elindekini korumaya veya başkasının payından almaya (rant) odaklandığında, o toplumun yapısal çöküşü başlamış demektir. Göç edenler bedenen giderken, içeride kalanların “gelecek inancı” göç etmektedir. Üretimin yerini rantın, liyakatin yerini sadakatin aldığı bu iklimde, ekonomik büyüme rakamları artsa bile toplumun içten içe çürümesi engellenemez.
Gençlerin ve eğitimli insanların gelecek umudu kalmadığında toplum “vasatlık tuzağına” düşer. Karar alma mekanizmaları niteliksizleşir, verimlilik azalır. Bu da ekonomik ve sosyal sorunları daha da derinleştirerek döngüyü en başa sarar.
Bir ülkenin en büyük kaybı insanlarının hayallerinin kaybolmasıdır. Toplumun kolektif hayal kurma yetisi kaybolduğunda, orada artık sadece bir amacını yitirmiş “kuru insan kalabalığı” vardır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
