Geçen hafta dünya siyasetinde kartların yeniden dağıtıldığına işaret eden, beklenmedik ve sarsıcı bir gelişmeye tanıklık ettik.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik gerçekleştirdiği gece yarısı operasyonu, sadece bir liderin –Nicolas Maduro’nun– iktidardan indirilmesi değil, aynı zamanda Washington’un küresel hegemonya iddiasını en sert biçimde masaya sürdüğü bir dönüm noktasıdır.
Açıkçası, ABD ile Venezuela arasındaki gerilimin bir noktada patlak vereceği belliydi; ancak bir devlet başkanının sarayından, eşiyle birlikte, doğrudan bir askeri operasyonla alınıp götürülmesi, modern diplomasi tarihinde eşine az rastlanır bir durum. Panama örneğini hatırlasak da, bu operasyonun yapılış biçimi ve zamanlaması, Trump’ın ikinci döneminde nasıl bir dış politika izlediğinin de fragmanı niteliğinde.
Şahsen ben, bir Libya senaryosu, bir Irak ya da Afganistan tarzı müdahale bekliyordum. Havadan bombardıman, iç karışıklık yaratma, muhalif güçleri destekleme gibi klasik ABD müdahale araçlarının devreye gireceğini düşünüyordum. Ancak böylesine doğrudan, cesur –ya da küstahça– bir operasyon beklemiyordum. Bu, Trump’ın iç politikada kahramanlık öyküleri yaratma ihtiyacının da bir yansıması. Kendi siyasi geleceğine yönelik karabulutların dolaştığı bir ortamda, Venezuela operasyonu adeta bir “güç gösterisi” olarak tasarlanmış görünüyor.
“Monroe Doktrini”nin dönüşü ve enerji savaşları
Bu operasyonu sadece “demokrasi ihracı” veya “narko-terörle mücadele” parantezine sıkıştırmak, büyük resmi görmezden gelmek olur. Trump yönetimi, bu hamleyle 1823 tarihli “Monroe Doktrini”ni, yani “Amerika Amerikalılarındır” tezini, 21. yüzyılın gerçeklerine uyarlayarak yeniden canlandırmıştır. Bu, ABD’nin kendi “arka bahçesinde” Rusya, Çin veya İran gibi aktörlerin nüfuz kurmasına artık tahammül etmeyeceğinin ilanıdır.
Burada bir parantez açmak gerekiyor: “Monroe Doktrini”, Türkiye’de uzun yıllar yanlış anlaşılmış, ABD’nin “yalnızcılık politikası” olarak sunulmuştur. Oysa bu doktrin, Amerika kıtasının –yani tüm Latin Amerika’nın– Avrupa sömürgeciliğine kapalı olduğunu ilan eden, aslında son derece müdahaleci bir belgedir. Trump, Rusya’nın Ukrayna’da yaptığını gerekçe göstererek, “Ben de kendi arka bahçemde istediğimi yaparım” mesajı veriyor. Bu, çok kutuplu dünya düzeni söylemlerine karşı ABD’nin “Ben hâlâ buradayım” deme çabasıdır.
Meselenin özünde elbette enerji jeopolitiği yatıyor. Venezuela, ağır petrol de olsa dünyanın en büyük rezervlerine sahip. ABD petrol şirketlerinin iştahını kabartan bu kaynakların, uzun süredir Rusya, Çin ve İran ekseninde değerlendirilmesi Washington için kabul edilemez bir durumdu. Kapitalizmin küresel krizi ve pazar paylaşım savaşları bağlamında bakıldığında, ABD’nin Venezuela (ve potansiyel olarak İran) petrollerini yeniden sisteme dahil etme çabası, sadece ekonomik değil, varoluşsal bir stratejidir.
Burada şunu da eklemek gerekiyor: Amerikan petrol şirketleri, son 30-40 yılda teknolojik gelişmeleri ve jeopolitik dönüşümleri öngörmekte sürekli hata yaptılar. Sovyetler Birliği’nin dağılmasını öngöremediler; muazzam yatırımlar yaptıkları açık deniz projelerinde beklenen kârlılığı bulamadılar. Şimdi Venezuela ve İran, bu şirketler için büyük “kurtuluş” fırsatları olarak görülüyor. Sadece petrol değil, silah pazarı, altyapı yatırımları ve bu ülkelerin ekonomilerinin sisteme entegrasyonu da söz konusu.
Küresel güçlerin sessizliği
Operasyonun ardından dikkat çeken en önemli detaylardan biri, Rusya ve Çin gibi “karşı blok” ülkelerinin verdiği tepkilerin cılızlığıdır. Beklenenin aksine, Moskova ve Pekin’den gelen açıklamalar son derece dengeli ve ABD’yi doğrudan karşısına almaktan kaçınan bir tonda oldu. Bu durum, küresel güçlerin dünyayı zımni bir mutabakatla nüfuz alanlarına böldüğü tezini güçlendiriyor. Rusya Ukrayna’da, Çin kendi bölgesinde, ABD ise Latin Amerika’da “kendi işine bakıyor” görüntüsü veriyor.
Bu sessizlik, aslında yeni dünya düzeninin nasıl işlediğine dair önemli ipuçları veriyor. Çok kutuplu dünya söylemi, pratikte “nüfuz alanlarına saygı” anlamına geliyor. Rusya ve Çin, kapitalist sistemin içinde yer alan aktörler artık. Rusya enerji bağlamında, Çin ise üretim ve ticaret bağlamında sistemin ayrılmaz parçaları. Dolayısıyla Venezuela’da yaşananlar, bu büyük güçler arasındaki “centilmenlik anlaşmasının” bir yansıması olabilir. Ancak bu, operasyonun emsal teşkil etmeyeceği anlamına gelmiyor. Tam tersine, Rusya ve Çin’in kendi yakın çevrelerinde benzer hamleler yapması için zemin hazırlanmış olabilir.
Avrupa Birliği’nin konumu ise ayrı bir trajikomedi. Dünyanın en büyük ekonomik bloklarından biri olmasına rağmen, AB yine gelişmeleri uzaktan izleyen, etkisiz bir cüce konumunda kaldı.
Avrupa’nın kendi içindeki ekonomik sıkıntıları ve siyasi bölünmüşlüğü, onu küresel sahnede giderek daha marjinal bir aktör haline getiriyor. Venezuela krizi, Avrupa’nın stratejik özerklik söylemlerinin ne kadar içi boş olduğunu bir kez daha gösterdi.
Ankara-Karakas hattı: “Dostum Maduro”dan sessizliğe
Gelelim meselenin Türkiye boyutuna…
Türkiye-Venezuela ilişkileri, 600 milyon dolarlık mütevazı ticaret hacminin çok ötesinde, liderler arası kişisel dostluklar ve sembolik anlamlar üzerinden yürüyen bir süreçti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Maduro arasındaki “kimya uyuşması”, Maduro’nun “Diriliş Ertuğrul” setini ziyareti, Nusret’te et yemesi ve “Dik dur eğilme” sloganlarıyla perçinlenen bir ilişki biçimiydi.
Bu ilişkinin tarihi aslında daha eskiye dayanıyor. Bazı ulusalcı kesimler, Che Guevara’nın öldürüldüğünde torbasından “Nutuk” çıktığı efsanesini anlatır; Karakas yakınlarındaki bir tekstil fabrikasının Nazilli’den esinlenilerek kurulduğunu iddia ederler. Gerçi her iki yatırım da Sovyet destekliydi, ama bu detay pek önemsenmez. Yakın dönemde ise, Chavez’in petrol millileştirmesiyle birlikte Türkiye’nin ilgisi arttı. Toplu konut projeleri, petrol arama anlaşmaları, müteahhitlik ofisleri… Ancak mesafe ve lojistik maliyetler nedeniyle ilişkiler hiçbir zaman hedeflenen seviyeye ulaşamadı.
Ancak madalyonun diğer yüzünde, ABD ambargolarını delme potansiyeli taşıyan “akçalı işler”, özellikle değerli maden ve altın ticareti iddiaları her zaman gündemdeydi. New York Times’ın, Trump’ın Maduro’ya “Türkiye’ye git” teklifinde bulunduğu iddiası, bu ilişkiler ağının Washington tarafından ne kadar yakından izlendiğinin bir kanıtıdır.
Burada birinci elden bir bilgiyi paylaşmak isterim: 2-3 yıl önce İstanbul’da Venezuela ile ilgili bir iş insanları toplantısı yapıldı. Bir hafta sonra, bu toplantıya katılan iş insanlarından biri Ankara’daki ABD Büyükelçiliği’ne çağrıldı ve “dikkatli olması” konusunda uyarıldı. Dolayısıyla burada “Türkiye egemen devlettir, istediğini yapar” söylemi pek geçerli değil. Burası, ABD’nin borusunun öttüğü bir coğrafya. Trump’ın Maduro’ya Türkiye’yi önermesi, belki de bu gerçekliğe dayanıyordu. Hatta bu teklifin, Trump’a ulaşmadan önce Ankara’dan gelmiş olması da mümkün. Spekülasyon yapıyorum elbette, ama değerli maden ticaretinin hacmi göz önüne alındığında, bu ihtimal hiç de uzak değil.
Operasyon sonrası Ankara’nın tavrı ise oldukça öğretici. “Hepimiz Maduro’yuz” söylemlerinden, Dışişleri Bakanlığı’nın son derece temkinli, “suya sabuna dokunmayan” açıklamasına geçiş, Türkiye’nin reel politik gerçeklerle yüzleştiğini gösteriyor. İktidar çevrelerindeki kafa karışıklığı ve sessizlik, duygusal dış politikanın duvara tosladığı anlardan biri olarak kayıtlara geçmiştir.
Otokrasi tartışması ve çifte standart
Burada önemli bir noktaya değinmek istiyorum. Ben Türkiye’de demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusunda muhalif bir duruş sergileyen biriyim. Ancak bu, dünyadaki tüm otokratlara otomatikman karşı olmamı gerektirmiyor. Saddam, Kaddafi, Esad örneklerinden öğrendiklerimize bakalım: Bu liderlerin devrilmesi, bölgelerine demokrasi getirmedi; kaos, iç savaş ve daha büyük acılar getirdi.
Putin despot mudur? Tartışılır. Ama Zelenski’nin bir demokrasi havarisi olduğunu düşünen birinin, Putin’i eleştirme hakkı olduğunu sanmıyorum. Eski Sovyet coğrafyasının en yozlaşmış ülkesi Ukrayna’ydı. Zelenski seçim yapmıyor, muhalefeti susturuyor.
ABD, Körfez emirlikleriyle, Suudi Arabistan’la, Netanyahu’yla içli dışlı. Bu ülkelerin liderlerinin demokrasi sicili ortada. Ama Maduro’nun devrilmesi “demokrasi zaferi” olarak sunuluyor. Bu saçmalık. Ben Maduro’yu savunmuyorum; ama ABD’nin bu operasyonu meşrulaştırmak için kullandığı argümanları da ciddiye almıyorum.
Sonuç: Emsal teşkil eder mi?
Bu operasyonun uluslararası hukukta yeri olup olmadığı tartışmaları artık geride kaldı. Güçlünün hukukunun geçerli olduğu, ABD iç hukukunun evrensel normların önüne geçtiği bir dönemdeyiz. Zelenski’nin bu durumu “otokratlara ders” olarak okuması ne kadar yanıltıcıysa, bu operasyonun sadece Latin Amerika ile sınırlı kalacağını düşünmek de o kadar saflık olur.
Trump’ın bu hamlesi, yeni dünya düzeninde kuralların yeniden yazıldığını ve ABD’nin gücünü göstermekten çekinmeyeceğini kanıtlamıştır. Türkiye gibi ülkeler içinse çıkarılacak ders nettir: Kişisel dostluklara dayalı dış politika sürdürülebilir değildir ve küresel güçlerin satranç tahtasında hamle yaparken çok daha dikkatli olunması gerekmektedir.
Fotoğraf: ABD Başkanı Donald Trump ve CIA Başkanı John Ratcliffe Venezuela’daki operasyonu izliyor. whitehouse.gov
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
