Kristof Kolomb’un coğrafi keşifler çağındaki yanılgısını hatırlayalım: 1492 yılında Karayipler’e ayak bastığında Hindistan topraklarına ulaştığına inanıyordu.
Dolayısıyla orada karşılaştığı insanlara “Hintli” demesi de yadırganacak bir durum değildi. Ancak Kolomb’un bu yanlışı, yalnızca adalara ve topluluklara Hindistan’la bağlantılı adlar vermekle sınırlı kalmadı. Oralardan Avrupa’ya taşınan birçok ürüne, bitkiye ve hayvana da yanlış adlar verilmesine yol açtı.
Hindi, Kolomb’dan miras kalan adlandırma karmaşasının en ilginç örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Gerçekte hindinin ana vatanı Hindistan değil, Orta Amerika’dır; özellikle Meksika ve çevresi bu hayvanın doğal yaşam alanını oluşturur.
Buna karşın, Türkçe de dâhil olmak üzere pek çok dilde hindinin adı Hindistan’la ilişkilendirilmiştir. Hint kuşu, Hint tavuğu ve Hint horozu gibi kullanımlar, bir yanlış anlamanın zamanla dile nasıl yerleştiğini gösterir.
Bu durumun şöyle ilginç ve ironik bir boyutu var: Biz Türkiye’de Hindistan’a atıfla “hindi” derken, İngilizce etkisiyle Hindistan’da “turkey” deniyor. Zamanla söylenişi değişen “turkey” kelimesi, yerel dillerde de “tarkee” formuna dönüşmüş.
Gine tavuğu
Hindi adının ardındaki büyülü yolculuk, Kolomb’un yanılgısından çok daha fazlasını barındırıyor. Bu öykü, bizi Afrika’nın tozlu yollarından Akdeniz’in esrarengiz limanlarına uzanan bir zaman yolculuğuna çıkarıyor.
Avrupalılar, hindiyle karşılaşmadan önce Afrika’dan Osmanlı toprakları üzerinden Avrupa’ya getirilen Gine tavuğunu biliyorlardı. İngilizcedeki “turkey” adının kökeni, aslında bugün bildiğimiz hindiye değil, dolambaçlı yollardan işte bu Gine tavuğuna dayanır.
Burada geçen Gine adı, yalnızca bugünkü Gine Cumhuriyeti’ni değil, tarihsel olarak Batı Afrika ve Sahra Altı Afrika’nın büyük bir bölümünü tanımlayan genel bir coğrafi terimdi.
Gine tavuğunun antik çağlarda Kuzey Afrika yoluyla Akdeniz’e ulaştığı, Mısır’daki arkeolojik bulgularda sıkça rastlanmasından anlaşılıyor. Roma döneminde ise günümüz Cezayir ve Tunus topraklarını kapsayan Numidia bölgesi merkezli yayıldığı için “Numidia tavuğu” olarak anılmıştır.
1517’de Mısır’ın Osmanlı egemenliğine girmesiyle bu kuşun ticareti bu kez, Etiyopya-Sudan hattından Osmanlı denetimindeki pazarlara akmaya başlamıştır. Bu egzotik kuş Osmanlı coğrafyası üzerinden Avrupa’ya ulaştırıldığı için, Avrupalılar tarafından “Türk tavuğu” (gallina turcica) olarak anılmaya başlanmıştır.
Gine tavuğunun kökenini Osmanlı sanan İngilizler, ona önce “Turkey cock” yani “Türk horozu” adını vermişlerdir. Zamanla bu birleşik ifadedeki “cock” unsuru düşmüş ve geriye bugünkü o meşhur “turkey” kalmıştır. Üstelik İngilizler bu ismi Gine tavuğu için kullandıklarında, gerçek hindiyi henüz tanımıyorlardı.
“Bir baba hindi“
16. yüzyılın başlarında İngilizler hindiyi ilk kez gördüklerinde, bu yeni kuşu daha önceden tanıdıkları Gine tavuğuna benzettiler. Haksız da sayılmazlardı aslında. İkisi arasında ilk bakışta göze çarpan bazı benzerlikler vardı: Tüysüz başları ve boyunları, sarkık gıdık derileri ve gövde yapıları, onların aynı kuşun iki varyantı gibi algılanmasına yol açmıştı.
Böylece Gine tavuğu için kullanılan “turkey” etiketi, yeni tanıştıkları hindiye aktarıldı ve İngilizceye yerleşti. Shakespeare’in bazı oyunlarında Gine tavuğu için “turkey” sözcüğünü kullanması da adın o dönemde ne kadar kanıksanmış olduğunu gösterir.
Böylece İngilizcede “turkey” kalıcılaşırken, Avrupa’nın başka dillerinde bambaşka adlandırma yolları gelişti. Fransızca, Lehçe, Ukraynaca, Katalanca, Hollandaca, Danca, Norveççe, İsveççe ve Rusçada kuşun adı Hindistan’la ilişkilendirildi. Buna karşın Portekizcede ve onun kültürel etki alanlarında kuşun adı Peru’yla bağdaştırıldı ve kuşa “peru” dendi.
Hindi isminin farklı dillerdeki karşılıkları, ülkelerin sömürge geçmişinin ve ticari etkileşimlerinin dil üzerindeki izlerini gözler önüne sermekte. Örneğin Malezya ve Endonezya dillerinde hindiye “Hollanda tavuğu” denmesi, bölgedeki Hollanda etkisiyle ilişkilidir. Kamboçya’nın dili Kmercede “Fransız tavuğu” denmesi ise Fransız sömürge döneminden kalan bir yansımadır.
Türkçedeki “hindi” adının izi
Amerikalı Yahudi bir akademisyen arkadaşım, Türkçedeki hindi kelimesinin kökenini 1492’deki Sefarad göçüne bağlamakta ısrar ediyordu; ancak kronoloji bu görüşü doğrulamıyordu.
İspanya’dan Osmanlı’ya kitlesel Sefarad göçü 1492’de gerçekleşirken, hindi Avrupa’ya ancak 1519’dan sonra ulaşmıştı. Bu nedenle Sefarad Yahudileri Osmanlı topraklarına geldiklerinde yanlarında hindi getirmiş olamazdı.
Dolayısıyla kelimenin doğrudan bu göçle geldiğini söylemek zordur; ama sonraki yıllarda Sefarad tüccarların dolaylı olarak aracılık etmiş olmaları olası bir senaryodur.
Esasında Türkçedeki hindi adının, İspanyol ya da Portekizli gemicilerin bu kuşu Osmanlı topraklarına getirirken onu “Hind diyarından” diye tanıtmalarından kaynaklandığı düşünülmektedir.
Yansımayla doğan adlar
Bununla birlikte, adlandırma süreçleri her zaman coğrafi konuma değil, bazen de ses taklidine bağlı rotalar izler. Dil biliminde bu olguya “onomatopoeia” denir. Bu durumun bir örneği olarak, hindinin gaklama sesinin farklı dillerde farklı biçimlerde duyulması gösterilebilir.
Almanlar, İtalyanlar ve Macarlar hindinin sesini sırasıyla “trut trut”, “taki taki” ve “puli puli” biçiminde algılamış; buna bağlı olarak da ses yansımasına dayalı adlar kullanmışlardır. Türkiye’de İç Anadolu ve Güneydoğu’da halk arasında hindiye “culuk” denmesi de, “culu culu” sesine dayanır.
Hindi adının macera dolu öyküsü, dillerin geçmişteki hataları farkında olmadan ama inatla bünyesinde barındırdığını gözler önüne seriyor.
Hindi adları arasında beni en çok şaşırtanı ise Farsça karşılığı olmuştur. İranlılar, hindinin gerilimli anlarda baş ve boyun derisinin renk değiştirdiğini gözlemlemiş, bu yüzden ona “bukalemun” adını vermişler.
Tüm bunlar bir araya getirildiğinde rahatlıkla söylenebilir ki, hindinin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir.
Aşağıda, 27 yaygın dilde hindinin karşılığını ve bu karşılıkların bire bir anlamlarını birlikte veriyorum:

***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
