Geçen haftanın önemli dış gelişmelerinden biri, Yunanistan’ın ABD’li Chevron şirketiyle, Türkiye’nin 2019’da ‘Mavi Vatan’ ilan ettiği bölgede hidrokarbon arama kararı almasıydı.
Atina, Chevron’un liderliğindeki bir konsorsiyumla, Doğu Akdeniz’de dört ayrı alanda hidrokarbon araması için anlaşmaya vardığını açıkladı. Bu kararın Ankara’yı ilgilendiren yönü, söz konusu alanlardan ikisinin, Türkiye’nin Libya ile 2019 yılında yaptığı deniz yetki alanı anlaşmasının bölgeleriyle çakışmasıydı.
Bu gelişmenin ardından Milli Savunma Bakanlığı (MSB) şu açıklamayı yaptı:
“Yunanistan’ın, Girit’in güneyindeki hidrokarbon sahalarında tek taraflı olarak uluslararası şirketler ile yürüttüğü faaliyetler doğrudan ülkemizin deniz yetki alanlarını etkilememekle birlikte uluslararası hukuka ve iyi komşuluk ilişkilerine aykırılık teşkil etmektedir. Libya ile ülkemiz arasındaki 2019 tarihli Deniz Yetki Alanlarına İlişkin Mutabakat Muhtırasına ve Libya’nın 27 Mayıs 2025 tarihinde Birleşmiş Milletler’e bildirdiği deniz yetki alanları hilafına yürütülmeye çalışılan bu hukuksuz faaliyetin karşısındayız.”
Ardından Cumhuriyet gazetesi, konuyla ilgili gelişmeleri başından beri yakından izleyen dış politika analisti-Medya Günlüğü yazarı Aydın Sezer‘le bir söyleşi yaptı.
Söyleşi 20 Şubat’ta Cumhuriyet’in internet sayfasında “Kendi ayağımıza sıktık” başlığıyla yayımlandı.
Fakat Cumhuriyet kısa süre sonra söyleşiyi aniden yayından kaldırdı. Yazının linkini tıklayanlar “Sayfa bulunamadı” uyarısıyla karşılaştı.

İşin ilginç tarafı, aralarında T24′ün de bulunduğu bazı haber sitelerinde Cumhuriyet’ten alıntılan haber hâlâ yayında.
Yayından kaldırılan söyleşide Sezer şunları söylemişti:
–MSB neden bu konuda çelişkili, sorunlu ve dahi gereksiz bir açıklama yapma gereği hissetti? Vatan, egemenlik bölgesidir. Mavi Vatan’ın da böyle olduğunu varsayabiliriz. Bir ülkenin tam egemenliği bulunan alan, onun karasularıdır. Yani karasularımız neresiyse Mavi Vatan’ımız orasıdır. Fakat denizin dibi ve hidrokarbon yataklarında sınırlı yetki veren kıta sahanlığı, vatan değildir.
-Biz 2011’de Libya iç savaşına, finansman desteği sağlayarak resmen katıldık. Ahmet Davutoğlu sağ olsun, ‘Oradaki Müslüman Kardeşler’e 100 milyon dolar gönderiyorum’ diye bir açıklama yaptı. Ondan iki ay sonra da Libya’ya gitti. Libya’da bir cuma namazı kıldığı sırada, ‘100 milyon yetmez, 300 milyona karar verdim’ dedi. Hikaye anlatmıyorum, bunların hepsini açık kaynaklarda görebilirsiniz. Daha sonra Ali Babacan, ‘Paranın hepsini bir seferde gönderirsek uçak düşer diye parçalar halinde gönderdik’ dedi. Ve biz finansman destek sağladığımız kişilere 2012’de Adalet ve İnşa Partisi’ni kurdurduk.
-Libya ile bir gün içerisinde deniz alanları belirleme anlaşması ile askeri yardım işbirliği anlaşması imzaladık. Deniz anlaşması, TSK’nin Libya savaşına resmen müdahil olmasının önünü açan anlaşma olarak kabul ediliyor. İki anlaşmanın imzalanmasıyla, TSK oraya danışmanlık hizmeti, İHA-SİHA vermeye başladı. Ve ülkenin batısındaki hükümeti destekleyecek şekilde, daha güçlü bir biçimde savaşa müdahil olduk. Ancak buradaki sorun, deniz anlaşmasının taraflarca onaylandıktan sonra yürürlüğe gireceği maddesiydi. TBMM bu anlaşmayı onayladı ama Libya’nın doğusundaki Meclis onaylamadı. Türkiye bu anlaşmayı, “Birleşmiş Milletler’in batıdaki hükümeti meşru kabul ettiği” teziyle iç kamuoyuna sattı.
-Bu anlaşmanın imzalanmasıyla, Doğu Akdeniz’de lehimize olan statükoyu kendi elimizle bozduk. Statüko şuydu: Yunanistan ile Mısır bölgede anlaşma yapamıyordu. Mısır, 2012’nin sonuna kadar onlarla olan iyi ilişkilerimiz ve bizim askeri varlığımız nedeniyle anlaşmaya yanaşmıyordu. Biz bu anlaşmayı yaptıktan sonra Yunanistan ile anlaşma imzaladılar. Ve onların anlaşması tam olarak, benim hep söylediğim 28. boylamı sınır kabul ediyor. Dolayısıyla 28’in batısını biz kaybettik, orada ne bir parsel ilan ettik, ne de gemi dolaştırabiliyoruz. Halbuki 28’in batısında da bizim hak iddiamız vardı. 27’ye hatta 26’ya, daha batıya kadar. Libya’yla deniz alanları belirleme anlaşmasıyla kelimenin tam anlamıyla kendi ayağımıza sıktık.
-AB üyesi olduğu için Yunanistan’ın hak iddia ettiği sınırlar doğal olarak AB sınırları. Daha kötüsü Kıbrıs da AB üyesi olduğu için Kıbrıs’ın ilan ettiği sınırlar da AB sınırları. Ayrıca Kıbrıs’ın özel bir konumu var. 1960 Anayasası’na göre, iki tane İngiliz üssünün o bölgede deniz alanları var. Bizim Akdeniz’de hem Kıbrıs hem de Yunanistan’la düelloya girmemiz ya da birbirimizi karşılıklı suçluyor olmamız doğal olarak Avrupa Birliği’ni de etkiliyor. Avrupa Birliği 2019’dan beri tüm zirvelerinde, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin her zaman ‘kulağını çekti.
-2020 sonu itibarıyla Türkiye ‘Mavi Vatan’ tezinden geri adım attı. Akdeniz bağlamında ‘Mavi Vatan’ unutuldu. Aldığımız bütün gemileri de ya Karadeniz’e çektik ya da Somali’ye gönderdik. Biz şimdi orada, Yunanistan’a ya da Kıbrıs’a tehdit oluşturacak bir eylem içerisinde bulunmuyoruz. Yunanistan-Chevron’la anlaşması açıkça, Türkiye’nin Libya anlaşmasının tanınmadığı anlamına geliyor. Chevron öyle bir şirket ki, biz de Chevron’la güya iş birliği anlaşmaları yapıyoruz. Chevron öyle bir şirket ki Kıbrıs’ta ve Yunanistan’ın güneyinde doğal gaz ve petrol arıyor. Ve Chevron öyle bir şirket ki tamamen ABD’nin derin devletinin de müesses nizamının da desteğini alıyor. ‘Mavi Vatan masaldı’ diyordum, o da bitti. ABD bu konuda tavrını net olarak ortaya koydu. ‘Mavi Vatan’ı eleştirenlerin haklılığı tescillendi.
İlgili yazı ve video:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
