İnsan tarih boyunca hem kendi kendini hem de başkalarını 3 katmanda algılamıştır: Beden, ruh ve duygu.
Önce beden, en kolay, en somut, en erişilebilir olanla uğraşılmıştır. Hayatta kalma çabasıyla başlayan bedeni doyurma, susuzluğunu giderme, boşaltma, rahatlatma ve koruma güdüsü hayatın tek amacı olarak belirmiştir. İnsanoğlu böyle bir şeyi düşünüp anladığından değil, güdülerinin zorlayışından ve acıdan kaçmak için böyle yaşamıştır yüzyıllarca. Susuzluk acı verici ve öldürücüdür. Açlık da. Dışkılama ve idrarı atma da öyle. Kadınlar için fazladan kanama hem metabolizmayı hem de hayatta kalmayı daha zor ve karmaşık hale getiren bir ek donanım olarak görülebilir. Cinsellik ya da en ilkel haliyle üreme güdüsünden kaynaklanan baskı da giderilmesi gereken, öldürücü olmasa da rahatsız edici bir baskı olarak halledilmesi gereken bir sorundu. Bütün bunlar hep bedenle, bedenin duyurduğu ihtiyaçlarla ilgiliydi.
Bunlarla yaşarken ve evrimleşirken, işin içine, bir noktada düşünme girdi. Korku hep vardı ve vardır, acı da hep vardı. Bu yüzden bunlar en arkaik soyut algılar olarak kabul edilebilir. Ancak düşünme bir duyguyla, merakla başlamış olmalı. Açıklanamayan her önce korkunun sonrasında da ondan kurtulmak için merakın nesnesi olarak ortaya çıkmıştır. Güç arayışının doğuşu ve insan varlığında kendine bu kadar çok yer bulmasının korkmaktan ve bilmemekten ki onun temelinde de korku vardır, kurtulmak olduğunu düşünürüm hep. Bilmemek, bilememek demek, anlayamamak, açıklayamamak demektir. Anlayamamak ya da açıklayamamak ise korkunun kaynağıdır. Bilme ihtiyacının yakıcılığı bilimi, anlamlandırma ihtiyacının yakıcılığı inancı doğurmuştur.
Gök gürültüsünü “tanrıların öfkesi” olarak açıklayan insan daha sonra bu öfkeyi yaratan sebebin ardına düşmüştür. Çünkü sebep anlaşılmazsa onunla baş etmek zaten mümkün değilken uzlaşmak hiç mümkün görünmemekteydi. Gökten ateşler yağdırdığına göre tanrılar ya da gök tanrısı çok öfkeliydi, ama niye?
Yanlış, saygısızlık, haksızlık, adalet, hak hukuk ve hatta düzen kavramlarının atasıdır anlam arayışı. Bilim ‘’nasıl?’’ sorusuna cevap ararken (ya da akıl), duygu ‘’niçin/niye?’’ sorusunun peşine düştü. Kanser hücreleri nasıl meydana gelir sorusunu bilim yanıtlar. Ama niye kanser var veya niye bende var da onda yok sorusunu yanıtlayamaz. Yağmur nasıl yağar sorusunu da açıklar ama niye yağar, bunun anlamı ne sorusunu açıklayamaz. Çünkü o anlamın işidir. Soyuttur. Duygudur. Duygudandır.
Duygular açıklanamadıkları gibi kontrol edilmeleri de zordur. İnsan kendi duygularıyla uğraşır. Onları ortaya kasıtlı bir şekilde çıkarmadığı gibi, ortaya çıkmış olanı ortadan kaldırmak ya da yok saymak veya yönetmek de bir hayli zordur. Bütün kadim öğretilerin temelinde duygunun kontrol edilmesi amacı ve bunun için önerilen yollar vardır. Öfke, nefret, kin, kıskançlık gibi şiddete yol açabilen duygularla uğraşılmıştır. Bunların kışkırtılması ya da büyütülmesi de mümkündür. Ancak bir duygu daha vardır ki en az bunlar kadar şiddete yol açabilme potansiyeline sahiptir. Bu arzudur. Özellikle bedensel arzu insanın toplumsal hayata geçişiyle birlikte üzerinde en çok baskı kurulan duygulardan biri olmuştur. Toplu yaşama birçok duygunun ve ihtiyacın ertelenmesi ve uygun zaman ve mekânda tatmin edilmesi gereğini doğurmuştur. Modern çağlara ulaşılmış olmakla birlikte, insanın, bedeni ihtiyaç ve arzularını toplumsal ahlaki sınırların içerisinde tutma ve toplumsal kurallara uygun bir şekilde giderme konusundaki gayret ve çabasının arkasında yatan en önemli motivasyonun ‘’ceza’’ olduğunu söylememiz gerekiyor. Yoksa çok azımız arzularımızı ertelemeye ya da kısıtlamaya gönüllüyüzdür.
Toplumun bu anlamdaki gücünün, yani bir denetim mekanizması olma özelliğinin ortadan kalktığı ya da zayıfladığı dönemlerde suç oranlarının artması bize bunu gösteriyor. Toplumda yerleşmiş kuralların, uygulamadaki yasakların yani toplumun temelini oluşturan yazılı ve yazısız kuralların zayıflaması ya da bazen ortadan kalkması nasıl olur? Bu soruya teknolojik gelişmeler, küreselleşme vb cevaplar verilebilir ve doğrudur da. Ancak asıl olan siyasi güçtür. Siyasi güç toplumu teknoloji ve küreselleşmeye rağmen Orta Çağ koşullarında ve bilinç düzeyinde tutabilir. Bakınız Afganistan. Bakınız birçok Orta Doğu ülkesi. Birçok Afrika ülkesi.
İnsanın gelişmesi öncelenmedi hiçbir zaman. Hep teknolojinin ardından koştuk. İnsanın hâlâ kendi insan olmaklığından kaynaklanan ve aşılması gereken birçok ‘’ilkel’’ tarafı var oysa. Teknoloji bizi kendimizden kurtaramadı, kurtaramazdı.
Buradayız…
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
