Cuma, 17 Nis 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
Serbest Kürsü

Yeni bir “Dün-ya…”

Aylin Boğa
Son güncelleme: 2 Nisan 2026 19:46
Aylin Boğa
Paylaş
Paylaş

Çocukken dünyayı sınırların, duvarların bulunmadığı, herkesin büyüyünce daha akıllı olacağı bir yer olarak düşünürdüm.

Okumayı epeyce severdim, muhtemelen kitaplardan kendi hayal dünyamda öyle bir yer olarak betimlemiştim. O yaşlarımıza dokunup geçmiş çocukluk kitaplarından bazılarını benim gibi hâlâ saklayanlar vardır. Kuşe kağıtlı şömizlerle korunan bez ciltli kitaplar; Milliyet, Altın, Doğan Kardeş, Arkın Yayınları’nın. O kitaplarda daima herkes, hem kendinin yaptığı hem de çevresinde gördüğü hatalardan ders alır, bir daha yapmamaya çalışırdı. Dünyadaki her yeri de, onlarda okuduğum, televizyonda dönemin siyah beyaz çizgi filmlerinde izlediğim, kötülüğü hep yenen iyi insanlarla dolu sanırdım. Daima vicdanlı, ahlaklı olmak kazanırdı. Okulda, mahallede birkaç tane başkalarına sözle sataşan, sözde kurnazlık ve hile yapan çocuk vardı ama onlar da büyüyünce akıllanacaktı elbet…

Çocuklar bir şekilde yetişiyordu; eskiden ebeveynler, öğretmenler, büyükler çocukların psikolojileri ile pek fazla ilgilenmezlerdi. Yapılan yanlışlar, saygısızlıklar hep cezalandırılır, doğrular nadiren ödüllendirilirdi çünkü zaten olması gereken oydu. Herkes iyi bir insan, toplum kurallarına uyan, merhametli, görgülü biri olmayı hedeflemişti diye düşünürdüm.

Peki savaşlar niye vardı?

Kıbrıs Barış Harekatı zamanı karartma günlerinde, dört-beş yaşındaydım, yaz ayıydı, olan bitenleri anlamaya çalışıyordum. Askeri doktor olan babam neden eve gelmiyordu? Her gün gittiği hastanesine o aralar gitmeyen çocuk doktoru annem, neden evde benimle kalıyor ve tüm pencereleri koyu renk kağıtlarla kaplıyordu. Neden sokağımızdaki lambalar yanmıyor, araba farları maviye boyanıyor, evlerde de ışıklar yakılmayıp, mum ışığında oturuyorduk? Televizyon yayını aksıyordu, radyoda ‘ajans’ dinliyordu herkes. Neydi bu savaş? Halbuki barış, doğal olan ve her yerde değil miydi? Harekat sonrası yıllarda, Kıbrıs’a doktor olarak görevli  giden babamı epeyce görmemiş çok özlemiştim, yazın Kıbrıs’a yanına gittik. Askeri havaalanına inişimizi, kavurucu sıcakta asfaltın buharlaşır gibi göründüğünü, cırcır böcekli sesle sessizliğin karıştığını, kamuflaj giysili askerlerin dizili olduğu yolu dün gibi hatırlarım. Bizim kendi arabamızı da babam adaya aldırmıştı, onunla bizi aldığındaki mutluluğum çok büyüktü, güvenli alandaydım. Kalacağımız yere kadar giderken, çorak arazili uzun yolu, sıra sıra keçi boynuzu ağaçlarını hatırlarım. İlk kez çocuk gözüm savaşın sonuçları ile yüzleşti o yaz, ada halkı toparlanmış hayatlarına devam ediyordu ama savaş kötüydü. Ablukaya alınıp, kurşunlanmış  binalardaki, delikler ve barut izleri hala duruyordu.Ticaret yoğun sürüyor, dükkanlardaki İngiltere’den gelen oyuncaklar ilgi alanımdaydı, çocuktum ne de olsa, gördüklerimi rafa kaldırmıştım.Tüm çocukların hayal güçleri ile gerçeklik iç içedir; bir sorunu bir kahramanın veya sihirli bir değneğin çözebileceğine inanarak umudu hep korurlar. 

Annem ve babamla, yaz tatillerinde Ege’ye veya güneye giderken, arabamızın arka sağ koltuğunda oturup camdan, keyifle seyrettiğim; yollar boyunca uzanan tarlalardaki başaklar sadece oralarda sallanmaz, sağa sola topluca ahenkle eğilirlerken insanların yüreklerindeki barışı, iyiliği birbirine, doğaya fısıldarlardı benim için. Ya o ulu ağaçlar ne kadar kendilerinden emin dururlar, oysa ne acı savaşlar görmüşlerdi kim bilir. Doğa, hayvanlar hep bir ahenk, huzur içindeydi aslında, sakin, bizden daha akıllı ve ruhen güçlüydüler. Büyüdükçe, hayatın, insanların doyumsuz, aç gözlü, menfaatçi, fesatlık dolu kötü yanlarıyla tanışsam da, o çocukluk hayalimi, bakış açımı içimde hep canlı tutmaya çalışıyorum.

Yirmi yedi yaşında yazdığım “Yeni bir Dün-ya…” şiirim, tam da bu inancın, o bitmeyen umudun dizelere dökülmüş halidir. Şiiri kaleme aldığım gün, aslında sadece o anki duygularımı değil; çocukluğumun safiyetini, modern dünyanın karmaşasına karşı bir siper olarak kağıda dökmüşüm. Kafamda, kendi dizelerimden yola çıkarak, “yeni bir dünya” hayalinin sadece kişisel bir nostalji olmadığını, aksine bugünün karanlığına karşı kolektif bir iyileşme çabası olduğunu irdeliyorum. Kendi kelimelerimle, bugüne, yarına ve o kadim kardeşlik düşüne yeniden bakıyorum. Zira her şiir yazan, kendi yazdığı dizelerde hem bir yolcu hem de bir rehberdir.

Yeni bir Dün-ya

Sınırlar yoktu

Kalplerde ve  topraklarda.

Aynı denizlerde yüzüyordu

Tüm çocuklar da.

Başaklar keyifle salınıyordu tarlalarda

Meyveler ağaçlarda.

Renkler karışmış,

Sözler kaynaşmış.

Aynı türkü dillerde,

Aynı ekmek ellerde.

Masallar anlatılırdı;

Varmış

Savaşlar, kavgalar, fesatlıklar.

Yeşil sararmış, mavi kararmış,

Güneş yüzlere ulaşamamış.

Doyumsuz insanların torunları

Dünyaya gözlerini bir daha açamamış.

Aylin Boğa Mart /1997

Kötü, hep sorunlar çıkaran insanları ayıklamışım hayalimdeki bu yeni dünyada. Fakat şiirler bazen zihnimizdeki o “yeni dünya” tasarısı ile gerçek dünyanın acımasızlığı arasındaki ince çizgide doğarlar. 2006 yılında bir gazetede yayınlanan, yerde kucağında kaybettiği minik evladı ile bir Lübnanlı babanın fotoğrafı, John Lennon’un “Imagine” parçasının sözleri ile internette dolaşıyordu. O da binlerce kez gördüğümüz acıklı fotoğraflardan sadece biriydi. Aynı kalp yangılı duygularla baktık o fotoğrafa da. Kağıda dökmüşüm içimi gene, iyi niyetli, barışçıl insanlarla dolu bir dünya hayali ile…

“Yeni bir Dün-ya…” şiirimde savaşları sadece masallara hapseden o iyimser çocuksu ruhum, bu kez bir karabasanın orta yerinde, “vurmasaydı be, vurmasaydı” diyen çaresiz bir haykırışa dönüşmüş. Bu iki şiirim arasındaki mesafe, aslında dünyadaki barış arayışımızın da aynasıdır. Bir tarafta “aynı ekmeği ellerde” paylaşan kardeşlik hayali, diğer tarafta “büyüklerin başlattığı savaşların” kurbanı olan o minik bedenler, geleceğin umutları, çocuklar. Yeni bir Dün-ya’da güneş yüzlere ulaşamamışken, “İsyan” şiirimde acı bir sondaydı: Dünya, çocukların o saf güneşini kendi doyumsuzluğuyla karartmıştı.

​Barışa olan inancım, acının tam merkezinden nasıl yeniden filizlendiğini anlamaya çalışan bir yolculuğa dönüşüyor. Zira insan, o toprak parçalarına kucağındaki evladını gömerken bile, “bu bir masal, bir karabasan olsaydı” diyerek, aslında o da çocukluğunun sınırları olmayan dünyasına duyduğu özlemi haykırıyordu.

İsyan

(O bir baba)

Kollarındaydı

Umudu,

geleceği,

Dün okşadığı kıvırcık saçlı başı,

Hep ellerine sığınan elleri,

Bilmeden uykuya dalmış

O minik bedeni.

İçini yakan kor parçaları,

Tıkamıştı göz pınarlarını

Aksaydı o yaşlar eğer

Geri mi gelecekti canı, ciğeri.

Dünyası durmuş, güneşi sönmüştü.

Ona ulaşamıyordu

Boşluğa yayılmış ağıtlar.

Çöktüğü topraktan kalkamasaydı

Bu bir masal, bir karabasan olsaydı

Allah onun canını alsaydı

Dün olsaydı

Evi elli adım, yüz adım

Ötede olsaydı.

Gelip de başka babaların evlatları

Vurmasaydı be

Vurmasaydı.

(Büyüklerin başlattığı savaşlarda ölen, tüm çocuklar için…)

Aylin Boğa

Erenköy, Ağustos /2006

Ve yıl 2026, bizler gene barışı değil savaşı, dönen dolapları, entrikaları konuşuyoruz. Barış ve iyilik umudumuzu kaybetmeden yaşıyoruz.

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
YazanAylin Boğa
Takip et:
1970 Ankara'da doğumlu, sekiz yaşından beri İstanbul Kadıköy yaşamlı, deniz ve doğa tutkunu, dünya gezgini ve yelkenci. Hayvanlara ve özellikle kedilere hayran. 1991 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık'tan mezun oldu. Aynı yıl STFA ile başlayan mimarlık hayatı, İtalya, Almanya bağlantılı şirketlerde mimar olarak proje müdürlüğü, satış koordinatörlüğü, yönetici olarak devam etti. Emekli olduktan sonra satış eğitimleri, danışmanlıklar vermeyi sürdürdü. Suluboya karma sergileri oldu. Bazı şiirleri edebiyat sitelerinde yayınlanmaktadır. İkinci üniversitede sosyoloji okuduktan sonra söyleşilere, yazılarına daha ağırlık vermeye başladı. Tarihe, geçmişe, alınması gereken derslere önem veriyor, sorgulamayı, okumayı, araştırmayı daima sevdi. Sosyal medyada binaların, semtlerin tarihçelerini araştırıp aktardığı grupları var. Psikolojiye, felsefeye ilgisi çocukluğuna dayanır. Hayatta meraklı bir öğrenci olarak kalmaya devam ediyor.
Önceki Makale “Daçka” 163 yaşında
Sonraki Makale TGC Ödülleri’ni kazananlar

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

ManşetSerbest Kürsü

Türkiye iklim değişikliği zirvesine hazırlanıyor

Gürsel Demirok
17 Nisan 2026
*Serbest Kürsü

Ermenistan’da seçime giderken denge neden Paşinyan’dan yana?

Medya Günlüğü
17 Nisan 2026
ManşetSerbest Kürsü

Savaş artık evlerimizde

Dr. Nil Gönce
17 Nisan 2026
Serbest Kürsü

Güvenlik lüks değil haktır

Mustafa Böğürcü
16 Nisan 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?