Antroposentrik Çağ’da insanı merkeze koyduk, hakikati merkezden kovduk.
Tanrı’yı kendimize benzeterek yalnız bıraktık, doğayı kendimize benzeterek öldürdük, kadını kendimize benzeterek susturduk, çocuğu kendimize benzeterek ezdik, birbirimizi kendimize benzeterek kaybettik. Şimdi merkezde tek başımıza oturuyoruz. Etrafımızda bizim için yaratıldığını sandığımız bir dünya var ama dokunamıyoruz. Dokunduğumuz her şeyi kendimize benzettik.
İnsanın en eski ve inatçı fikri şudur: Her şey insan için. Bu fikri önce dinler öğretti. Kutsal metinler kulağımıza iki şeyi aynı anda fısıldar: Ey insan sen küçüksün, acizsin, topraktan geldin, alçakgönüllü ol. Hemen ardından: Merak etme, her şey senin için yaratıldı. Güneş senin için doğuyor, yağmur senin için yağıyor.
İnsan bu iki cümlenin çeliştiğini sormaz. Birincisini kutsal mekandayken dinler, ikincisini kapıdan çıkınca kullanır. Kilisede, camide, havrada, tapınakta alçakgönüllüyüz, ben kimim ki deriz. Kapıdan çıkınca başlar: Karıncaya basarız, ağacı keseriz, nehri kirletiriz. Dere yatağına ev yaparız, dere intikam alınca kader deriz. Ormanı yakarız, sonra sosyal medyada çok üzüldük diye paylaşırız. Bir köpek dövülünce ortalığı ayağa kaldırırız, aynı gün mezbahada binlerce hayvan ölür, akşam biftek sipariş ederiz. Acı, gözümüzün önündeyse acıdır, uzaksa istatistiktir.
Din için öldürürüz. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Haçlı seferleri, cihatlar, engizisyonlar, mezhep kavgaları. Hepsinin cümlesi aynı: Benim Tanrım en doğru Tanrı, benim kitabım en doğru kitap. Sen yanlışsın, yok olmalısın. Aynı sokakta yan yana duran iki insan, inancını duyunca düşman oluyor. Aynı Tanrı’ya inanıp birbirini boğazlayanlar var. Tanrı benim tarafımda, o yüzden seni öldürmem kutsal. Her şey benim için, benim gibi olmayan yok olabilir. Bu kibir sadece dindarda yok. Dinsizde de var, kılıfı değişir. Eskiden Tanrı böyle istedi diyorduk, şimdi insanlık için gerekli, kalkınma için gerekli, ekonomi için gerekli diyoruz.
Bilim dört yüz yıldır aynı şeyi söylüyor: Sen merkezde değilsin. Dünya evrenin merkezi değilmiş, insan özel yaratılmamış, aklımız bile tam bize ait değilmiş. Bilim her seferinde sen önemli değilsin diyor. Biz bu bilgiyi bile kendimizi önemli hissetmek için kullanıyoruz. Bilim diyor ki doğa ölüyor. Biz diyoruz ki doğayı kurtaralım yoksa biz yaşayamayız. Yani doğayı doğa olduğu için değil, biz yaşayalım diye kurtarmak istiyoruz. Arıları bal yaptığı için, ormanı oksijen verdiği için seviyoruz. Doğa bizim için bir depo. Giriyoruz, alıyoruz, çıkıyoruz ve sonra kendimize çevreci diyoruz.
Bu yüzden doğayı koruma hikayelerimiz komiktir. Birleşmiş Milletler her yıl iklim zirvesi yapıyor. Liderler lüks otellerde, binlerce uçağın karbonuyla doğayı kurtarmayı konuşuyor. Sonunda “endişeliyiz” diye bir metin çıkıyor. Sonra herkes ülkesine dönüp yeni petrol anlaşması imzalıyor. Doğayı kurtarmak güzel bir fotoğraf, petrol satmak güzel bir para. Devletler doğayı uzaktan sever. Ormanı sever ama kâğıt fabrikası uzaktaysa, denizi sever ama atık borusu görünmüyorsa.
Market poşetini paralı yaptık, ne büyük devrim. İnsanlar paralı poşeti alıp içinde on plastik ambalajlı ürün götürüyor. Poşet suçlu, içindeki on plastik masum. Çünkü poşeti yasaklamak kolay, sistemi değiştirmek zor. Karbon kredisi çıkardılar. Fabrika tütüyor, sonra başka kıtada yüz ağaç diktirip ben temizim diyor. Kirletme hakkını satın alıyor. Eskiden kilisede günah çıkarıyorduk, şimdi şirkette karbon çıkarıyoruz, mantık aynı. Parayı ver, vicdanı temizle.
Hayvanları bile sevimliliğine göre koruyoruz. Pandayı seviyoruz, tatlı, köpek balığını sevmiyoruz sebebi korkunç. Panda vakıfların logosu oldu, kimse solucanın logosunu yapmadı, halbuki toprak solucan sayesinde yaşıyor. Bir alanı çevirip burası milli park diyoruz, kalan her yeri yok etmek için izin alıyoruz. Fili dişi için, gergedanı boynuzu için öldürüyoruz. Sonra kalan üç fili korumak için kampanya yapıyoruz. Önce öldürüyoruz, sonra koruyarak kahraman oluyoruz. Doğayı değil vicdanımızı, insanı değil konforumuzu koruyoruz.
Aynı çelişki ilişkilerimizde de var. Her şeyi insan için istiyoruz ama ortada insan bırakmıyoruz. Herkes her şeyi biliyor ama kimse söylemiyor. Sevgilinin seni sevmediğini, arkadaşının gülüşünün arkasında kıskançlık olduğunu, annenin iyiyim derken iyi olmadığını, patronunun ailemiz derken aileden bahsetmediğini biliyorsun. O işin yürümeyeceğini, o evliliğin bittiğini, o dostluğun çürüdüğünü biliyorsun. Biliyorsun ve susuyorsun. Söylersen oyun bitecek.
Modern ilişkiler kırılgan bir camdan yapılmış. Açık konuşmak o cama taş atmak gibi. O yüzden çatlak bir evde deprem yokmuş gibi oturuyoruz. Sevgiye bile sigorta yaptırıyoruz. Tam sevmiyoruz, cebimizde B planı tutuyoruz. Birbirimizi sevdiğimiz için değil, yalnız kalmaktan korktuğumuz için birlikte duruyoruz. Trafikte omuz atarız, benim yolum daha önemli. İş yerinde mobbing yaparız, benim koltuğum daha önemli.
Devletler de aynı, dinler de aynı. Devletler diyalog diyor, masalar kuruluyor, fotoğraflar çekiliyor ama kimse kimseyi dinlemiyor, herkes sırasını bekliyor. Dinler hoşgörü diyor, pankartlar asılıyor ama kimse doğrusundan geri adım atmıyor. Hoşgörü dedikleri çoğu zaman benim gibi olursan seni severim demek. Demokrasi diyorlar, herkes eşit diyorlar ama özgürlük parası kadar, konuşmak serbest ama her konuşmanın bedeli var.
Bütün bu yalanları biliyoruz. Neden susuyoruz? İşimize geliyor. Devletin yalanını söylersek adaletsizliğe ortak olduğumuzu, dinlerin yalanını söylersek kendi inancımızı, demokrasinin yalanını söylersek özgür olmadığımızı kabul edeceğiz. Sevgilinin yalanını söylersek yalnız kalacağız.
Bu yüzden sessiz bir anlaşma yaptık. Devletler yalan söylüyor, biz inanıyor gibi yapıyoruz. Din tüccarı yalan söylüyor, biz kutsal diye susuyoruz. Sistem yalan söylüyor, biz demokrasi diye alkışlıyoruz. Belki de insan, evrenin merkezi olduğu için değil, merkezde olmadığını kabullenemediği için kayboldu. Hepimiz yalan söylemeyi bırakalım.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
