Sokakta yürürken, bir restoran ya da kafede otururken yüzleri süzün; gergin omuzların üstündeki başlarda kaşlar çatık, gözler adeta bir kavga anını bekler gibi tetikte, algılar dağınık… Trafikte korna sesleri birer küfür gibi yankılanıyor, sosyal medyada bir linç kültürü hüküm sürüyor.
Sahi, bize ne oldu?
Bugün toplum olarak en büyük krizimiz ne ekonomik ne de siyasidir. Bizim asıl krizimiz, ahlak, saygı ve müsamaha (tolerans) kaybıdır. Yan yana yaşama irademizi, birbirimize tahammül etme yeteneğimizi kaybettik. Farklı düşünene düşman, hata yapana cellat kesiliyoruz. Ama daha da acısı, bu tahammülsüzlük sadece sokakla sınırlı değil; artık en güvenli sığınağımız olması gereken evlerimizin içine, kan bağlarımıza kadar sızmış durumda.
Kutsal olan ne varsa çürütüyoruz: Aileden sokaktaki canlara kadar. En acısı da ne biliyor musunuz? Herkesin dilinde bir “ahlak” ve “hak” kelimesi var ama hayatın hiçbir alanında bunun bir karşılığı yok. Kendimize hak gördüğümüz özgürlükleri, başkalarına çok görüyoruz.
Aile içi bağlar koptu gitti. Eskiden büyüklere hürmet, küçüklere şefkat vardı. Şimdi aile içinde bile bir taht kavgası, bir üstünlük yarışı hakim. Evlatlar, kardeşler, torunlar sınırları ve saygıyı tamamen unuttu. Aileye sonradan katılan gelinlerin veya damatların, yılların emeğiyle kurulmuş bağlara karşı gösterdiği o pervasız ve cüretkar tavırlar, “ben merkezci” yeni dünya düzeninin en net resmidir.
Akrabalık ilişkileri artık birer çıkar ilişkisine döndü; kan bağının yerini maddiyat, ego ve haset aldı.
Arkadaşlık ve dostluk kavramlarının içi hiç bu kadar boşaltılmamıştı. İlişkiler artık “biri hep veren, diğeri hep alan” sömürü mekanizmalarına dönüştü. Sadece işi düşen, çıkarı olan, canı sıkılan zamanlarda ortaya çıkan; işi bittiğinde ise toz olan menfaatçi bir güruh türedi. Tek taraflı çabalarla ayakta tutulmaya çalışılan bu samimiyetsiz bağlar, insanı seçilmiş yalnızlığa itiyor ve insana dair umutlarını çok yıpratıyor. Saf ve hesapsız arkadaşlık sevgisinin yerini, menfaatçi, son derece politik, durup yüzleştiğinde de yağ gibi üste çıkan, laf ebesi arkadaşlıklar aldı.
“Ev alma komşu al” denen topraklarda, artık yan dairede kimin cenazesi var, kim aç, kim tok, kim hasta bilinmiyor. Gürültü yapan, ağzı açık bırakılarak saçılmış çöpünü, evine dolabına sokmak istemediği ayakkabılarını komşulara rağmen karşı kapıya dizen, ortak alanı şahsi eşyaları veya çıkarları için gasp eden ama uyarılınca da aslan kesilen bir komşu profili türedi. Bir selamı, bir hal hatırı birbirimizden esirger, asansörde, otoparkda denk gelmemeye çalışır olduk.
Plazalardan küçük esnafa kadar iş hayatı adeta bir kurtlar sofrası oldu. Liyakat ve saygının yerini ayak kaydırmalar, mobbingler, birbirinin üstüne basarak yükselme hırsı aldı. İş arkadaşlığı sadece çıkar ortaklığından ibaret şekle büründü.
Sessiz kullara yapılan acımasızlıklar aldı başını gitti. İçimizdeki bu sevgisizlik ve tahammülsüzlükten en büyük payı ise maalesef sokaktaki kedi ve köpekler alıyor. Kendini savunamayan, bir kap suya, bir parça mamaya muhtaç olan o canlara karşı gösterilen bu akılalmaz şiddet ve acımasızlık, toplumun merhamet damarının tamamen kuruduğunun en açık kanıtıdır. Bir hayvana merhamet edemeyen bir toplumun, insana saygı duymasını beklemek safdilliktir.
Müsamahasızlık, kültürel cehaletin ve bencilliğin en somut dışavurumudur. Karşısındakine tahammül edemeyen insan, aslında kendi iç dünyasındaki yetersizlikle ve sevgisizlikle kavga ediyordur.
Bu sert toplumsal çürüme gerçeğiyle yüzleştikten sonra, “Peki ne yapmalı?” sorusunu sormak zorundayız. Bu çürüme kendiliğinden durmayacak. Reçete aslında sandığımızdan daha basit ama uygulaması cesaret istiyor:
Önce çuvaldızı kendimize batıracağız. Değişim yukarıdan aşağıya değil, bireyden topluma doğru yayılır. Trafikte yol vermeyen, evinde ablasına, abisine, kardeşine sırt dönen, arkadaşını sadece işi düşünce arayan, kapısının önündeki kabı tekmeleyen kişi “başkası” değil; biziz. Önce kendi nezaketimizi ve vicdanımızı sorgulayacağız.
Hiyerarşiyi ve sınırları yeniden çizeceğiz.Ailede saygı, korunması gereken bir değerdir. Büyük büyüklüğünü bilip şefkat gösterecek, küçük küçüklüğünü bilip haddini bilerek hareket edecek. Aileye sonradan dahil olanlar da, o ailenin geçmişine cüretkarlıkla değil, nezaketle, kanaatkarlık ve minnetle eklemlenmeyi öğrenecek.
Samimiyeti ve eşitliği savunacağız.Hayatımızdaki asalak ve menfaatçi ilişkileri ayıklamakla işe başlayacağız. Dostluğu bir alışveriş masası görenlere sınır çizecek, hesapsız ve içten bağ kurabilen insanların değerini bileceğiz.
Merhameti yeniden hatırlayacağız. Sadece insanı değil, doğayı ve sokaktaki canları da kapsayan bir vicdan temizliği şart. Kapımızın önüne bir kap su koymak, bir canlıya yaşam hakkı tanımak bizi eksiltmez; aksine insanlığımızı geri kazandırır.
“Bana dokunmayan yılan” demeyeceğiz. Toplumda nezaketi, saygıyı ve komşuluğu yeniden inşa etmek istiyorsak, kabalığa ve adaletsizliğe sessiz kalarak ortak olmayacağız. Tepkimizi de bağırıp çağırarak değil, asil ve kararlı bir duruşla, medenice göstereceğiz.
Son Söz: Ya birlikte ya hiç!..Unutmayalım ki, nezaket ve müsamaha zayıflık değil, bilakis içsel bir gücün ve gelişmiş bir karakterin simgesidir. Birbirimize katlanamadığımız, saygı duymadığımız, merhameti lüks gördüğümüz bir dünyada hiç kimse asla güvende ve mutlu olamaz.
Günün sonunda, bencilce kazanılmış zaferlerle dolu, öfkeli, huzursuz ve sevgisiz bir yığın mı olacağız; yoksa birbirine, sokağına ve canlısına omuz veren saygın bir toplum mu? Karar, her sabah sokağa adım atan, evinde ailesinin, aynada kendinin yüzüne bakan hepimizin…
Sevgi ve iyilikle kalın.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
