2026 Dünya Kupası’na grup aşamasında Avustralya’ya 2-0, Paraguay’a ise 1-0 mağlup olarak veda ettik.
Oysa play-off’larda Romanya ve Kosova’yı geçerek turnuvaya katılma hakkı kazanmış, Amerika’daki hazırlık maçlarında (Kolombiya galibiyeti dahil) umut veren bir görüntü çizmiştik.
Peki, asıl turnuvada neden bu kadar keskin ve büyük bir düşüş yaşadık? Neden başarısız olduk?
1-Süper Lig’in yavaş ve kesintili futbol kültürü
Türkiye liginde yıllardır kronikleşen yavaş tempolu ve sık duraklayan oyun tarzı, oyuncularımızın uluslararası seviyedeki maç ritmine uyum sağlamasını imkânsız hale getiriyor. Gruptaki iki maçta da topa ortalama yüzde 75 oranında sahip olmamıza rağmen, üçüncü bölgede hiçbir varlık gösteremedik. Dar alanda doğru karar alma, bitiricilik, hız ve denge konularında uluslararası standartların çok gerisinde kaldığımız net bir şekilde görüldü.
Kadromuzun büyük bir bölümü Süper Lig’in bu düşük temposuna göre şekillenmiş durumda. Arda Güler ve Kenan Yıldız gibi yüksek tempoya alışkın yeteneklerimizin çabaları ise bu yapı içinde sınırlı kalıyor. Merih Demiral gibi kilit bir ismin, Suudi Arabistan Ligi gibi çok daha yavaş bir ligde forma giymesi de bu olumsuz tabloyu derinleştirdi. Sonuç olarak, hazırlık maçlarının temposu ile gerçek Dünya Kupası arenası arasındaki kapanmayan uçurum sonumuzu hazırladı.
2-Taktiksel tercihler ve oyun felsefesi sorunu
Teknik Direktör Vincenzo Montella’nın tercih ettiği sistem turnuva boyunca yoğun eleştiri aldı. Sahaya klasik bir santrfor yerine kanat oyuncularından devşirme bir hücum hattıyla çıkma fikri, takımın hücum çeşitliliğini ve bitiriciliğini sıfıra indirdi. Topa yüksek oranda sahip olan ancak kapalı savunmaları aşamayan, üretkenlikten uzak bu taktik, Dünya Kupası gibi hata affetmeyen üst düzey turnuvalarda bizi büyük bir dezavantaja sürükledi.
Öte yandan, Montella’nın vatandaşı olduğu İtalya Milli Takımı’nın da son dönemde Dünya Kupası sahnesinden uzak kalması, kamuoyunda ister istemez “Acaba yeni bir teknik direktörle mi yola devam etmeliyiz?” sorusunu gündeme getirdi.
3-Hazırlık sürecindeki imaj odaklı ve gerçeklikten uzak yaklaşım
Turnuva öncesindeki hazırlık süreci, sahadan ziyade imaj ve nostalji odaklıydı. Geçmiş yılların “Duymak İstiyorum”, “Bir Oluruz Yolunda” ve Tarkan şarkıları gibi popüler Milli Takım şarkılarına sığınıldı. Ülkenin son yıllarda yaşadığı kültürel ve sanatsal üretim daralmasının bir yansıması olarak, yeni, özgün ve takımı gerçekten motive edecek marşlar üretilemedi; yapılanlar ise genellikle eskinin kötü birer kopyası olmaktan öteye gidemedi.
Ayrıca play-off’larda atılan gollerden sonra Mehter marşı çalınması ve “Viyana’yı fethediyoruz” havası yaratılması, Yeşilburun Adaları ve Curaçao gibi ülkelerin dahi yer alabildiği 48 takımlı yeni Dünya Kupası formatının gerçekliğiyle hiç örtüşmedi. Buna bir de TFF Başkanı’nın ayakları yere basmayan “Şampiyon olacağız” açıklamaları eklenince, takımın omuzlarına gereksiz ve devasa bir stres yüklendi. Tüm bu illüzyonun sonu hüsran oldu ve turnuvaya Haiti’den sonra en erken veda eden ikinci takım unvanını aldık.
Ne yapmalıyız?
Hakem standartları değişmeli: Hakemler, yeni FIFA kurallarını ligimizde de tavizsiz bir şekilde uygulayarak oyunun akıcılığını artırmalı ve ligin temposunu acilen yukarı çekmeli.
Altyapı devrimi şart: Altyapı eğitimlerinden itibaren günümüz futbolunun esasları olan yüksek tempo, dar alanda teknik beceri ve saniyeler içinde doğru karar alma yetilerine odaklanılmalı.
Gerçekçi ve modern bir sistem: Milli Takım’ın oyun sistemi ve teknik direktör tercihi, oyuncuların gerçek karakteristik özelliklerine, modern futbolun hız ile fiziki dayanıklılık gereksinimlerine uygun olarak yeniden belirlenmeli. Uluslararası başarıların salt motivasyon ve nostaljiyle değil; akılcı, hızlı ve pragmatik bir futbol aklıyla kazanılabileceği artık anlaşılmalı.
Fotoğraf: tff.org
İlgili yazılar:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
