Bir dinin kaderini çoğu zaman kitaplar değil, onu temsil edenlerin ahlakı belirler.
İnsan, önce gördüğüne inanır, duyduğuna değil. Türkiye’de genç kuşakların dine mesafesi, bir temsil krizinin sonucudur. İnancın en gürültülü savunucuları, ahlaki tutarlılığın en sessiz kaybedenlerine dönüştükçe, gençler de haklı bir refleksle geri çekiliyor. Bu basit bir tepki değil, geliştirilmiş bir ahlaki bağışıklık hali. Tıpkı bedenin zararlı bir virüse karşı antikor üretmesi gibi, genç ruh da sürekli maruz kaldığı ikiyüzlülüğe karşı bir savunma mekanizması geliştiriyor.
Bugünün gençleri dini artık aile büyüklerinin anlattığı masalsı kutsallıkla değil, sosyal medyadan, televizyon ekranlarından ve siyasetin vitrininden okuyor. Ve tablo çoğu zaman şöyle:
• “Dindarlık” söylemini güç ve servet ambalajıyla satan siyasetçiler.
• Ahlakı bir baskı aracına dönüştürüp kendileri için esneten yapılar.
• Tesbih çekip, iki dakika sonra dijital linç kuyruğuna giren “mümin” profilleri.
• Kadına dair en küçük detaya karışan ama istismar olaylarında sessiz kalan otoriteler.
Gençler bunu görüyor ve soruyor:
“Tanrı’yla bir derdim yok; problem, onun adına konuştuğunu iddia eden ‘müşteri hizmetlerinde.’”
Reddetmek değil korunmak
Gençler dini değil, ona musallat olan ahlaki paraziti reddediyor. Bu bir savunma mekanizması: Tıpkı bağışıklık sisteminin vücuda giren zararlı bir mikroba saldırması gibi. Sorun dinin kendisi değil, onu kirleten, çürütüp çıkarına alet eden “temsilci” parazittir.
Her çelişki, her “ama”lı cümle, her söz-eylem uçurumu genç vicdanlarda kaydediliyor ve sistem giderek güçleniyor. Bu reddiyeden çok bir direnç kazanımı. KONDA verileri de bu direncin toplumsal izdüşümünü gösteriyor: İnançsızlık oranları, özellikle 18–30 yaş arasında hızlı bir tırmanışta. Deizmin yükselişi, bu bağışıklığın net bir göstergesi:
“Yaratan’la aram iyi, ama onu temsil eden kurumlara güvenim yok.”
Gençler anlam aramaktan vazgeçmiyor; sadece başka bir yöne bakıyor. Deizm ve ateizmin yükselişi bir kaçış değil, bilinçli bir seçiş. Kirletilmiş bir pınardan su içmek yerine, kaynağı kendileri arıyorlar. İnanç, özünde masum. Günah, onu pazarlayan, kirleten ve kendi iktidarına alet edenlerin hanesine yazılı. Gençler, kendilerine sunulan “iman paketi”ni inceliyor, içindeki zehirli çelişkileri tespit ediyor ve nihai kararını veriyor:
“Bu ürün güvenli değil.”
Bu, din değil, ona dair sunulan tekeli reddeden bir neslin sessiz manifestosu. Öte yandan, bazı gençler yeniden dine yöneliyor ama çoğu zaman sosyal onay ve performans maskesi altında. Yani gençlik, hem uzaklaşan hem de farklı biçimlerde yeniden yönelen kesimlerin dengeli bir karışımı.
Sosyal medya estetiği
Modern dindarlığın sahnesi artık sosyal medya: Din bir “içerik türü”; iman, kişisel markanın bir bileşeni.
• Görüntü: Kusursuz filtrelerle çekilmiş, ışıklandırılmış, “günlük manevi hayat” kareleri.
• İçerik: Lüks bir arabanın içinde zikir videosu, pahalı bir lokantada “şükür” başlıklı yemek, estetik tesettür modası paylaşımı.
• Söylem: Görsellerin altına düşülmüş dini vecizeler.
• Gerçeklik: Aynı profil, birkaç saat sonra yorum bölümünde bir linç kampanyasının parçası olabiliyor.
Gençler bakıyor ve diyor ki:
“Ahlak, bir filtre değil; karakter meselesi. Bu gösteriş, içi boş bir kabuğun sesinden ibaret.”
Din burada bir aidiyet veya inanç olmaktan çıkıp, bir gösteri nesnesi, bir sosyal statü sinyaline dönüşüyor.
Sessiz devrimin manşeti
Bugün gençliğin sessiz ama net mesajı şöyle özetlenebilir:
“Ahlak, dinin tapulu malı değildir.”
Bu cümle yıllardır söylenmeyen şeyi itiraf ediyor: Dindar olan da kötülük yapabilir, dindar olmayan da iyilik. Etik, kimlik değil; bir tercih meselesidir.
Gençler artık paketlenmiş dini-kültürel kimliği sorguluyor; içindeki samimiyeti ayırıp, ikiyüzlülüğü geri çeviriyor. Bu, en sağlıklı savunma mekanizmasıdır: Öz değerleri yabancı maddelerden arındırmak. Ve bağışıklığın bir hafızası vardır: Her görülen çifte standart, her ahlaki çelişki kaydedilir. Bir kez kaydedildi mi, sistem bir daha aynı numarayla kandırılamaz. Bu, dinin reddi değil; sahteliğin reddi, inancın kılığına bürünmüş ahlaki çürümeye karşı geliştirilmiş kalıcı bir dirençtir.
Son söz
Bütün tabloya bakınca mesele üç kelimeye geliyor:
Temsil. Temsil. Temsil.
Din, tarihinde belki de ilk kez “marka imajı” krizi yaşıyor. İmajda açılan dev çatlaklar, gençlerin zihninde onarılması güç bir boşluk açtı. Yanıt artık bir manifesto kadar net:
“Ben sizin kurduğunuz dine değil, kendi inşa ettiğim vicdana güveniyorum.”
Bu bir kopuş değil; nesillik bir aşılanma. Temsil kökten değişmediği sürece, hiçbir reklam kampanyası veya retorik bu bağışıklığı kıramaz. Sorun sadece dış görünüşte değil; gençlerin ruhsal savunma mekanizmalarının, sunulan dini bir “tehdit” olarak kodlamış olması.
Ve bir kez kazanılan bu bağışıklık, geri alınması en zor kazanımdır. Bu nesil, ahlaki tutarsızlığa karşı ömür boyu koruma geliştirmiş görünüyor.
Öyleyse seçim açık:
Ya temsil bu kazanılmış bağışıklığı delecek kadar gerçek olacak ya da bu nesil, dinin geleceğini değil, kendi geleceğini inşa etmeye devam edecek.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
