Geçen 7 Ağustos’ta Kabe’nin gölgesindeki Al-Safa Sarayı’nda Türkiye Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması o günden bu yana iç siyasette ve medyada adeta bir “İslam NATO’su mitine” dönüştürüldü.
“Birimize yapılan saldırı hepimize yapılmıştır” yolundaki taahhütler havada uçuşurken medyamız ve bazı dış politika analistlerimiz metnin İsrail’e karşı kurulmuş devasa bir “koruma kalkanı” olduğuna çoktan ikna oldu. Ortada ise “minnacık” bir hukuki detay var: Böyle bir anlaşma, en azından bağlayıcılığı olan bir ittifak anlaşması henüz hukuken yok.
Anayasa’nın 90. maddesine göre uluslararası antlaşmalar Meclis’in bir kanunla uygun bulmasından sonra yürürlüğe girer. 92. madde daha da açıktır ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesine izin verme yetkisinin TBMM’de olduğunu söyler. Özetle, Sarayda atılan imza niyet beyanıdır. Bağlayıcı ittifak ise ancak Meclis’ten geçince olur.
Dün Riyad’da apar topar toplanan Mekke Savunma İttifakı Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi Pakistanlı emekli Korgeneral Nauman Mahmood’u genel sekreter atayarak kurumsallaşma adına ilk adımı attı. Toplantı sonrası Suudi medyası hemen kuvvet konuşlandırmaya hazırlanıyorlar manşetlerini atınca, maşallah aynen bizimkiler gibi demekten kendimi alamadım. Pazar sabahı sosyal medyada “hepimiz birimiz birimiz hepimiz” için diyerek “Üç Silahşörler” göndermesi yapmıştım.
Ancak, son ortak açıklamanın altındaki küçük bir ek her şeyi özetliyor. Bu sihirli kelimeler “tarafların ulusal mevzuatına uygun olarak” şartıydı.
Kritik paragrafta gaz ile fren pedalına aynı anda basılıyor. Derhal pratik olarak uygulanması ve hızlı bir şekilde konuşlandırılması gibi kelimeler tamamen Riyad içindir. Krallık şehirlerine füze ve İHA düşerken Suudi kamuoyuna “müttefiklerimiz geliyor” mesajı vermek zorundalar. Fren pedalı ise “ulusal mevzuata uygun olarak” şartında gizli. Bu ifade de Ankara ve biraz da İslamabad içindir. Türkiye açısından ulusal mevzuat dediğiniz şey Meclis’ten geçmiş bir antlaşma ve bir tezkeredir. Bu ikisi olmadan tek bir Türk askeri Suudi topraklarına konuşlanamaz. Ne hızlı konuşlanır ne yavaş.
Pakistan’ın Husilerle savaşmak üzere Suudi Arabistan’a asker göndermesi Mekke Anlaşması bağlamında değil, doğrudan 2025 yılında imzaladıkları ikili Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması uyarınca gerçekleşiyor. Yani Pakistan mecburen zaten gidiyor. Masada açık duran asıl soru Türkiye.
Diplomasi dilinde böyle metinlere “yapıcı muğlaklık” denir. Riyad derhal kelimesini okur, Ankara ise ulusal mevzuat kısmını alır. Bizim ekranlar da “Türk askeri Suudi Arabistan’a gidiyor” diye yoruma başlar. Türk dış politikasının son yıllardaki en istikrarlı çizgisi tam olarak budur. Herkesle ittifak kurup sonra o ittifakın kime karşı olmadığını izah etmek zorunda kalmak. Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan da bu işin ustası zaten ve Türkiye bir kez daha kapıyı hem açık hem kapalı tutmayı başarmış görünüyor.
Bizde ise anlaşma aylarca “İsrail’e karşı kalkan” diye pazarlandı. Oysa Trump kalkıp anlaşmayı “büyük ve cesur bir adım” diye kutladı. Suudi İsrail yakınlaşması o kadar stratejik bir hale geldi ki Mekke Anlaşması’na yakında İsrail’in de davet edilmesini bekliyorum. Yeni üye Tel Aviv olursa hiç şaşırmayalım! Böylece kusursuz bir iş bölümü sağlanmış olur. Sekretarya Riyad’da ve askeri koordinasyon merkezi Tel Aviv’de olur, hamaset kısmı yine Ankara’da kalır.
Savunma sanayisi iş birliği ve ortak üretim vurgusu kulağa hoş geliyor ama üç ülkenin tehdit algıları birbirinden tamamen kopuk. Riyad’ın önceliği İran ve Husiler. İslamabad’ın derdi Hindistan. Ankara’nın ise tehdit haritasında İsrail ile ve Doğu Akdeniz ve Ege gibi bambaşka başlıklar var. Hal böyleyken “birimize yapılan saldırı hepsine saldırıdır” maddesi kâğıt üzerinde güzel dursa da sahada üç ayrı cephe ve üç ayrı düşman anlamına geliyor.
Sosyal medyadaki itirazlar hiç de boşuna değil. “ABD ve İsrail İran’ı Suudi üslerinden vurur ve İran da bu üslere karşılık verirse ne olacak” sorusu ortada koca bir kaya gibi duruyor. “Mekke Anlaşması devreye girip Türk askeri İran’la mı savaşacak” diye soranlar da haklı. Elbette ulusal mevzuata uygun olarak ifadesi Türkiye için bir sigorta işlevi görüyor. Ama sigortanın şartlarını bilmek için o poliçeyi önce bir görmek lazım. Dışişleri Bakanımız, Milli Savunma Bakanımız ve Genelkurmay Başkanımız Riyad’da mesai harcarken herkes günlerce ahkam kesti ama ortada bir belge hâlâ yok.
Benim talebim baştan beri oldukça net. Şu metin Meclis’e gelsin. Ne imzaladığımızı ve hangi yükün altına girdiğimizi 85 milyon vatandaş görsün. Muhalefetin tutumunu o zaman tarihe not düşelim. Kararlaştırılan askeri güç ve yetenekler derken ne kastedildiği açıkça anlaşılsın. O zamana kadar Mekke Anlaşması benim için sadece bir niyet beyanı olarak kalacak. Mürekkep gayet iyidir ve tarih onunla yazılır. Fakat asker göndermek mürekkeple değil Meclis kararıyla olur.
Getirin artık şu Mekke Anlaşması’nı Meclis’e…
Fotoğraf: Dışişleri Bakanlığı X hesabı
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
