Özgür Özel artık millette tutuklu!-Mustafa Balbay (Cumhuriyet)
“CHP’nin seçilmiş genel başkanı Özgür Özel’in Anadolu gezileri önümüzdeki dönemin yol haritasını da belirliyor.
Özel gelinen noktayı şöyle özetlemişti:
Ya bir yol bulacağız ya da bir yol açacağız!
Özel’in yol açmasına gerek yok, millet yolu açtı!
Bu yoldan nasıl yürüyecek, bu heyecanı nasıl kalıcı bir iktidara yürüyüş sürecine dönüştürecek?
Artık gündemdeki soru bu.
Başkent-Anadolu bağlantısında şöyle bir tanımlama vardır:
Eğer Anadolu, “Bu geliyor” dediyse, o gelir. “Gidiyor” dediyse gider!
Türkiye, Cumhur İttifakı’nı göndermeye karar verdi. Yerine gelecek konusunda ise kafasındaki soru işaretini gidermiş görünüyor!
Yazı bu ikilemle geçireceğiz!
AKP’nin ve butlanın ortak bir yanılgısını yaşıyoruz.
AKP, Ekrem İmamoğlu tutuklandığında durumu şöyle değerlendirdi:
– Evet İstanbul’a kayyum atayamadık. Tepki çok yüksek. Bu tepki taş çatlasa bir ay sürer. İkinci ay dolmadan İmamoğlu unutulur!
Öyle olmadı. İmamoğlu’nun direnişi, İmamoğlu’na yapılan büyük haksızlık toplumda yer etti. Tutuklandığı gün verilen 15.5 milyon oy bunun mührüydü. Özgür Özel, İmamoğlu’na sahip çıkarak, iktidarın aralıksız devam ettirdiği “CHP’li belediyeleri silkeleme operasyonlarına” karşı çıkarak aynı zamanda kendi heykelini yonttu.
İktidar Özel’e “doğru yolu” gösterdi:
– Ankara’da otur, rahat dur! Yoksa…
Özel, buna meydan okudu. Millet iradesine sahip çıkıyor mitingleri sadece ülkemizin değil dünyanın en tematik, süreğen eylemlerinden biri oldu. İmamoğlu-Özel beraberliği bir dayanışmaya, mücadele ortaklığına dönüştü. Özel dar sohbetlerde, 19-23 Mart Saraçhane direnişini düşünürken “Keşke” diyor, “Bir gün önceden haber alabilseydik, İmamoğlu’nun evinin önünde yürekten duvar olup vermeseydik”.
“Hepimiz İmparatorluk çocuklarıyız!”-Ümit Zileli (Nefes)
“Halil Ergün çok eski arkadaşımdır…
Sevdiğim, saydığım, yeri geldiğinde kıyasıya tartıştığım, yaşı benden epey büyük olmasına karşın adıyla hitap ettiğim bir sevgili dostumdur…
Geçenlerde bir televizyon programında Atatürk ve Atatürkçülerle ilgili sözlerini okuduğumda epey şaşırdığımı hatta üzüldüğümü, öfkelendiğimi itiraf etmeliyim.
Söyledikleri ne tarihin hakikatlerine ne de arşivlerin, tanıklıkların gerçekliğine uyuyordu. Daha değişik bir ifadeyle şöyle de anlatılabilir:
-Kimliğinin üzerini kapatsak, tıpkı AKP ile yol yürüyen “liberal paydaşlardan” birinin sıradan, hiçbir bilgiye, belgeye dayanmayan hezeyanlarından biriydi!
Gerçi Halil’le, bu iktidar dönemindeki süreçte benzer tartışmalarımız olmuş, ancak bu denli ayrı düşmemiştik… Mesela şu 2010 yılındaki meşhur referandum konusunda taban tabana ters düşmüştük!
Halil, son röportajında da bu konuya değinmiş ve aynen geçmişteki gibi aynı sözcükleri kullanmıştı:
-Büyük bir keyifle “evet” oyu kullandım. Anamı babamı da aldım gidip oy kullandım. O referandum 12 Eylül ile bir hesaplaşmaydı!
Ben o zaman bunu büyük bir “siyasi körlük” olarak tanımlamış, kendisiyle de tartışmıştım. Kısa sürede ortaya çıkmıştı ben ve benim gibi düşünenlerin haklılığı:
-O referandum sayesinde yargının siyasallaşmasının önü açılmış, FETÖ’cülerin devletin en hassas kademelerine sızmasının kapıları ardına kadar açılmıştı.
Kısacası “12 Eylül ile hesaplaşma” yalnızca kocaman bir elma şekeriydi!
Ergün bu konuşmasında, Türkiye’deki Atatürkçüleri bir güzel suçlayıp, kendisinin Atatürkçü olmadığının altını çizip, şu vecizeyi de ortaya atmış:
-Her haltı Atatürkçüler yiyor!
Şunu söylemek istiyorsa haklılık payı var tabii; sözünü ettikleri “Atatürkçü maskesiyle” her türlü dolambaçlı yoldan yürüyüp, ikbal için, cebini doldurmak için çırpınan, zamanı geldiğinde de o maskeyi söküp atanlarsa el hak haklıdır Halil!
Ancak, bu uğurda bedel ödeyen, karanlığa, soysuzluğa karşı her ahval ve şerait altında dahi savaş veren, dik duranlarsa söz konusu edilenler çok ayıptır…
Bu ülke dışarıdan ve içeriden bu kadar yıkım harekâtına uğramasına karşın hâlâ ayakta ve direniyorsa bunu sağlayanlar Cumhuriyetçi-Atatürkçülerdir… Gelelim “Hepimiz, biz imparatorluk çocuklarıyız” masalına…
Hangi imparatorluktan söz ettiğini anlamadım Halil’in; taa Kanuni zamanında duraklama devrine giren, Fatih Sultan Mehmet’le birlikte kurucu unsur olan Türk ve Alevilerin hiçe sayıldığı Çandarlı Halil Paşa’nın İstanbul’un fethinden hemen sonra idam edilişiyle birlikte bir daha Türk sadrazamı olmayan, Türklerin yüzyıllarca aşağılandığı, “Türk” adının bile unutturulduğu, katliamlara uğradığı, son 100 yılında ise sırf emperyalist devletler tarafından paylaşılamadığı için imparatorluktan “hasta adama” dönüşen Osmanlı’dan mı söz ediyorsun?
-Çok yanılıyorsun Halil!”
Arda, Kadir ve Kemal…Umur Talu (T24)
“Geçen hafta halkın önemli “bir kısmı” iki kişiye özel bir sevgi ifade etti.
Biri henüz çok genç, futbolcu, “küçük yaşında” dünyanın en önde gelen kulüplerinden birine gitti ve özellikle geçen sezon “büyüdü.”
Biri de yine çok genç yaşında adım attığı sinema dünyasında büyümüş büyümüştü.
Biri hayatta, birini kaybettik. İkisi de “oyunculukları”nda usta ve ustaydı denebilir. Elbette başka “ustalar” da oldu, var… Ama ikisini kendi alanlarında bile özel kılan sadece “oyunculukları” değil, “oyun”u yorumlayış şekilleriydi.
Arda Güler, bu ülkenin “ortak değeri” olmayı sadece büyük bir kulüpte de iyi oyuncu olması ya da milli formadaki başarısı (başarısızlıklara ortaklığı) ile değil, gülümseyen yüzü kadar, insani-vicdani tavırlarıyla da hak etti. Federasyon Başkanı’nın, onca hata ve geçmiş ya da güncel tavırlarına bakmadan, eleştirileri Adalet Bakanı’na taahhütlü göndermesine karşılık, Arda “elenmek” konusunda sorumluluk, özeleştiri ve olgunluk içinde konuşmuştu.
Kadir İnanır, elbette birkaç kuşağı kuşatan filmleriyle sevilmişti. Ama onu da ayıran, toplumsal-siyasi hayata dair bakış açısı, tavırlarıydı. “Barış vasiyeti” dahil, (elbette bunlardan hoşlanmayan da vardır ama) toplumun farklı düşünen kesimlerine aynı anda uzanabilmesiydi.
Onunla en son 27 sene önce görüşebilmişiz. Ortaköy’de bir masanın etrafında, çok geç saatlerde, o buluşmadan 20 yıl kadar sonra kaybedeceğimiz, dönemin Gençlik ve Spor Bakanı Fikret Ünlü’yle birlikte. 1999 Büyük Depremine çeyrek kala! O gece, sabaha doğru binlerce insanımızı kaybettik. 20 ve 27 yıl sonra da o masadaki iki kişiyi!
Kemal Kılıçdaroğlu hiçbir şey duymak, anlamak, kabul etmek istemiyor ama, biri neredeyse torunu yaşında, diğeri neredeyse yaşıtıyken hayatını kaybeden bu iki insanın neden sevildiğine, kendisinden o yaşıtının cenazesinde bile nasıl nefret edildiğine bir bakıversin. Üç sene önce sadece ana muhalefetin değil, muhalefetin, muhaliflerin “bir şeylerin değişmesi için” umuduyken, başka partililer bile “Bir oy Kemal’e” diye dolaşırken, şimdi ne hale geldiğine, getirildiğine, 77’inde bu halleri nasıl kabullenebildiğine, ne hale düştüğüne bir baksın! Bu yaşında milyonlarca gencin umutlarının içine nasıl ettiğine de!”
Türkiye’nin refah artışı durdu-Hayri Kozanoğlu (BirGün)
“Türkiye’nin kişi başına milli geliri 2013’te 16 bin 620 dolara kadar çıktıktan sonra, 2020’de 8 bin 400 dolara geriledi. Ondan sonra her yıl ivme kazanarak 2025’te 18 bin 40 dolara yükseldi. Orta Vadeli Program’a göre 2026’da 18 bin 620 düzeyine çıkması bekleniyor. İktidar çevrelerinin dolar bazındaki bu sıçramayı bir propaganda aracına çevirdiğine zaten tanıksınız. Sade yurttaşlar ise haklı olarak kağıt üzerindeki bu zenginleşmenin kendi yaşamlarına yansımamasından yakınıyorlar. Bu yazıda işte bu konuya odaklanacağız.
Döviz cinsinden bu suni depar, döviz kurlarının enflasyonun altında artmasının mekanik bir sonucu. Ortalama yurttaşın maaşı çoğunlukla gerçek enflasyonun gerisinde zamlansa da döviz cinsiden artış gösterebiliyor. Bu çarpıklık yurtdışında tatil yapacak gücü olanlara veya ithal malı ürünler tüketenlere yarasa da geçim derdindeki asgari ücretlinin, emeklinin, kamu çalışanının daha fazla domates, kıyma, yumurta almasını, faturalarını daha kolay ödemesini sağlamıyor. Yurtiçinde tatile çıkmasına dahi izin vermiyor.
Tüm bu söylediklerimizi her yurttaş zaten el yordamıyla hissediyor. Bugün bu gerçeğin Eurostat tarafından sistematik biçimde rakamlara dökülmesi sonucu doğrulanması üzerinde duracağız. Ama önce bir noktayı açığa kavuşturalım. Milli geliri iki yoldan hesaplayabilirsiniz piyasa ölçütleriyle dolar veya avro cinsinden de, ülkeler arasındaki fiyat farklılıklarını göz önüne alarak satın alma gücü üzerinden de.
Ülkeleri ekonomik büyüklük açısından sıralarken, ihracat rakamlarını analiz ederken, ya da dış borç düzeyini yorumlarken piyasa ölçütleriyle dolar cinsinden istatistiklerden hareket etmek daha doğrudur.
Öte yandan o ülkede yaşayanların refah düzeyini satınalma gücü üzerinden ölçmekte yarar vardır. Bu konuda en bilinen örnek Big Mac endeksidir. Örneğin bir hamburger Türkiye’de 360 TL ise bu 7,8 dolara denk düşer. Aynı hamburger ABD’de 9 dolardan satılıyorsa, bir Amerikalı için Türkiye’de aynı menüyü yemek daha ucuza gelir. Ama bu hesaplama Türk vatandaşlarının daha kolaylıkla hamburger tüketebilmeleri anlamına gelmez. Olsa olsa, iki ülke arasındaki dolar cinsinden gelir düzeyleri arasındaki büyük uçurum bir nebze kapanır.
Diyelim ki, A ülkesinde kişi başına gelir 50 bin dolar, B ülkesinde ise 12 bin dolar. B ülkesinde kiralar; işgücü ucuz olduğu için berber tıraşı, bir bardak çay, doktor vizite ücreti daha düşüktür. Böylelikle satın alma gücü paritesiyle B ülkesinde gelir 18 bin dolara fırlar. Diğer bir ifadeyle B ülkesindeki daha düşük bir gelirle A ülkesinde 18 bin dolara satın alınabilen mal ve hizmetlere erişim sağlanabilir. Gelgelelim bu düzeltmeyle dahi B ülkesinde yaşayan bir kişinin refahı ancak A ülkesindekinin yüzde 36’sına erişebilmiştir (18000/50000). Yine de satınalma gücü paritesiyle yapılan hesaplamalar daha gerçekçidir.”
Seçime az kala-Prof. Dr. Burak Küntay (Dünya)
“Tüm dünya doğal olarak Amerika’nın dış politikasına odaklı ama Amerika’da ki esas mesele ne İran ne Suriye ne Rusya ne Grönland ne de Küba. Amerikalıların asıl gündeminde iç politikaya dair birçok konu var, bunlardan en önemlilerinden biri ise kasım seçimlerine az kala Trump’ın seçime dair yapmak istediği değişiklikler. Bunlardan ilki, sistemde Gerrymandering diye bilinen seçim bölgelerindeki sınırların değişme meselesi. Malum, Amerika’da bizim gibi illere ayrılmış ve vekillerin illerden seçildiği bir sistem yok. Temsilciler meclisi üyeleri eyaletlerdeki seçim bölgelerinden (election district), Senatörler ise eyalet genelinden seçiliyorlar.
Eyalet sınırlarıyla oynanamayacağına göre, seçim bölgesi yani Temsilciler Meclisine yönelik değişiklikler Trump’ın önceliği idi. Ancak bu denemelerin birçoğu eyaletlerin sağlam mücadeleleri ile mahkemelerden döndü. Hala bir kavga var ama zaman darlığı artık bu işi imkânsız kılıyor. Çünkü ön seçim süreci başladı bile. Artık geç. İkinci mesele, seçmenlerin Amerikan vatandaşlığının kontrol sorunu. Malum seçimler Amerika’da federal olduğu kadar eyalet bazlı da gidiyor. Trump’a göre, Demokratlar Amerikan vatandaşı olmayan ama oturma izni olan kimselerin oy kullanmasına göz yumuyor. Bununla alakalı uzun süre, Kongredeki Cumhuriyetçileri çok ciddi şekilde bu konuya dair bir yasa çıkartılması konusunda zorladı. Aksi halde seçimlere hile karışacağını savundu ve hala şu aşamada bile Trump’ın bu mücadelesi devam ediyor.
Trump’ın, Kasım seçimlerine dair üçüncü kavgası ise uzaktan oy kullanma meselesi. Buradaki sürenin uzunluğu kullananların ne kadar gerçek kişi olduğu, sayılma süreci, önden oy kullanma meselesi, posta yoluyla kullanılan oylarda yaşanabilecek usulsüzlükler gibi birçok mesele üzerinden yükleniyor. Burada da birçok mesele mahkemelerden döndü ve dönüyor. Esas mesele ise eylüle, ekime yani oy verme son tarihlerine bir şey kalmadı. O zamana kadar Trump bir şey tutturabilir mi? Sanmam. Peki, buradaki bütün mesele ne o zaman. Tabi ki Kongrenin Temsilciler Meclisi ayağının gitme riskinin artık riskten çıkıp gerçek bir olasılığa dönüşmesi.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
