Salı, 14 Tem 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
Serbest Kürsü

Levent’teki mahallemizden anılar

Alper Eliçin
Son güncelleme: 30 Haziran 2026 19:31
Alper Eliçin
Paylaş
Paylaş

Sizlere üç bölüm halinde Levent anılarımdan bahsedeceğim. Bu anılar 1960 ile 1980 arasını kapsayacak.

Daha önceki bazı yazılarımda anlattığım gibi, 1950’lerin ortalarından 1960’ların ortalarına kadar ebeveynlerimle birlikte Şişli Perihan Sokak’ta oturduk. Apartmanların sıra sıra dizili, o günün şartlarına göre orta üstü bir araç trafiğinin olduğu bir sokaktı. Komşuluk ilişkilerinin gelişmesine de uygun olmadığı için hiç arkadaşım olmamıştı. Buna karşılık baba tarafımdan büyük ebeveynlerimin yaşadığı Levent’de durum farklıydı. Genellikle memur ailelerinin, ağırlıklı olarak öğretmenlerin oturduğu bu mahallede, üçlü yapışık, ya da dört tarafı bahçeyle çevrili evler vardı. Bahçelerin etrafında ahşap çitler bulunuyordu ve bugünkü gibi duvarlarla örülü değildi. Komşuluk ilişkileri çok gelişmişti. Herkes birbirini tanırdı. Birkaç istisna dışında eğitim düzeyi yüksekti. Şehre ve Levent’in alışveriş noktalarına uzaklık, kısıtlı toplu taşıma olanaklarından hep birlikte yararlanma zorunluluğu, sert geçen kışlarda birbirine destek olma ihtiyacı gibi nedenlerle mahalle dayanışması güçlüydü. Gün içinde mahalleden pek az araç geçer, anayollarda bile çok az trafik olurdu.

Dedem ve babaannemlerin evine sık sık gider, Şişli’ye pek dönmek istemezdim. Sokağımızın benim hatırladığım ilk ismi G Yolu’dur. Daha sonra Şakayıklı Sokak ismini aldı. 30 evin bulunduğu sokakta üç eve ait toplamda dört araç vardı. Şimdi bir evin iki, hatta üç aracı var.  Bu araçların sahiplerinin üçü de şofördü. Biz şimdi olduğu gibi, o zamanlarda da 17 numarada otururduk. 20 numaranın sahibi Ahmet Bey, sanırım bir Amerikan firmasında makam şoförüydü. Eşi Zehra babaannemin yakın dostuydu. Sık sık evlerine giderdik. O da bize gelirdi. Düzgün bir aileydi. Bir kez hep birlikte iki günlüğüne Ahmet Bey’in kullandığı bir arabayla Edirne’ye gittiğimizi hatırlıyorum.

Zehra Hanım, bir şekilde Amerikalıların TUSLOG (Turkish United Logistics Group) isimli askeri malzeme depolarının altında faaliyet gösteren ve vatandaşlarına kendi ülkelerinden alışık oldukları tüketim ürünlerini gümrüksüz olarak satan Px (Post Exchange) isimli marketlerden alışveriş yapabiliyordu. Galiba damadı orada çalışıyordu. Onun sayesinde Türkiye’de daha deterjan yokken babaannem çamaşırlarında oldukça idareli bir şekilde Tide isimli bir deterjan kullanabiliyordu. Zehra Hanım ayrıca yine Amerikalılardan Pyrex ürünler tedarik eder ve babaanneme satardı. Kendi evimizde buzdolabı yokken babaannemin evinde yine Zehra Hanım sayesinde ABD’ye dönen Amerikalılardan alınmış, ikinci el bir Frigidaire marka buzdolabı vardı. 1960’ların başında Şişli’deki evimize giren ve tel dolap devrini kapatan General Electric marka ‘11 ayak’ buzdolabı da onun sayesinde alınmıştı. Dolabın alt kapağının içi göçük ve kırıktı. Bu kırıklar ‘x’ şeklinde bantlanarak kapatılmıştı. Bize anlatıldığına göre buzdolabının ilk sahibi olan Afrika kökenli bir Amerikan askeri alkollü bir şekilde karısıyla evde kavga ederken buzdolabının kapağına tekme atmış ve hasar vermişti. O nedenle de Zehra Hanım’a çok ucuza satmıştı. Neredeyse uçak motoru düzeyinde ses çıkardığından gece yattığımızda mutfak kapısını kapalı tutardık. Zehra Hanım alım satım işlerinden kazandığı parayla aile bütçesine herhalde önemli bir katkıda bulunuyordu.

Sokaktaki ikinci araba, yine makam şoförlüğü yapan başka bir Ahmet Bey’e aitti. Kendisiyle mecbur kalınmadıkça bir temasımız olmazdı. O temaslar da sert geçerdi. Zehra Hanım’ın eşinin beyaz Amerikan arabasına karşı, bu Ahmet Bey’in Amerikan arabası siyahtı. Her ikisi de 1950’lerin modellerindendi. Ahmet Bey 11 numarada otururdu. İmam nikahlı, şalvarlı, şişman partneri ile Levent’de köy hayatı yaşarlardı. Arka bahçede o zaman yaygın olan kümes hayvanlarına ek olarak bir inek ve bir eşekleri vardı. Ön bahçede, hemen kapının yanında, son derece saldırgan Arap isimli bir de köpekleri vardı. Zincirle bağlı olan Arap hiç çözülmez ve gezdirilmezdi. Son derece saldırgan olan Arap arada sırada zincirini koparır, gelen geçene saldırır, ısırırdı. İneğin sütünü sağan Ahmet Beylerin neden eşeği olduğu ise hiç anlaşılamadı. Ancak sürekli anıran eşek dedemin belediyeye yaptığı şikayetler sonrası gitti. Artık köye mi gitti, sucuk mu oldu bilmiyorum.

Sokaktaki son iki araba mahalle arkadaşım Feridun’un babasına aitti. Birinin DeSoto olduğunu hatırladığım bu iki araçla babası dolmuşçuluk/taksicilik yapardı. O nedenle araçlar siyah beyaz damalıydı ve çalışmayan göstermelik birer taksimetreleri vardı. Karadenizli olan ailenin Feridun’dan büyük iki de kızı vardı. Özellikle büyük ablası iyi okudu, üniversite bitirdi, master yaptı. Feridun ise lisede okulu bıraktı ve baba mesleğini yapmaya başladı. Feridun iyi bir insan olmasına rağmen çok kavgacıydı. Bir gün katıldığı bir kavgada karnına yediği bir tekme sonucu bağırsağı patlamış, alelacele götürüldüğü Şişli Etfal Hastanesinde ameliyat olmuş, ben de ziyaretine gitmiştim.

Levent’te bahçede ve sokakta oyun oynamama izin vardı. Sokak sakin, trafiksiz ve herkes birbirini tanıdığından son derece güvenliydi. İlkokul dönemim dahil uzun süre otobüsçülük oynadım. Dedemle İstanbul içerisinde sık sık gezintiler yaptığımızdan İETT’de otobüs şoförü olmak hayalimdi. Oyunlarımda Skoda marka otobüslerin sesini taklit ederek, İstanbul’un değişik sefer sayılı hatlarında seferler yaptığımı hayal eder, sadece kendi bahçemiz ve sokakta değil başkalarının bahçelerine de girip çıkarak günümün önemli bir bölümünü geçirirdim. Ailemde ve sokakta o dönemimi hatırlayan bir iki kişi dışında kimse kalmadı.

Sokağımızın ortasında hafif bir yokuş vardır. Ben o zamanlar sokağın pek alt tarafına gitmezdim. Üst sokakta oynardım. Bu şekilde beş yaşında sokağın üst tarafında kaleci olarak futbola başladım. Herkes gol atmak istediğinden kimse kaleci olmak istemez, ben de en küçük olduğumdan bu görev genellikle bana verilirdi. Benden 5-6 yaş büyük olan Müyesser Hanım’ın küçük oğlu Uğur arkadaşlarımdan biriydi. Boş sokaklarda diğer birkaç çocukla birlikte taşlardan iki kale yapar, küçük lastik toplarla futbol oynardık. Top patlayınca da oyun biterdi. Futbol topu lüks bir şeydi ve sadece Sirkeci’de satılırdı.

Uğur okulu bitiremedi. Ağabeyi Mustafa ise siyasal bilgiler okudu. 1970 darbesinden sonra solculuktan aranmaya başlandı, ama bulunamadı. Zaman zaman polis evlerini basardı. Devrimci Öğrenci Birliği üyesiydi. Birliğin isminin Dev-Genç olarak değişmesi sonrası bu örgütün liderlerinden oldu.  Okuduğuma göre bir ara Filistin’e de gitmiş.

Bu dönemde Uğur kontrolden çıkmaya başladı. Bana bir gün ‘bu düzende okumanın bir faydası yok’ dediğini hatırlıyorum. Ben 13-14 yaşlarındayken 4.Levent’te Büyükdere Caddesi’nde bir motosiklet kazasında vefat etti.

İlkokul son sınıfta Şişli’den Nişantaşı Kuyulubostan sokaktaki kendi mülkümüz olan eve taşınmıştık. 1978 yazında hava karardıktan sonra 52 numaralı otobüsle Levent’ten Nişantaşı’na dönmek için otobüs beklerken, durakta, salkım söğüt ağacın altında sigara içen Mustafa’ya rastladım. Karanlıkta önce tanımakta zorluk çektim. Sohbet etmeye başladık. Ben sol görüşlü olduğumu belirten bazı şeyler söyledim. Mustafa’nın yanıtı şöyle oldu: ‘Alper sen bu işlere hiç bulaşma’.

Zaman zaman hapse giren Mustafa, hiçbir zaman içeride çok yatmadı. Bir şekilde tahliye oldu. Sonunda eşi ile birlikte Tarlabaşı’nda kemer, cüzdan gibi deri mamulleri üreten bir küçük imalathane açtı.

Mustafa ve eşi Dilşat’ın yıllar sonra 2009’da, Cumhuriyet Gazetesi’nde isimlerini gördüm. Dilşat Hanım 68 kuşağı ile ilgili bir belgesel hazırlamıştı. Mustafa ise gazeteye bir mülakat vermişti. Türkiye’nin o çalkantılı dönemini kendi açısından anlatıyor, Deniz Gezmiş’le hatıralarından bahsediyordu. Aynı sayfada kendisinin Deniz Gezmiş’le hapishane koğuşunda çekilmiş bir fotoğrafı da vardı.

Kendisini bir daha hiç görmedim. O gece ya bana sevgiyle ağabeylik yapıp korumaya çalıştı, ya da bu burjuva çocuğu, bundan bir şey olmaz diye düşündü. Şimdi görüp sorsam, büyük olasılıkla ne o geceyi hatırlayacak ne de bana neden öyle dediğini… Babası Kore Savaşı’nda şehit düşmüş bir albay olan Mustafa’nın hep bir MİT ajanı olduğundan şüphelenmişimdir ama günahını almayayım.

Devam edecek…

Fotoğraf: Facebook

Not: Bu yazım ilk olarak noktakibris.com sitesinde yayınlanmıştır.

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
YazanAlper Eliçin
Takip et:
1974 yılında Alman Lisesi’nden mezun oldu. Öğrenimine Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde devam etti. İngiltere’de Sussex Üniversitesi’nde Yöneylem Araştırması ve ABD’de Clemson Üniversitesi’nde İşletme alanlarında yüksek lisans yaptı Dünya Bankası'na değişik projelerde danışmanlık yaptı, Çukurova Metropolitan Bölgesi Kentsel Gelişim Projesi'nde ise proje direktör yardımcılığı görevini üstlendi. Gayrimenkul geliştirme projelerindeki deneyimini zaman içerisinde turizm yatırımlarına yönlendirmiştir. İş yaşamına 1990 yılından itibaren Pegasus Havayolları'nda kurucu ortak olarak devam etti, şirkette genel müdür yardımcısı ve yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı. İstanbul Havayolları'nda genel müdür yardımcılığı, Kavrakoğlu Management Institute’da başkan yardımcılığı görevlerinde bulundu. Havayolu yönetimi, yeniden yapılandırılması, şirket birleştirme, ayırma ve satın almaları ve gayrimenkul yönetimi konuları uzmanlık alanlarından. Merkezi Paris'te olan Milletlerarası Ticaret Odası Havacılık Komitesi'nde uzun yıllar Türkiye'yi temsil etti, Türkiye Havacılık Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Türkiye Özel Sektör Havacılık İşletmeleri Derneği Başkan Yardımcılığı görevlerinde de bulundu. 2008 yılında BCD Eğitim ve Danışmanlık Ltd’nin kurucu ortağı oldu. Halen serbest danışman ve eğitmen olarak çalışmaktadır. Bugüne kadar Türkiye, KKTC, Rusya, Gürcistan, Azerbaycan, Romanya, Mısır, Belçika, İsviçre ve Avusturya’da eğitimler vermiş, danışmanlık yapmıştır. Ayrıca, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde dijital yayın organlarında köşe yazarlığı yapmaktadır. Çok iyi düzeyde Almanca ve İngilizce biliyor. Dağ tırmanışları ve doğa yürüyüşlerine ilgi duyuyor, Ağrı ve Musa dağları tırmandığı dağlar arasındadır. Okumak ve seyahat etmekten büyük zevk alıyor.
Önceki Makale Antarktika’da “kızıl” gizem
Sonraki Makale Tarihte bu hafta

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

ManşetSerbest Kürsü

Avrupa’ya yeni köprüler kurmak

Gürsel Demirok
14 Temmuz 2026
ManşetSerbest Kürsü

Ferrarilerle verilen mesajın devamı nerede?

Mustafa Böğürcü
14 Temmuz 2026
Serbest Kürsü

Çocuğa güvenmek gerek

Olga Ocaklı
12 Temmuz 2026
Serbest Kürsü

Levent’teki mahallemizden anılar (3)

Alper Eliçin
12 Temmuz 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?