Önümüzdeki seçeneklerden hangisine yöneleceğimizi tam bilemeyişimiz sanırım hayatın zor yanlarından biri.
Her yeni sabah, bir bakıma, henüz söylenmemiş sözlerin ve atılmamış adımların eşiğinde uyanırız. Karar vermenin zor yanı da çoğu zaman tek bir adımı seçerken aslında onlarca olasılığa sessizce veda etmek değil mi? Seçmediğimiz her patika, gün geliyor, zihnin bir köşesinde “Acaba seçseydim ne olurdu?” diye kendini hatırlatıyor.
Belki de insanı en çok seçmediklerini düşünmek yoruyor ve belki de seçim yapmanın asıl yükü de burada başlıyor: Bir kapıdan ilerlerken diğer kapılara sırtını dönmek gerekiyor. Seçim yaptığımız anda artık yalnızca ihtimalleri düşünmüyor, sonucunun sorumluluğunu da alıyoruz. Karar vermeden hemen önceki o eşik, insanın kendi zihniyle giriştiği en yorucu mücadele olabilir.
Zihnimiz, eyleme geçmediğimiz sürece bizi her ihtimalin mükemmel olduğuna inandırabilir. Oysa bir karar verdiğimiz anda ihtimallerden çıkıp gerçek sonuçlarla karşılaşmaya başlarız.
Yanılma kaygısı ya da yanlış karar verme korkusu bizi gerçekten hareketsiz bırakabiliyor. O kadar çok seçenek arasında bocalıyoruz ki, bazen en doğruyu ararken hiçbir şey yapamaz hâle geliyoruz.
Karar verememek, durmak da aslında bir seçim sayılmaz mı? Eylemsizlik yani rüzgârın bizi savurduğu yöne teslim olmak da bir seçim olabilir. Bir bakıma kendi hayatının direksiyonunu bırakıp seni sürüklediği yere razı oluyorsun. Asıl mesele de seçimi yaptıktan sonra başlıyor galiba.
Bir kararın arkasında durmak, işler ters gittiğinde de sonuçlarıyla yüzleşebilmeyi gerektiriyor. Yol pürüzsüzken yürümek kolay. Seçtiğin yolun tozunu üstünde taşımak ise, “evet, bu benim kararımdı, eğrisiyle doğrusuyla sonucunu da ben üstleniyorum” diyebilme olgunluğudur.
İnsan kararlarının sonuçlarını üstlendikçe kendi sesini daha net duyuyor, ne istediğini de daha iyi anlamaya başlıyor.
İşler ters gittiğinde, yürüdüğümüz yoldan pişmanlık duymak ya da suçu dış etkenlere atmak işin kolay tarafı. Karşılaştığımız engellerde hemen geriye dönüp vazgeçtiğimiz ihtimalleri gözümüzde büyütmek son derece insani.
Fakat olgunlaşmak ve gerçekten özgürleşmek, alınan kararın arkasında sığınacak bir bahane aramak yerine, ortaya çıkan sonucu da sahiplenebilmekten geçiyor sanırım. Sonuçta iyi ya da kötü, attığımız her adım, vardığımız her durak ve ödediğimiz her bedel hayatımızın bir parçası oluyor.
Hata yapmamak zaten gerçekçi bir hedef değil; önemli olan, verdiğimiz kötü kararlardan sonra ne yaptığımız. Geçmişte önünde durduğumuz o eşikleri, verdiğimiz kararları düşünmek belki de kendimizle yapabileceğimiz en dürüst muhasebe olabilir.
Karar verme süreci ne kadar zor olursa olsun, bir kararın iyi sonuç vermesi kadar, gerçekten kendi ayak izlerimizle şekillenmesi de önemlidir.
Kararlarımızın arkasında durabilmek ve rüzgâr sert esse de kendi yönümüzü kaybetmemek, hayatın bütün bu karmaşası içinde kendimize verebileceğimiz en sağlam sözlerden biri belki de…
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
