Transfer saldırısı!-Mustafa Balbay (Cumhuriyet)
“Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’ın CHP’den istifa etmesine giden süreç, büyük bir ayıbın içindeyken suçlayarak istifa etme şekli, hemen sonrasında düştüğü durum, her şeyiyle vahim bir çürümeyi gözler önüne seriyor.
Önemli hedefler için yola çıkanlar şu sözü kullanmayı ihmal etmezler:
“Allah utandırmasın!”
Bu temenninin çok gerilerde kaldığı bir durumla karşı karşıyayız. İnsan sağlığında tehlikeli sözlerden biri şudur:
Çoklu organ yetmezliği!
Bunun devamı geri dönüşü zor bir yoldur.
Özarslan’ın Türkiye’ye, siyasete yaşattığı durum, “çoklu yetmezlik”tir. Sadece bir şey tükenmedi. Seçmene saygı gibi, siyasette etik gibi, birlikte yola çıktıklarına vefa gibi… Bunların tümünü aşan bir tükeniş var!
Olaylar bir yıldır şu saptamamızın etrafında şekilleniyor.
CHP’ye yönelik üçlü bir saldırı var. Şöyle:
1- CHP’li belediye başkanlarını ve bürokratlarını tutuklama.
2- CHP’nin kurultaylarını sakatlama.
3- CHP’li belediye başkanlarını transfer etme.
Birinci şıkla üçüncüsü arasındaki ikilem şu; başkana, “Ya hakkında yolsuzluk soruşturması açılır hapse girersin ya yakana rozet takılır AKP’ye girersin” deniyor. Kimi başkanlara ikinci şık daha cazip geliyor!
Belediye başkanlarını tutuklayarak elde edilecek büyük bir artı görünmüyor. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar’ı sekiz ay tutuklu yargıladılar, ilk duruşmada serbest bıraktılar. Toplumun vicdanındaki yarayı görmeseler bile kendilerine anlatamıyorlar. Toplumun yüzde 65’i belediye başkanlarına yönelik operasyonları siyasi buluyor, yüzde 20’si bilgim yok diyor, yüzde 15’i vardır bir şey diyor!
CHP’li belediyeleri bu yöntemle aşağı çekme çabası da sonuç vermiyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2026 bütçesi ortada; çarklar dönüyor.”
Özel’e şaşırtıcı destek!-Deniz Zeyrek (Nefes)
“Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’ın CHP’den istifa etmesiyle ilgili sıcağı sıcağına şu üç yorumu yapmıştım:
1- Mesut Özarslan, yaptıklarıyla ilkesiz ve vefasız bir politikacı imajını pekiştirdi. CHP’ye koyduğu mesafe bir yana, kendisini bugün bulunduğu noktaya taşıyan Mansur Yavaş’a, Adnan Beker’e karşı tuhaf bir mesafe koydu ve soruşturmalar karşısında kendini güvence altına almak için AK Parti’ye geçmek istedi.
2- AK Parti dün akşama kadar Özarslan’ın AK Parti’ye geçeceğine dair haberleri bilinçli bir şekilde yalanlamadı. Haliyle “hakkında yolsuzluk suçlamasıyla suç duyurusunda bulunduğunuz birini partiye nasıl alacaksınız” sorusu meşru bir soru olarak ortada kaldı.
3- CHP Genel Başkanı Özgür Özel, haklı olduğu bir konuda, kendisini muhatap dahi almaması gerekirken, gece yarısı WhatsApp’tan mesaj yazarak Mesut Özaslan’a malzeme verdi.
– Birinci yorumumun dayanağını anlamışsınızdır. Kendisinin bir ülkücü olarak CHP’yle zaten yıldızı hiç barışmamıştı. Ancak, Mansur Yavaş, Adnan Beker kendisi için “Ağabey” diyecek kadar önemli ve yakındı. Son dönemde AK Parti’ye katılmak için sürdürdüğü trafikte onlar için dahi ulaşılmaz oldu. Mansur Yavaş kendisine kararından dolayı tepki gösterdi. Adnan Beker aynı şekilde Özarslan’ın istifasından son derece rahatsız olduğunu bana açık açık söyledi. Bu durum Özarslan’ın vefasızlığının sadece CHP’yle ya da siyasetle ilgili değil, aynı zamanda kişisel (bir kişilik sorunu) olduğunu da gösteriyordu.
– İkinci yorumum AK Parti’yle ilgiliydi. Konuştuğum bazı AK Partililer, düne kadar yolsuzlukla suçlanan bir ismin partiye alınmasının doğru olmayacağını söylese de Özarslan’ın çarşamba günü partiye katılma ihtimali nedeniyle açıklama yapmaktan çekiniyordu. Benzer bir durum Özlem Çerçioğlu’yla ilgili de yaşanmıştı. Soruyu Mansur Yavaş’ı hedef alırken yaptığı suç duyurularıyla aynı zamanda Özarslan’ı da hedef alan AK Parti Milletvekili Osman Gökçek’e de sordum. “Benim suç duyurularım Yavaş’la ilgiliydi. Ancak PORTAŞ konusunda bir usulsüzlük varsa Özarslan bunun dışında kalamayabilir” yanıtını verdi. Gökçek, “Peki yolsuzlukla suçladığınız birinin partinize alınması normal mi” soruma da “Parti yöneticilerimiz bilir ama bende bizim partiye geçeceğine dair bir bilgi yok” karşılığını verdi.
– Üçüncü yorumum Özgür Özel’in gece yarısı Özarslan’a mesaj yazmasıyla ilgiliydi. Kendisini uzun yıllardır tanırım. Günlük hayatında küfürden eser yoktur. Hatta arkadaşları zaman zaman hiç küfretmemesi durumu için “sen nasıl yatılı okulda okudun” diye takılırlar.
Siyasette öfke olabilir ve Özel’in telefonlarına çıkmayan, saçma sapan triplere giren bir ilçe belediye başkanına öfkeyle tepki göstermesi anlaşılabilir. Ancak ben bu düşünceme ek olarak “Küfür hem Özel’in naif kişiliğine ve saygınlığına yakışmaz hem kendisini haklıyken haksız duruma düşebilir” diyorum.”
Bir gazete nasıl etkisiz hâle getirilir; Washington Post örneği ve Uğur Mumcu-Haluk Şahin (T24)
“Burada “etkisiz hale getirmeyi” bizim terör haberlerinde görmeye alıştığımız anlamda kullanıyorum.
Bir gazete patronu kendi gazetesini battal edip etkisiz hale getirebilir mi?
Normal kapitalizm paradigması içinde bu sorunun yanıtının “Hayır, asla!” olması gerekir. “Patronun görevi gazetesini büyütüp daha karlı hale getirmektir!”
Ama geçen hafta ABD başkentinde öyle olmadı. Washington Post gazetesinin patronu Jeff Bezo’nun emriyle gazetenin yazı işlerinden 300 gazeteci işten çıkarıldı ve gazete etkisizleştirildi.
Niçin mi?
Başkan Donald Trump’a sevimli görünebilmek için.
Oysa o gazete son yıllarda işlevini “Demokrasi karanlıkta ölür!” sloganıyla tanımlıyordu.
Patron bu operasyonla tam karanlığı değilse bile alacakaranlığı seçmişti.
Washington’da gazetecilik yapmış ve oradaki Maryland Üniversitesinde habercilik dersleri vermiş biri olarak söyleyeyim:
Bu, özgürlüğüyle övünen Amerikan gazeteciliği için ağır bir yenilgidir.
Ve yeni medya düzeni açısından çok önemlidir.
Operasyon, bırakın sıradan organları, Washington Post gibi bir anıt-gazetenin bile bir çırpıda ezilebileceğini göstermiştir.
Belli ki, yeni düzende bağımsız haberciliğe yer yoktur: Bezos ve Musk gibi süper milyarderler yalnızca “sinyal tedariki”ne değil, içeriğe de hükmetmektedir.
Eski düzende olduğu gibi gazeteleri kapatmaya ya da gazetecileri hapse atmaya gerek kalmamıştır. İnfaz patronlar tarafından yapılmaktadır.
Uğur Mumcu ne derdi?
Washington Post’un başına gelenler Türk gazetecilerini özel olarak da ilgilendiriyor. Türkiye’de araştırmacı-soruşturmacı gazeteciliğinin en büyük ismi olan Uğur Mumcu, Washington Post’un Watergate skandalında yaptıklarını yakından izlemiş, yaptıklarını mesleki açıdan cesaret verici bir örnek olarak değerlendirmişti.
Kısaca hatırlatayım. 1970’lerin başında, yani tam hukukçu Uğur Mumcu’nun araştırmacı gazeteciliğe soyunduğu sırada, Washington Post gazetesi Başkan Nixon’un yolsuzluklarını ortaya çıkarmış, üzerine gitmiş, sonunda onu istifa etmek zorunda bırakmıştı.
Bir yanda iki genç muhabir (Carl Bernstein ile Bob Woodward) ve karşılarında dünyanın en güçlü adamı Başkan Nixon!
Bu sonuç, hakkıyla yapıldığında gazeteciliğin neler başarabileceği konusunda muhteşem bir örnek olarak tarihe geçti.
Yalnız ABD’de değil, tüm dünyada, gazeteciliğin saygınlığı ve mesleki popülaritesi açısından bir doruk noktası oldu. O yüzden pek çok yetenekli genç ne pahasına olursa olsun soruşturmacı gazete muhabiri olmaya karar verdiler.
Ben gazetecilik profesörü olarak bunların bir kısmına Maryland Üniversitesi’nde hocalık yaptım.
O ne cüret ne idealizmdi! “Bana dürüst bir kalem verin dünyayı yerinden oynatayım!”
Daha sonra Türkiye’de de günün birinde Uğur Mumcu gibi olmak isteyen öğrencilerim oldu. Washington Post örneği onlara da cesaret veriyordu.
Yani, basın tarihimizde övünç duyacağımız bir araştırmacı-soruşturmacı gazetecilik akımı doğup yaşadıysa bu biraz da Washington Post örneeği sayesindedir.
Washington Post’un iki yaman muhabirinden Carl Bernstein benim fakültede okumuş, okulu bitirmeden muhabirliğe başlamıştı. Arada derslere konuşmacı olarak gelirdi. Solcu bir babanın idealist oğluydu. Hep ilkeli kaldı. Omuzdaşı Woodward gibi popüler haberciliğin ve şöhret kültürünün ağlarına takılmadı.
O öyle bu böyle; ikisi de efsaneleştiler, gazetecilik idolleri haline geldiler.”
Ankara ile Tel Aviv arasında taşlar mı döşeniyor?-Uğur Ergan (halktv.com.tr)
“AKP iktidarının dış politikadaki genel tutumunu, “İçeride tabanı konsolide edebilmek için popülist söylemlere başvurmak, yapılanın yanlış olduğunu söyleyenleri iktidarı devirmek için dış güçlerle işbirliği yapmakla suçlamak, işler sarpa sarınca da hiçbir şey olmamış gibi ‘U dönüşü’ yapmak” diye özetleyebiliriz.
Tutarsızlıklarla ilgili birçok örnek verilebilir.
Buna en iyi örnek de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylemediği laf bırakmadığı Mısır’ın darbeci lideri Abdülfettah Sisi ile sarmaş, dolaş olması gösterilebilir.
Hatırlayın, 2019’da AKP yenilgiyi kabul etmeyince ikinci kez yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçimi öncesi Erdoğan Sancaktepe’de yaptığı konuşmada, işi Ekrem İmamoğlu’nu Sisi ile eşdeğer tutmaya kadar götürmüştü. Erdoğan, “Seçim günü Sisi mi diyeceğiz, Binali Yıldırım mı diyeceğiz? Mesele bu kadar önemli” demişti.
Halk da, 800 binden fazla oy farkıyla Erdoğan’a gereken mesajı vermişti.
Mısır’da 3 Temmuz 2013’te yapılan darbeden sonra Kahire yönetimi ile ilişkilerin dondurulmasını yanlış bulanları, vatan hainliği yapmakla suçlayanların, bir hafta önce Sisi ile nasıl “canciğer kuzu sarması” olduklarını gördük.
2013 ile Mısır’la ilişkileri rayına oturtma hamlelerinin yapıldığı 2023 yılına kadar geçen 10 yıllık süredeki yanlışlar, Türkiye’nin milyarlarca dolarlık ticaret kaybına, Doğu Akdeniz’de enerji yollarından dışlanmasına, buna karşılık Mısır’ın Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi ile anlaşma yapmasına mal oldu.
Dolayısıyla Mısır’la ilişkileri tamir etmek için yapılanlar, çok geç kalınmış olsa da doğru.
Ancak Mısır’la işleri yoluna koymaya çalışan Türkiye, benzer hataları İsrail’le de yapıyor.
Kimse “Binyamin Netenyahu yönetiminin Gazze’de yaptığı katliamı, işlediği insanlık suçunu görmeyelim” demiyor.
Reel politikadan yana olanlar şunu söylemeye çalıştı:
“İsrail devleti ve halkı ile Netenyahu hükümetinin soykırımcı anlayışını bir tutmak doğru bir yaklaşım değil.”
Bir düşünün Gazze halkına, hangi Türkiye daha fazla yardımcı olabilirdi?”
Muhafazakârlar ve Kürtler-Ahmet Taşgetiren (Karar)
“Eski Milli Eğitim Bakanlarımızdan Hüseyin Çelik’in, Serbestiyet’te yayınlanan ve Karar’da da (6 şubat) haberleştirilen yazısı aklımda. Yazmak istiyordum, bugüne kısmetmiş. Zaten “süreç” gündemi de akıyor, sıcaklığını koruyor.
Hüseyin Bey, öz olarak “Türkiyeli muhafazakârların ümmet ilgisi çerçevesinde diyelim Filistin’le, Myanmar’la ilgilendiğini ancak Kürtlerin yaşadığı sorunlara karşı yeterli hassasiyet göstermediğini” yazıyor. Şu cümle ona ait: “İslami cemaatler ve mütedeyyin camia, kendi ülkelerinde 90’lı yıllarda sergilenen faili meçhul cinayetlere, gözaltında kaybolmalara, köy boşaltmalara, Kürtlere devlet eliyle yapılan her türlü kötü muameleye seyirci ve sessiz kaldılar.”
“Muhafazakâr” ya da “İslâmcı” Kürt cenahından ayrıca, “Türkiyeli muhafazakârları kazıyınca altından milliyetçilik çıkar” gibi bir görüşün seslendirildiği de biliniyor.
Hüseyin Bey’i bugün böyle bir yazı yazmaya sevk eden güncel durum, muhtemelen, Suriye’deki gelişmelerde SDG eksenli taleplere karşı bir kısmı iktidar cenahında konumlanmış muhafazakâr çevreler tarafından gösterilen rezervlerdir. DEM keskin biçimde karşı çıkıyor o rezervlere, ama muhafazakâr Kürt muhitlerinin de bu tür rezervleri “Kürtlerin kazanımına karşı çıkmak” şeklinde okuduğunu gözlemlemek mümkün.
O durumda acaba “Muhafazakâr Kürtlerimizin de bir noktada milliyetçilik damarının kabardığını” söylemek yanlış olur mu?
Kendi hesabıma baktığımda, on yıllardır bu meseleye dair değerlendirmeler yaparak geliyorum. Diyarbakır’ın tepelerine “Ne mutlu Türküm diyene” yazmanın Kürt sorununu çözmeyeceğini aksine kışkırtacağını yazdım. Diyarbakır cezaevinde insanlara “Bozkurt’a tekmil verdirmenin insan haysiyetini ayaklar altına almak anlamına geldiğini” yazdım, Altan Tan’ın babasının karnına basılarak öldürüldüğünü yazdım, anasının cezaevindeki oğluyla Kürtçe konuşturulmasının nasıl bir zulüm olduğunu yazdım, köy boşaltmaları, PKK’nın haraç aldığı köyleri bir de güvenlik birimlerinin ezmesinin devlet tavrı ile bağdaşmayacağını yazdım, yargısız infazları, beyaz Toros uygulamalarını, itirafçı cinayetlerini yazdım. “Kürtler’in Türklüğünü ispat” politikalarının çıkmazını yazdım. “Bu işin Kart – Kurt işi olmadığını” yazdım.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
