Şu sıralar neredeyse tüm TV kanallarında hararetle “Mekke Anlaşması” konuşuluyor. Büyük harflerle analizler yapılıyor, “Orta Doğu’daki güvenlik dengesini yeniden şekillendirebilecek yeni bir savunma ittifakının doğuşuna mı tanık oluyoruz?” nidaları havada uçuşuyor.
Stüdyolara dizilen emekli paşalar, “uzman” sıfatlı yorumcular ve harita başında akıl yürüten sunucular, sanki ellerinde imzalı metnin bir sureti varmışçasına kesin hükümler veriyor. Oysa bu curcunanın büyük kısmı, somut bir belgeye değil, birkaç fotoğraf karesine ve resmi ağızlardan sızdırılan cümlelere ve zirve açıklamasına dayanıyor.
Açıkçası ben hiç sanmam.
Ortada devasa bir gürültü var ama bu “anlaşmanın” metni yayınlandı mı? Gören ya da içeriği hakkında gerçekten bilgi sahibi olan var mı? Eğer uluslararası bir anlaşma imzalandıysa bunun er ya da geç Meclis’e gelmesi gerekecek, hal böyleyken neden metin devlet sırrı gibi gizli tutuluyor? Bir belgenin bağlayıcılığı, üzerine yapılan yorumların hacmiyle değil, hukuki metninin netliğiyle ölçülür. Metin ortada olmadıkça, konuştuğumuz şey bir anlaşma değil, olsa olsa bir temenniler ve algılar bütünüdür.
Korkarım ki bu iş de, tıpkı AB tam üyeliğini kutladığımız, gündüz vakti havai fişek attığımız o absürt güne veya BRICS üyeliği için müracaat edip kapıdan döndüğümüz günlere benzemesin. Bizde maalesef beklentiyi gerçeğin yerine koyma, niyeti başarı gibi pazarlama konusunda köklü bir alışkanlık var, büyük törenlerle duyurulan pek çok “tarihi adım”, aradan birkaç ay geçtikten sonra sessizce gündemden düşüverdi.
Böyle bir belgenin üzerine büyük jeopolitik yorumlar yapmadan önce aklımızdan çıkarmamamız gereken temel bir gerçek var. Türkiye NATO üyesi bir ülkedir. NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahibiz ve meşhur 5. Madde’ye tabiyiz. Dolayısıyla bu tarz çıkışları bu gerçekliği hatırda tutarak okumak gerekiyor. Bir ülke, aynı anda hem Batı ittifak sisteminin göbeğinde durup hem de bu sistemin dışında bağımsız bir “Orta Doğu savunma ekseni”nin lideri gibi davranamaz. Bu iki konu birbiriyle çelişmeye mahkumdur.
“Mekke Anlaşması’nın hiçbir ülkeye yönelik olmadığı” yönündeki resmi açıklamaların pratikte, uluslararası ilişkiler nezdinde hiçbir anlamı yok. Madem Orta Doğu’da böyle iddialı bir ittifak kuruluyor, bunun elbet birilerine karşı veya birilerine mesaj için kurulmakta olduğu çok açık. Tarihte hiçbir savunma paktı boşlukta, muhatapsız kurulmamıştır. İktidarın senkronize çalışan medyasında, bu anlaşmanın “İsrail’e karşı” olduğu tezi işleniyor. Kapalı kapılar ardında diğer bir olası hedefin İran olduğu da tartışılıyor.
Oysa fotoğrafın geneline baktığımızda çok daha pragmatik ve dünyevi dertler görüyoruz.
Türkiye, dış politikayı iç kamuoyuna satma ustası bir ülke oldu. Mekke gibi kutsal bir şehrin ismini taşıması nedeniyle bu anlaşmaya bilhassa özel, dini ve sembolik bir anlam yükleniyor. İsim seçiminin tesadüf olmadığını, seçmen tabanının duygusal kodlarına doğrudan hitap eden bilinçli bir tercih olduğunu görmek için çok keskin bir gözlemci olmaya gerek yok. İşin jeopolitik kılıfının altındaysa giderek genişleyen savunma sanayimiz için acil bir “finans ve pazar arayışı” yatıyor. Üretilen İHA, SİHA ve zırhlı sistemlerin sürdürülebilir olabilmesi için istikrarlı alıcılara ve dış sermayeye ihtiyaç var. Körfezin sıcak parası da tam bu noktada devreye giriyor. Bu sıcak para ve pazar bulma amacı uğruna ki bunlar meşru hedeftir, Ankara diğer uluslararası taahhütlerini esneterek veya yok sayarak anlık siyasi adımlar atıyor. Daha önce de defalarca yazdığım gibi, dışarıya atılan her adımın içerideki sandığa ve ideolojik konsolidasyona bakan bir boyutu var.
Peki ya diğer aktörler? Pakistan, özellikle kendi bölgesinde ve ezeli rakibi Hindistan’la olan güç mücadelesinde umutsuzca yeni müttefikler ve askeri destek arayışı içerisindeydi. Ekonomisi kırılgan, siyaseti çalkantılı olan İslamabad için böyle bir ortaklık hem prestij hem de nefes alma imkânı demek. (Bu arada Mekke’de Trump’ın yakın arkadaşı ve dostu Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Mareşal Syed Asim Munir ve Şahbaz Şerif’in beraberlerindeki heyetle umre yaptıklarını da not düşelim).
Gelelim Suudi Arabistan’a…
Riyad yönetimi son Körfez krizi ve İran’ın bölgesel tehditlerinden ötürü kendi güvenlik şemsiyesini satın almalarla güçlendirme peşinde. Ancak burada çok ama çok önemle üzerinde durmamız gereken esas konu şu: Kısa bir süre önce Suudi Arabistan ABD ile sivil nükleer iş birliği anlaşması imzaladı. ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinin derinliğini ve kırmızı çizgilerini hepimiz biliyoruz. Petro-dolardan silah alımlarına, güvenlik garantilerinden bölgesel dengelere uzanan bu köklü ilişki, hiçbir yeni ortaklığın kolayca gölgeleyemeyeceği bir stratejik omurgaya sahip. Trump bu anlaşmanın bir numaralı ön şartı olarak Suudilerin İsrail’le uzlaşması (İbrahim Anlaşmaları’na katılması) masaya koyuyor. Bu nedenlerle ortada İsrail’e veya Batı’ya karşı kurulmuş “yeni bir Orta Doğu savunma ittifakından” ziyade, son derece siyasi, vitrinlik ve pragmatist bir pazar beraberliği söz konusu. Kısacası Sayın Erdoğan’ın kürsüden kuracağı iddialı cümlelerin sahada çok da bir pratik karşılığı olmayacak.
İşin trajikomik tarafı ise şu: Yıllardır dilimize pelesenk olan ve dış politikanın ana söylemi haline getirilen Suriye ve Irak’a “bir gece ansızın girebilme” olasılığı reel politiğin duvarlarına çarparak ortadan kalktı. Ama olsun, belki şimdi kurduğumuz bu muazzam müttefiklikle “bir gece ansızın” Hindistan’a, İran’a, hatta Yemen’e girerek İsrail’in ve Suudilerin güvenliğine katkı sağlayabileceğiz (!)
Şakası bir yana, sahadaki hamasetin iç siyasette yaratabileceği çok ciddi bir risk var. Söylem enflasyonunun bir noktadan sonra söyleyeni de esir aldığını, atılan yüksek perdeli nutukların zamanla bir geri dönüş yolu bırakmadığını unutmamak lazım. Bu ortamda havada uçuşan “Yakın bir savaş tehdidiyle karşı karşıyayız” senaryoları bir anda bize seçimleri ertelettirebilir, benden söylemesi.
Gelin şu “Mekke Anlaşması” metnini bir tam olarak görelim, devlet aklının ve hariciyenin rasyonel zemininde tartışalım. Belge ortaya konsun, maddeleri okunsun, taahhütleri masaya yatırılsın, ondan sonra kim kime karşı, ne için, hangi bedelle imza atmış hep birlikte görelim.
Havai fişekleri sonra atarız.
Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
