Uzun yıllar boyunca yaygın bir kabul vardı: Kapitalizm geliştikçe demokrasi de gelişir. Piyasa ekonomisi büyüdükçe orta sınıf güçlenir, mülkiyet hakkı yaygınlaşır, bireysel özgürlükler artar ve nihayetinde demokratik kurumlar sağlamlaşır.
20. yüzyılın ikinci yarısında Batı dünyasının deneyimi bu tezi destekler gibiydi. Ancak 21. yüzyılın ilk çeyreği, bu “mutlu evliliğin” artık çatırdamaya başladığını gösteriyor.
Bugün dünyada ekonomik sistem ile demokratik değerler arasındaki bağ zayıflıyor; hatta birçok ülkede açık bir ayrışma yaşanıyor.
1990’larda liberal ekonomi ile demokratikleşmenin birlikte ilerleyeceği varsayılıyordu. Oysa son 20 yıl farklı bir tablo ortaya koydu.
- Çin, dünya ekonomisinde ABD’den sonra ikinci sıraya yükseldi; ancak siyasi sistem otoriter yapısını daha da güçlendirdi.
- Körfez ülkeleri yüksek gelir ve yatırım kapasitesiyle küresel finans sisteminin önemli aktörleri haline geldi; buna rağmen demokratik katılım sınırlı kaldı.
- Rusya, enerji gelirleri sayesinde ekonomik olarak güçlenirken demokratik kurumlar zayıfladı.
Bu örnekler, kapitalizmin artık demokrasiye otomatik olarak alan açmadığını gösteriyor. Ekonomik büyüme, demokratikleşmenin değil, güçlü merkezi kontrolün de aracı haline gelebiliyor.
Demokrasi için sessiz tehdit
Kapitalizm–demokrasi ilişkisindeki en büyük kırılma noktalarından biri gelir dağılımı.
Dünya Eşitsizlik Raporu’na göre:
- 1980’de küresel gelirin yaklaşık yüzde 10’u en zengin yüzde 1’e giderken, bugün bu oran yüzde 20’ye yaklaştı.
- ABD’de en üst yüzde 1’in servetten aldığı pay son 40 yılda iki katına çıktı.
- OECD ülkelerinde orta sınıfın toplam gelirden aldığı pay sürekli geriliyor.
Bu tablo, demokratik sistemlerin temelini oluşturan “geniş ve güçlü orta sınıf”ı zayıflatıyor. Orta sınıf küçüldükçe siyasal kutuplaşma artıyor, popülist hareketler güçleniyor ve demokratik kurumlara güven azalıyor.
Freedom House verilerine göre dünyada demokrasi kalitesi son 18 yıldır kesintisiz geriliyor. Bu, Soğuk Savaş sonrası dönemin en uzun demokratik gerileme süreci.
Yeni güç yoğunlaşması
Sanayi kapitalizminin aksine, dijital kapitalizm çok daha yüksek bir güç yoğunlaşması yaratıyor.
Bugün dünyanın en büyük 10 şirketinin çoğu teknoloji şirketi. Bu şirketlerin toplam piyasa değeri birçok ülkenin milli gelirinden daha büyük. Örneğin:
- Apple ve Microsoft’un tek başına piyasa değeri 3 trilyon dolar sınırına yaklaşıyor.
- Küresel dijital reklam gelirlerinin %60’ından fazlası sadece birkaç platform tarafından kontrol ediliyor.
Bu şirketler yalnızca ekonomik değil, bilgi ve iletişim akışını da kontrol ediyor. Algoritmalar, haber akışı ve veri üzerinden oluşan bu güç yoğunlaşması, demokratik denetim mekanizmalarının çok ötesine geçiyor.
Bir anlamda yeni güç odağı artık parlamentolar değil, veri merkezleri.
Son yıllarda güvenlik gerekçesiyle birçok ülkede temel hak ve özgürlüklerin sınırlandığı görülüyor. Terör, göç ve ekonomik krizler, devletlerin gözetim kapasitesini artırmasına meşruiyet sağladı.
- Yüz tanıma teknolojileri ve kitlesel veri izleme sistemleri hızla yayılıyor.
- İnternet sansürü ve sosyal medya kontrolü birçok ülkede artıyor.
- Protesto ve ifade özgürlüğü alanı daralıyor.
Bu gelişmeler, piyasa ekonomisi büyümeye devam ederken demokratik alanın daralabildiğini gösteriyor. Yani ekonomik liberalizm ile siyasal liberalizm artık aynı yönde ilerlemiyor.
Jürgen Habermas’ın “Bu sadece demokrasi değil, onur sorunu” vurgusu tam da bu noktaya işaret ediyor. Çünkü mesele yalnızca seçimlerin yapılması ya da parlamentoların varlığı değil; bireyin ekonomik ve sosyal sistem içinde bir özne olarak kalıp kalamayacağı.
Eğer:
- Gelir eşitsizliği kalıcı hale gelirse,
- Dijital ve finansal güç az sayıda aktörde toplanırsa,
- Vatandaşlar ekonomik olarak kırılgan ve bağımlı hale gelirse,
demokrasi biçimsel olarak varlığını sürdürse bile, bireyin onuru ve gerçek siyasal etkisi zayıflar.
Artık mücadele sadece ulusal siyaset alanında değil.
- Veri mülkiyeti,
- Dijital haklar,
- Gelir dağılımı,
- Küresel şirketlerin denetlenmesi
gibi başlıklar demokrasinin yeni sınırlarını belirliyor.
Kapitalizm ve demokrasi arasındaki ilişki tamamen kopmuş değil. Ancak artık doğal bir birliktelikten söz etmek mümkün değil. Bu ilişki yeniden tanımlanmadığı takdirde, ekonomik sistem ile demokratik değerler arasındaki mesafe daha da açılacak.
Ve gerçekten…
Bu artık sadece bir rejim meselesi değil,
insanlığın onur meselesi.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
