“Bir mümin ile bir kâfir denize girse, yalnızca yüzmeyi bilen kurtulur. Çünkü Allah cahilleri kayırmaz.”
Mısırlı düşünür, hekim ve yazar Mustafa Mahmud’a atfedilen bu söz, basit bir fizik kuralını hatırlatmakla kalmaz. Siyasetin ve insan psikolojisinin üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir soruyu da gündeme getirir: İnsanlar neden kendi hayatlarını zorlaştıran siyasi tercihleri savunmaya devam edebilir? Neden devasa krizler bile bildik ezberleri bozmaya yetmeyebilir?
İdeolojik tartışmaların ötesinde, bu söz insanı hayatın değiştirilemez gerçekleriyle yüzleştirir. Dalgalar yükselip su boğaza dayandığında, hangi partiye üye olduğunuzun, hangi mahalleye ait olduğunuzun ya da hangi sloganı attığınızın bir önemi kalmaz. O anda belirleyici olan, koşulları doğru değerlendirmek ve gerekli bilgi ve beceriyle hareket edebilmektir. Su, kim olduğumuza değil, doğa yasalarına göre hareket eder. Sözün verdiği ders de budur: “Allah cahilleri kayırmaz.” Gerçek kurtuluş, bilgi ve liyakatle mümkündür. Liyakat ise öngörü, doğru karar ve sorumluluk gerektirir. Hiçbir kimlik veya aidiyet bunların yerini tutamaz.
Peki madem gerçeklik bu kadar tarafsız, siyaset neden onun yerine başka gerçeklikler koymaya çalışır? Çünkü insan her zaman gerçekle yüzleşmeye hazır değildir. Belirsizliğin yarattığı kaygıyı azaltmak, inançlarını ve aidiyetlerini korumak için bazen gerçeğin kendisinden çok, inanmak istediği anlatıya tutunur. Siyasi anlatılar da bu ihtiyaca seslenir. Bize konforlu kaleler inşa eder, “biz ve onlar” kavgalarıyla yapay rüzgârlar yaratır. Bu hayal siyaseti, faturası geleceğe kesilmiş, yüksek faizli bir borç gibidir. Güdülenmiş akıl yürütme ve güdülenmiş kuşkuculuk araştırmaları, insanların inançlarıyla çelişen bilgiler karşısında her zaman fikirlerini değiştirmediğini; kimi zaman mevcut inançlarını koruyacak açıklamalara yöneldiğini gösterir. Böylece illüzyon, gerçeklikle karşılaştıkça yeniden gerekçelendirilir.
Bu noktada Fransız sosyolog Baudrillard’ın düşüncesi önem kazanır. Ona göre medya, yalnızca gerçekliği yansıtmaz; insanların gerçekliği algılama biçimini de şekillendirir. Bazen insanlar, yaşananlardan çok kendilerine sunulan görüntüleri ve anlatıları gerçek kabul etmeye başlar.
Bilkent Üniversitesi’nden Ioannis N. Grigoriadis ile araştırmacı Onur T. Karabıçak, Baudrillard’ın düşüncesinden hareketle Türkiye’deki ana akım medyada üç önemli anlatıya dikkat çeker: “bekâ mücadelesi”, muhalefet liderlerinin “hain” olarak sunulması ve popüler diziler üzerinden ideal liderlik tasviri. “Diriliş Ertuğrul” ve “Payitaht Abdülhamid” gibi dizilerde geçmişin kahramanlık anlatıları, bugünün siyasi tercihlerini meşrulaştıran bir çerçeve sunabilir. Bu örneklerde ortak nokta, gerçekliğin belirli anlatılar üzerinden yorumlanmasıdır. Peki bu anlatılar ne zaman sorgulanmaya başlar? Gerçeklikle karşılaştıklarında.
İşte “denize düşme anı”, biriken borcun önümüze konduğu, faturanın tahsil edildiği kırılma anıdır. Büyük ekonomik krizler, kurumsal çöküşler ya da doğal afetler, siyasi anlatıları gerçeklikle sınayabilir. İnsanı en temel sorularla baş başa bırakır: Ne oldu, neden oldu ve bundan kim sorumlu?
Ama fatura gelince herkes hemen hesaplaşmaz. İnsan, en ağır krizlerde bile eski kalkanına sarılabilir. 2023 depremleri, liyakat, denetim ve kamu yönetiminin sorumluluğunu yeniden gündeme taşıdı. Ancak bu sorgulama, herkes için siyasi tercih değişikliğine dönüşmedi. Çünkü bir yönetimin performansını eleştirmek, mutlaka başka bir yönetimi tercih etmek anlamına gelmez. İnsan, mevcut yönetimin eksikliklerini kabul ettiği hâlde alternatiflere güvenmeyebilir; grup bağlılığı, alışkanlıkları veya değişim kaygısı nedeniyle tercihini sürdürebilir.
Bu noktada sosyal psikolog John Jost’un “Sistemi Meşrulaştırma Kuramı” devreye girer. Jost’a göre insanlar, kendi çıkarlarına aykırı olsa bile mevcut düzeni savunabilir; çünkü alıştıkları sistemi korumak, belirsizlik ve tehdit karşısında güven duygusu sağlayabilir. Sosyal psikologlar Chuma Kevin Owuamalam, Mark Rubin ve Russell Spears’ın geliştirdiği “Sisteme Yönelik Tutumların Sosyal Kimlik Modeli” (SIMSA) ise sistemin savunulmasında grup aidiyetinin ve kolektif çıkarların rolüne dikkat çeker. İlk yaklaşım sistemin meşrulaştırılmasında güven ve düzen ihtiyacına, ikincisi ise grup kimliğine ve kolektif çıkarlara ağırlık verir.
Owuamalam, Rubin ve Spears, 2016 Brexit referandumu ve Trump’ın seçilmesinin ardından yürüttükleri iki araştırmada, SIMSA’nın siyasi tutumları açıklamada “Sistemi Meşrulaştırma Kuramı”ndan (SJT) daha fazla destek bulduğunu gösterdi. Bu sonuç, siyasi tercihleri anlamak için yalnızca düzeni koruma ihtiyacına değil, grup kimliğine ve kolektif çıkarlara da bakmak gerektiğini gösteriyor. Türkiye’de de benzer aidiyet mekanizmalarının siyasi bağlılıkların sürmesinde rol oynayabileceğini düşünebiliriz. İnsan bazen zarar gördüğü yerde kalır; çünkü orayı evi sanır. Ev ise acıtsa da sığınaktır.
Üstelik siyasi illüzyon güçlüdür ve büyük kaynaklarla beslenebilir. Onu üretmek ve sürdürmek için para, emek, zaman, medya, iletişim ağları ve kurumsal güç gibi maddi kaynaklar seferber edilir. Bunun yanında umut, korku, inanç, aidiyet ve ortak hafıza gibi manevi kaynaklar da bu anlatıyı besler. Birey de kimliğine sarılarak, inandığı anlatıyı savunarak ve kendi grubunun gerçekliğini yeniden üreterek bu sürecin bir parçası hâline gelir. Böylece siyasi illüzyon hem dışarıdan beslenen hem de içeriden yeniden üretilen güçlü bir yapıya dönüşür.
Ancak hiçbir siyasi algı yönetimi doğanın, matematiğin ve ekonominin kurallarını sonsuza kadar bükemez. Mutfaktaki yangın, cebimizdeki paranın azalması ve liyakatsizliğin gündelik hayata yansıyan sonuçları, siyasi anlatılarla yaşanan gerçeklik arasındaki mesafeyi görünür kılar. Bir noktada ertelenen sorunlar, görmezden gelinen gerçekler ve biriken faturalar hayatın içinde karşılığını bulur. Fakat bu yüzleşme herkeste aynı anda gerçekleşmez. Kimi insan düşüncesini, kimi siyasi tercihini değiştirirken kimi de eski anlatısına tutunmayı sürdürür.
Gerçek başarı, anlatılanlarla değil, ortaya konulan sonuçlarla değerlendirilir. Belki de en büyük yanılgımız, kendi tarafımızda olduğumuzda gerçeğin de bizim tarafımızda olduğunu düşünmektir. İnsan hangi rozeti takarsa taksın, bazen onu yalnızca bir aidiyet sembolü olarak değil, kendisini koruyacak, haklı çıkaracak ve kurtaracak bir güvence olarak görür. Oysa rozet değişir, partiler değişir; denizin kuralları değişmez. Rozet insanı yüzücü yapmaz. Bizi koruyabilecek olan; bilgi, liyakat, akıl, bilim, doğru kararlar ve hesap verebilirliktir.
Deniz, hangi partiden olduğumuzu sormaz. Yüzme bilip bilmediğimizi sorar. Ve yüzmeyi öğrenen insan, artık suyun kendisinden korkmaz.
Seçilmiş kaynaklar
- Baudrillard, J. (1981/1994). Simulacra and Simulation.
- Grigoriadis, I. N., & Karabıçak, O. T. (2022). Baudrillard in Ankara.
- Jost, J. T. (2019). A quarter century of system justification theory.
- Owuamalam, C. K., Rubin, M., & Spears, R. (2022). Brexit and Trump.
- Taber, C. S., & Lodge, M. (2006). Motivated skepticism in the evaluation of political beliefs.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
