'Kırılgan dev' Çin ve dünya-3

'Kırılgan dev' Çin ve dünya-3

9 Eylül 2021 Perşembe  |   MG Özel

Hazal Yalın

Çin ve Rusya

Putin, 2019 ekiminde Çin’e ortak füze saldırı uyarı sistemi kurmasında yardımda bulunduğunu açıkladı. Bu genellikle iki ülke arasındaki askeri ittifakın derinleştirilmesi olarak değerlendirildi.

Rusya’da ilişki kurulan ülkeler iki ayrı ana başlık altında değerlendirilir: (1) ortak (partner), (2) müttefik. Lavrov’un Batılı ülkelerden “ortak” diye söz ettiği birçok defa Putin’e gönderme yaptığına bakılırsa, bu, muhtemelen Putin’in katkısıdır. Üstelik zekice bir katkıdır; çünkü “ortaklık” ilişkisi, bir dostluk değil iş ilişkisidir. Bu ilişki mecburi, gönüllü, kâr-amaçlı, kâr-amaçsız, taktik, stratejik, sınırlı ve tam olabilir. Bu kavram seti, uluslararası ilişkilerin bir bölümü için de kullanılabilir; sözgelimi Vatikan ile ilişkiler kâr-amaçsız ortaklık, Ukrayna ile ilişkiler mecburi ortaklık, ABD ile ilişkiler sınırlı ortaklık ve Türkiye ile ilişkiler stratejik ortaklık olabilir. Bu son deyimi bizim basın ve siyasiler anlamak istedikleri gibi anlar ve zaman zaman “ortaklık” değil “ittifak” olarak çevirirlerdi. Talihimiz varmış ki, Lavrov’un geçen yıl 14 Ekim’de yaptığı açıklama, bu çeviri keyfiyetine mecburen son verdi: “Biz Türkiye’yi hiçbir zaman stratejik müttefik olarak sınıflandırmadık; Türkiye bir ortak, çok yakın bir ortak. Bu ortaklık birçok alanda stratejik bir nitelik taşıyor.”

Ortaklık ilişkisi iş alanıyla ilgilidir, ittifak ilişkisi ise çoğu zaman askeri sonuçlar üreten siyasi bir ilişkidir: ilişkinin tarafları, birbirlerinin güvenliğini kendi güvenlikleri kabul ederler ve içlerinden birinin güvenliğine yönelik tehdit halinde ona şu veya bu şekilde yardımda bulunmayı taahhüt edip hukuki bağıt altına alırlar. Örneğin Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki 1925 Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşması, birçok bakımdan bir ittifak anlaşmasıdır. Bu anlaşma, her ne kadar geçerliliği resmi olarak 1945’te sona ermiş olsa da fiilen 1939’da Türkiye-İngiltere-Fransa arasında üçlü ittifak anlaşmasıyla sonlanmıştır; zira Sovyetler Birliği ile ittifakın yerini başka bir ittifak almıştır.

İttifak ilişkisi stratejik bir nitelik de taşıyabilir. ABD ve İngiltere arasındaki ilişki stratejik ittifak ilişkisidir; iki kapitalist ülke, dünya kapitalizminin ayrı merkezlerini (askeri-siyasi ve mali) kopmaz bir ittifakla birleştirmişlerdir. Rusya ile Belarus arasındaki ilişki de, iktisadi değil esas itibarıyla askeri ve bunun neticesinde siyasi bir anlamda olsa bile, stratejik ittifak ilişkisidir.

Bu uzun açıklamadan sonra konuya dönebiliriz.

Aslında, Çin ile Rusya arasında ittifak ilişkisinin daha 16 Temmuz 2001’de İyi Komşuluk, Dostluk ve İşbirliği Anlaşması ile kurulduğu söylenebilir.

Bu, Putin’in iktidarının henüz ilk yılında Rusya’nın bütün Batı aşkıyla birlikte Yeltsin safrasından kurtulmak yolunda attığı en önemli adımlardan biriydi.

Anlaşmanın 8. maddesine göre: “İmzacı taraflardan hiçbiri, imzacı diğer tarafın egemenlik, güvenlik ve toprak bütünlüğüne zarar verecek hiçbir ittifak veya bloğa katılmaz, üçüncü devletlerle anlaşma imzalamak da dahil hiçbir eylemde bulunmaz. İmzacı taraflardan hiçbiri, kendi topraklarını diğer imzacı tarafın devlet egemenliği, güvenliği ve toprak bütünlüğüne zarar verecek şekilde üçüncü devletler tarafından kullanılmasına izin vermez. İmzacı taraflardan hiçbiri, diğer imzacı tarafın egemenliği, güvenliği ve toprak bütünlüğüne zarar verecek örgüt ve grupların kendi topraklarında kurulmasına ve faaliyetine izin vermez.”

9. madde: “İmzacı taraflardan birinin görüşüne göre barışı tahrip edebilecek yahut söz konusu tarafın güvenliğini ilgilendirebilecek bir durum doğduğu takdirde, taraflar derhal, bu doğan tehdidi bertaraf etmek hedefiyle görüş alışverişlerine girişirler.”

12. madde: “Anlaşan taraflar, küresel stratejik denge ve istikrarın korunmasına yönelik ortak çabalar gösterirler, keza stratejik istikrarın korunmasını temin eden temel mutabakatlara kesinkes uyulmasına her vasıtayla katkıda bulunurlar.”[33]

Bu anlaşmada askeri yardım değil görüş alışverişi öngörülmüştür, bununla birlikte ticari-iktisadi, askeri-teknolojik, bilimsel-teknolojik, enerji, ulaşım, nükleer enerji, maliye, uzay, havacılık, enformasyon teknolojisi, kültür, eğitim, kamu sağlığı, enformasyon, turizm, spor, hukuk “ve diğer alanlarda”, keza uluslararası mali ve iktisadi kuruluşlarda işbirliği de öngörülmüştür.

Bu, bir ön-ittifak anlaşmasıdır ve daha sonraki ilişkilerin yönünü tayin etmiştir.

Çin’in en büyük silah tedarikçisi Rusya’dır; Rusya’nın toplam silah ihracatının yüzde 16’sı Çin’e yapılır.[34]  Bu, aslında, silah alımından biraz daha fazlasıdır, askeri-teknolojik işbirliğidir, zira Çin, kendi silah sistemlerini (güdümlü füze, havadan havaya füze, İHA, lazer güdümlü bomba, vb.) Rusya’nın sistemleri üzerinde geliştiriyor.[35] İki ülke 2012’den beri ortak deniz tatbikatları yapıyor, ayrıca başka ülkelerin de katılımıyla çok sayıda kara tatbikatı düzenleniyor.  İki ülke BM’de genellikle aynı doğrultuda kararlar alıyorlar ve bölge ülkeleriyle ilişkilerini genellikle koordinasyon halinde sürdürüyorlar.

Bununla birlikte tam bir ittifak bulunduğunu ileri sürmek de güçtür.

Daha önce dediğim gibi, Putin döneminde Rusya’nın önceliği ABD’yi denklem dışına itmek, Çin’in önceliği ise denklemde ABD ile birlikte tayin edici rol kazanmaktır. Bu, her iki ülkenin kendince kırılgan durumunun sonucudur. Rusya’nın kırılganlığı, kapitalist dünya sisteminde bir çevre ekonomisi olmasıdır; bağımsızlığını korumak için enerji ve savunma sektörlerinde mutlak devlet denetimine dayanan devlet kapitalizmi vasıtasıyla ABD’ye karşı mücadele etmek zorundadır, zira bağımsızlığa yönelik tehdit esas itibariyle ABD’den gelmektedir. Çin’in kırılganlığı ise tam da dev bir fabrika olmasından kaynaklanır; üretim dış pazar için yapılıyor, dolayısıyla Batı'da gümrük duvarlarının yükseltilmesiyle ve başka nedenlerle doğması muhtemel, kendi kontrolü dışındaki talep eksikliği tehdidiyle karşı karşıya, teknoloji üreticisi değil, dünya fabrikası olmayı sürdürmek için iş gücünü ucuz tutmak zorunda, bu da iç talebin zoraki daraltılması sonucunu doğurmaktan başka sistemin geleceği için tehdit yaratıyor. Bütün bu nedenlerle Çin de ABD ile anlaşmak zorunda.

Si’nin “yeni stratejisi” bu tehlikeleri ortadan kaldırmaya, eğilimleri tersine çevirmeye yönelik kapsamlı bir eylem planıdır, ancak birincisi bu “yeni” uzun vadede hedefleniyor, ne kadar başarılı olacağı henüz belirsiz olduğu gibi, mevcut şartlarda eski de varlığını korumaya devam ediyor. İkincisi ise, hem ABD, dünya kapitalist sisteminin siyasi ve askeri motoru olmaya devam ettiği sürece sistemin ekonomik dengelerinin değişmesine engel olabilecek vasıtalara sahiptir, hem de Çin, gerilimi sistemin çöküşü sınırlarına götürecek güç ve cesaretten yoksundur.

Bu, mevcut durumun Marksizm'e dayanan bir değerlendirmesi. Ancak malûm, Marksizm pek moda değil, “jeopolitik” kavramları daha çok ilgi çekiyor.

Jeopolitik denen şey bir yalancı-bilimdir, nedenlerle değil görüngülerle uğraşır. Bu yüzden çevre ülkelerin “stratejisini” belirlemede son derece tehlikelidir ve esas itibariyle dalgalanmaları meşru kılmak için laf kalabalığından öte pek önem taşımaz. Ama küresel çatışmanın doğrudan tarafları olan ülkelerde bu yalancı-bilim tayin edici bir önem kazanabilir, çünkü hızlı karar almak gerektiğinde nedenler üzerinde düşünmek zaman kaybı sayılır, zira nedenler, artık değiştirilmesi hayal dahi edilemeyecek sabitler haline gelmiştir. Keza, yöneticilerin düşünceleri bu yalancı-bilimin kavram setine dayandığından, onun çıkarımlarını takip etmek gerekir.

Rusya Bilimler Akademisi ABD ve Kanada Enstitüsü’nden S. Truş’un 2020 tarihli bir makalesi, benim yukarıda söylediklerimi bu yalancı-bilimin kavramlarını kullanarak formüle ediyor. Truş şöyle diyor: “Rusya için olduğu gibi Çin için de ABD’den gelen başlıca tehdidin şu temel başlıklarda olduğunu ileri sürmek mümkündür: 1) tam kapsamlı bir nükleer füze savaşında ABD’nin askeri zaferi tehlikesi; 2) ABD ile sistemsel bir çekişme neticesinde ulusal gelişme modellerinin aşınması ve devlet bağımsızlığının kaybedilmesi tehlikesi. Bu bağlamda, Rusya için tehdidin her iki veçhesini de aynı derecede önemli görünürken … Çin için ilk veçhesi daha günceldir.”[36]

Çin’in bu yapısal eğilimlerinin Yakın ve Orta Doğu’daki kimi çarpıcı sonuçlarını yukarıda örnek olarak sunmuştum. Ancak bu başlık altında Kore yarımadasındaki gelişmeleri, Şanghay İşbirliği Örgütü’nü ve Afganistan’daki gelişmeleri hatırlatmaya değer.

Aslında Çin’in, on yıllardır KDHC’nin hamisi rolünü oynaması, Rusya’nın ise Güney Kore ile iyi ilişkiler sürdürmesine bakarak, Rusya’nın KDHC’ye karşı ABD’nin dayattığı yaptırımlara direnmeyeceği, Çin’in ise geleneksel rolünü oynamaya devam edeceği beklenebilirdi. Oysa tam tersi yaşandı.

2015-216 yıllarında ABD’nin Güney Kore’ye füze sistemleri yerleştirme kararına Rusya ve Çin ortak ve sert tepki gösterdiler. Çin Dışişleri Bakanı Van İ, 2016 mart ayında Lavrov ile ortak basın toplantısında, ABD’nin planının “Rusya ve Çin’in stratejik güvenliğine doğrudan zarar vereceğini” söyledi; Lavrov da aynı yerde, Rusya ve Çin’in, Kuzey Kore’nin nükleer füze programına engel olacak tedbirleri zaten desteklediklerini söyledi, ancak ABD ve Kore’yi “bu planların KDHC’nin maceralarıyla ilişkili olduğu açıklamasının arkasına gizlenmemeye” çağırdı.

Kasım ayında ise beklenmeyen oldu: Çin, ABD ile KDHC’ye karşı sert yaptırımlar konusunda, Rusya’ya haber vermeksizin anlaştı.

Şanghay İşbirliği Örgütü’nü Rusya ve Çin arasındaki stratejik iş birliğinin bir aracı olarak görmek de çok moda ama bu abartılı bir yaklaşımdır. Örgüt aslında, Pakistan ve Hindistan, Tacikistan ve Kırgızistan gibi benzemezlerin zoraki birliğidir. Lukin ve Kaşin’in vurguladığı gibi: “Varlığının temeli basittir: bütün üyeleri Batı'yla işbirliğine değer veriyor ve onunla işbirliği olmaksızın iktisadi ve teknolojik gelişimin mümkün olmadığını biliyorlar. Aynı zamanda, alternatif güç merkezlerinin olduğu, onların temel problemlerini Batı ve Batı'nın yönettiği ittifaklardan daha iyi ve daha derinlemesine anlayan örgütlerin bulunduğu bir dünyada kendilerini daha rahat hissediyorlar.”[37]  Bu rahatlık duygusu, örgütü daha da genişletebilir, ama bana kalırsa buradan AB ve NATO gibi ittifaklar çıkacağı beklentisi gerçekçi değil; hatta tam tersine; örgüt genişledikçe siyasi olarak daha da işlevsizleşecektir.

Güncel bir meseleye girmeden olmaz. ABD’nin Afganistan’dan çekilişi, bölge ülkelerinin kucağına gerçek bir Taliban bombası bıraktı. Bununla ilgili şöyle yazmıştım: “ABD ve NATO’nun görülmemiş bir rezalete dönüşen çekilmesi, stratejik değil taktik bir yenilgi; bu rezalet, bölgede kalıcı bir istikrarsızlık odağı bırakmak, Güneydoğu Asya’da İran, Rusya ve Çin’i çevreleme çabasını artırmak, böylece Orta Asya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerini nüfuzu altına almak, giderek de sömürgeleştirmek amacını güdüyor.”[38]  İran zaten 2000’lerin ortalarından beri Taliban’la gayet iyi ilişkiler içinde, Çin de Necibullah hükümetine karşı mücahitleri silahlandırdığı yıllardan beri hem öz-güvenli, hem de sınır kontrolü (hem fiili kontrol hem de vize rejimi) yeterince güçlü. Rusya ise hem sınır geçişleri hem de ülke içindeki Müslüman halklarda tekfirci eğilimlerin güçlenmesi tehlikesi yüzünden kırılgan.

Her iki ülke, bugün Afganistan meselesinde ortak bir yaklaşım geliştirmiş görünüyorlar; ancak bu yanıltıcı olmamalı. Çin, bölge ülkeleriyle kurduğu bağımlılık ilişkisine dayanarak başta Tacikistan olmak üzere Taliban tehdidi altındaki devletleri pek çok kanaldan zorlayabilir, oysa bu ülkeler üzerinde sadece savunma, kültür ve nüfus bağı bulunan Rusya, Taliban’ın doğrudan tehdidi altındadır.

Çin’le ittifak, Rusya’da pek çok kesim için avantajlı görünür: nihayetinde böyle bir ittifaktan ABD zarar görür, ama Rusya ne kaybedebilir ki? Ama karşıt görüşler de vardır. İttifak, Rusya pazarına Çin’in nüfuzu anlamına da gelir. Zaten Batı'nın yaptırımlarıyla ekonomik olarak abluka altına alınan Rusya, Çin’in omuzları üzerinde yükselmenin maliyetini kaldırabilir mi? Çin’den sermaye ihracı, Rusya’nın Batı değil ama bu defa başka bir güç tarafından sömürgeleştirilmesine yol açmaz mı?

İki ülke arasındaki ticari ilişkilerin temposu ve boyutu bu ülkelerden sadece biri tarafından tayin ediliyorsa diğer ülke dezavantajlı demektir. Çin ve Rusya arasındaki ticari ilişkiler hızla gelişiyor ama bunun motoru, Rusya’dan ihraç edilen malların kalitesi değil, Çin’in enerji ihtiyacıdır. Rusya’nın Çin’e ihracatının üçte ikisini enerji kaynakları ve ormancılık ürünleri oluşturur, ihracatın sadece yüzde 1,5’i makinedir. Oysa Çin’den ithalatının yüzde 30’unu çeşitli makineler oluşturur.[39]

Son olarak, Çin’in Kırım’da ve Arktik Okyanusu’nda Rusya’yla çeliştiğini ve özellikle ikincisinde ABD yanlısı tutum aldığını eklemek gerek.

Açık ki Çin, Rusya ile ön-ittifaktan bütünüyle vazgeçmiyor, ama ABD ile çatışmamayı Rusya ile ittifakın önüne koyuyor. Çin’in bu siyasetinin yakın zamanda değişeceği beklentisi gerçekçi değildir.

Bütün bu karşılıklı nedenlerle, ittifak ilişkisinin ön-ittifak aşamasını geçmesi pek mümkün görünmüyor. 

Si’nin kırılganlığı giderme planı

Rusya Bilimler Akademisi’ne bağlı “Y. Primakov Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Ulusal Araştırma Enstitüsü Asya-Pasifik Araştırmaları Merkezi” bilimsel direktörü A. Lomanov, Çin ve Batı arasında kurulan ilişkiyi, çok haklı olarak, “istikrarlı ve karşılıklı avantajlı bir iktisadi sembiyoz” olarak tanımlar: “Çinli işçiler yüzleri ter içinde ithal edilen ve gene yurtdışına çıkacak montaj parçalarını topluyorlardı. Ucuz Çinli emeği, Batılı şirketlere sağlam kâr getiriyordu. Batılı uzmanlar, Çin'de sosyalizmin, muazzam bir pazar ekonomisi binasının üstündeki dekoratif bir perdeye dönüştüğünden şüphe etmiyorlardı. Artık sadece, büyüyerek reform devrine erişmiş olan Çin orta sınıfının, ÇKP’nin tek parti iktidarından liberal sistem istikametinde vazgeçip küflenmiş kızıl bayrağı indirmesinden bekleniyordu.”

Lomanov, 2003’te Çin’de “barışçıl yükseliş” sloganının ortaya çıktığını hatırlatıyor; buna göre Pekin, iktisadi küreselleşme şartlarında liderliğe yükselecekti. Bu sloganın, bu naif hayalin altında, belli ki, 1970’lerin ortalarından beri ABD ile devam eden huzurlu yılların eseri elit kuşaklar yatıyordu: “İlişkilerin her zaman yapıcı ve Çin’in avantajına olacağı, Amerika’nın Çin eliti için daima imkânlar ülkesi olarak kalacağı hayali hâkimdi.” Lomanov alayla, “Çinli uzmanların, ABD’nin küresel liderlik kaidesinden barışçıl inmeye gönüllü rıza gösterme ihtimalini” tartışma konusu bile etmediklerini de ekler.

2013’te Si Tsinpin’in iktidara gelişi, bu halüsinasyondan uyanmaya yol açmadı. Tersine, bu sırada bile, “Pekin ve Washington’un çatışmayacakları, aralarında ihtilaf çıkmayacağı, iki ülkenin birbirlerine karşılıklı saygı göstereceği, işbirliğini geliştireceği ve karşılıklı kazanç elde edeceği” bekleniyordu.[40]

Lomanov’a göre Çin liderleri, 2019 sonuna kadar ABD ile uzlaşmanın mümkün olabileceğine ve Çin’in küresel liderliğe çatışmasız yükselebileceğine inanıyorlardı. Bu umut ancak 2020 başında, ABD ile bitmeyen ticari pazarlıklarla söndü. Bu pazarlıklarda Çin, yüklüce bir haracı kabul etmek zorunda kaldı. Pandeminin yaygınlaşmasıyla birlikte Çin’e yönelik şeytanlaştırıcı ayrımcılık dili de buna eklendi. Pekin ancak bu aşamadan sonra susmayı bıraktı ve Rusya’nın yaptığı gibi, her tür yaptırıma paralel cevaplar vermeye başladı. Lomanov, bu dönemde küreselleşmenin avantajlarının azaldığını ve Çin açısından dış risklerin arttığını ileri sürer. Si Tsinpin’in 10 Nisan 2020’de CKP MK Mali ve İktisadi Komisyonu toplantısındaki çıkışını da buna bağlar.

Bu son derece önemli konuşmayı ayrıntılı şekilde incelemeliyiz.

Si, konuşmasında, “ülkenin orta ve uzun vadeli iktisadi ve sosyal gelişme stratejisinin temelleri” olarak altı ilke formüle eder. Bunlardan ilki (ve en önemlisi), iç talebin genişletilmesidir.[41]

Birinci ilke. “İç talebin genişletilmesi stratejisini sebatla hayata geçirmek.” Reformlar (Si bunları özellikle Çin’in 2001’te Dünya Ticaret Örgütü’ne girişiyle ilişkilendirir), Çin’i “dünyanın fabrikası” yapmış, bu fabrika “Çin’in iktisadi küreselleşmenin imkânlarından yararlanmasında, iktisadi gücünü hızla artırmasında ve insanlarının hayatını iyileştirmesinde önemli bir rol oynamıştı.” Ancak “Son yıllarda iktisadi küreselleşme ters esen rüzgârlarla karşılaştı. Pandemi, küreselleşme karşıtı eğilimi derinleştirebilir. … Çin’in içinde geliştiği dış ortamda ciddi değişiklikler meydana gelebilir.” Bütün bunlar, “iç talebin genişletilmesi stratejisini” gerekli kılıyordu. Bununla birlikte Si, açıklık ve iç talebin genişletilmesi arasında bir çelişki olmadığının da altını çizme ihtiyacı duyuyordu. Tersine: “İç dolaşım ne kadar akışkansa, küresel kaynaklar için bir çekim alanını o kadar güçlü şekilde meydana getirebilir, … yeni bir gelişme modelinin inşası o kadar avantajlı olur, keza uluslararası rekabet ve işbirliğine katılımda yeni avantajların ortaya çıkışı o kadar yoğun olur.” Si, bu nedenle, tüketimi Çin’de iktisadi büyümenin en önemli motoru sayıyordu ve bunu, orta gelir seviyesindeki 400 milyon insana tevdi ediyordu. Keza, gelir seviyesinin yükseltilmesini “en önemli siyasi hedef” sayıyordu. Başka deyişle, alım gücü yüksek Batılı tüketici için üretilen ihraç mallarının giderek daha büyük bir bölümü iç pazarda tüketilmeli, bunun için de orta gelir seviyesindeki insanların gelirleri artırılmalıydı. Ancak bunu sınıf ilişkilerine köklü müdahale yoluyla yapmayacağını da vurguluyordu: “Daha fazla insanın kendi çabalarıyla ota gelir seviyesi grubuna girmeleri için insan sermayesine yatırımları genişletmek şarttır.”

İkinci ilke. “Üretim ve ikmal zincirini optimize ve stabilize etmek”; başka deyişle kritik anda zincirin kopmasına engel olacak şartları ve istikrarı yaratmak. Pandeminin başındaki kriz, bu ihtiyacı açıkça ortaya koymuştu. Bu, iki kanaldan yapılmalıydı: (1) uluslararası ve (2) ulusal. Uluslararası planda “zaruri sınai rezerv sistemi meydana getirmek için önemli mamuller ve ikmal kanalları kaynağı olarak hiç değilse bir tane alternatif” temin etmek gerekiyordu. Bu, “uluslararası seviyede sanayinin baskın alanlarındaki lider pozisyonunu güçlendirmeyi”, “uluslararası üretim zincirinin Çin’e bağımlılığını güçlendirmeyi” (bu çerçevede diğer ülkelerin bu zinciri “yapay olarak” engellemesine karşı güçlü olmayı) gerektiriyordu. Ancak bu, “sınai üretim ve ikmal zincirinin siyasileştirilmesine ve silahlandırılmasına kararlılıkla karşı koyarak” yapılmalıydı: “Uluslararası ekonomi ve ticaret görüşmelerinde küresel üretim ve ikmal zincirinin güvenliğini korumak ve ekonomi dışı faktörlerin müdahalesine imkân vermemek için uluslararası konsensüs ve normların şekillenmesine katkıda bulunmak ve keza küresel üretim ve ikmal zincirindeki olumsuz gelişmeleri uluslararası işbirliği yoluyla engellemek ve onlarla bu şekilde mücadele etmek şarttır.” Bu, “yeni stratejinin” aslında Çin’in dış siyaseti açısından hiçbir yenilik getirmediğinin itirafıdır. Ulusal alanda ise “kritik anlarda, olağanüstü şartlarda ekonominin normal işleyişini temin edecek bir çevrime ulaşmak için milli güvenlikle ilişkili sektörlerde ve düğüm yerlerinde özerk, yönetilebilir, tehlikesiz ve güvenli bir iç üretim ve ikmal sistemi inşa etmek” gerekliydi. Si, bu nedenle, ekonomideki dijitalizasyon eğiliminin güçlendirileceğini söylüyordu. Yoksulluğa karşı alınacak tedbirleri de bu başlıkta sayması dikkat çekiciydi; başka deyişle yoksulluk, zaten ortadan kaldırılması gerekli bir şey olarak değil, ama ekonomik istikrara yönelik tehdit olduğu için uyanık olunması ve önlenmesi gerekli bir şey sayılıyordu. Ancak ikinci ilkeyi tartışırken bence en önemli nokta, devlet işletmelerinin güçlendirileceğini açıkça söylemesiydi: “Devlet işletmeleri … sosyalizmin en önemli maddi esası ve siyasi temelidir. … ülkenin yönetimim ve yenilenmesi için partiye dayanır. Daha güçlü, daha iyi ve daha büyük olmalıdırlar. Elbette devlet işletmeleri de reforme ve optimize edilmelidir ama onlardan vazgeçilemez veya onlar zayıflatılamaz.”

Üçüncü ilke. “Şehirleşme stratejisinin iyileştirilmesi.” Bunun altında yatan neden, köy ve şehir arasındaki muazzam gelir uçurumudur. Si, cebri yöntemler kullanılmayacağını yeterince açık bir şekilde gösteriyor; bu, belki de geçmişin tecrübeleriyle sınıf ilişkilerine doğrudan müdahale etmeme arzusunun sonucudur. Ancak her halükârda, şehirleşme meselesi doğrudan sınıf ilişkilerini ilgilendirir; bu mesele “şehirlerde hayat şartlarının iyileştirilmesi” gibi, dekoratif olmasa bile yapısal soruna dokunmayan tedbirlerle çözülemez.

Dördüncü ilke. “Bilimsel-teknolojik kaynakların ve sonuçların yapısını düzeltmek ve optimize etmek.” Bu, ikinci ilkedeki, ekonominin dijitalizasyonuyla ilişkilidir; ancak üniversite eğitimi alanını ve bilimsel-teknolojik araştırmaları da kapsar. Dikkat çekici olan, Si’nin bu alandaki çalışmalarda “baş rolü işletmelere, genel rolü ise hükümete” vermiş olmasıdır. Başka deyişle, müfredat hükümet tarafından belirlenecektir ama hangi alanlarda hangi eğitim kuruluşlarının nasıl açılacağına işletmeler (esas itibariyle de özel işletmeler) karar verecektir. Teknolojik atılımın, “yeni stratejinin” ilkesel bir bileşeni haline getirilmesinin nedeni ise çok açıktır: Çin, Batı'yla artık eskisi gibi iyi ilişkiler sürdürmesinin zorlaştığını ve bunun da batı teknolojisine erişim imkânlarının daralttığını görüyor.

Beşinci ilke. “İnsan ve doğa arasında ahenkli bir sembiyoza erişmek.” Si’nin doğayla uyumdan söz ederken Engels’ten alıntı yapması çok ilginç ve Marksizm'in Çin’de uygulanışı açısından da (ekonomiden mümkün mertebe uzak, görece zararsız alanlarda yaygın) karakteristiktir.

Altıncı ilke. “Kamu sağlığı sisteminin inşasının güçlendirilmesi.” Si, Çin’in özellikle pandemiyle sınanan kamu sağlığı sisteminden haklı olarak övünç duyuyordu. Bu ilke çerçevesinde “Çin’in geleneksel tıbbıyla Batı tıbbının entegrasyonunu güçlendirmek” hedefinin de konulmuş olduğunu ilginç bir nokta olarak hatırlatmalıyım.

Si, mayıs ayında ilk iki ilkeyi “ikili dolaşım” adıyla (iç ekonomi, bütün sistemin payandasıdır, dolayısıyla üretimin başlıca hedefi iç tüketimdir; iç tüketim dışarıdan “maddi kaynaklar ve mali akış” sağlayacak, dolayısıyla iç ve dış ekonomi birbirini tamamlayacaktır; sistemin temel bir bileşeni, teknolojik bağımsızlıktır) tekrar formüle etti. Lomanov’un ifade ettiği gibi, sermaye-yoğun büyüme, ucuz ihracat ve büyük çaplı teknoloji ithalatına dayanan eski modelin sınırlarına gelinmişti.[42] Çin pazarının yabancı şirketlere açılması (AB ile yatırım anlaşması, her ne kadar gerçekleşmemiş olsa da, bu eğilimi gösteriyordu), “ikili dolaşımın” hem bir şartı (iç tüketimin artması) hem de sonucuydu. McKinsey & Co.nun “Çin ekonomisi yabancı şirketlere açılmaya devam edecek” heyecanı, keza pek çok Batılı “düşünce kuruluşunun” övgüleri sebepsiz değildi.[43]

Eylül ayında, Si’nin ikinci ilkesine dayanan ve özel sektör karşısında devlet işletmelerinin rolünü güçlendirmekle kalmayıp aynı zamanda özel sektörü sınırlamaya yönelik çok önemli kararlar alındı. Bu kararlara göre, özel işletmelerin idareleri, girişimleriyle ilgili stratejik kararları ancak her şirketteki parti örgütleriyle danıştıktan sonra alabilecek. Aynı yıl kasım ayında Si Tsinpin, Ant Group’un 34 milyar dolarlık halka arzını, devletin finans kaynakları üzerinde kontrolüne değil de kâr ilkesine fazla yoğunlaşmasının yaratacağı tehlike nedeniyle iptal etti. Devlet müdahalesi eğilimi, Tencent Holdings Ltd., NetsUnion gibi dev şirketlerde de ortaya çıktı. Alibaba’ya karşı açılan anti-tekel soruşturması da bu eğilimi somutluyordu. Özel sektörün sınırlanması, kuşkusuz bunları tasfiyeye yönelik kesin bir tercih değil, ama makyaj da değil. Çin yönetimi, özel sektörü, stratejik kararlarında (dolayısıyla bütün uluslararası ilişkilerinde) parti idaresine tamamen tabi hale getirmek istiyor. Ama bu arada parti kadrolarının özel sektörle menfaat ilişkilerini, yani bu kadroların sermaye gruplarının temsilcileri haline gelmesini de engellemeye çalışıyor. Bu durum, iki yıldır kapsamı giderek artan yolsuzluk soruşturmalarının en önemli nedeni.

2020 kasımında ABD yönetiminin Amerikalı girişimcilerin 35 Çinli şirketten hisse senedi almalarını yasaklama kararı, bu şirketlerden büyük sermaye çıkışına neden oldu.[44]  ABD’nin başlattığı küresel Huawei savaşı da bu sürecin bir parçasıydı. Bu gelişmeler, Çin yönetiminin yeni planı uygulamakta kararlılığını artırmış olmalıdır.

Ekim ayında ÇKP MK Plenumu, “ikili dolaşımın” 2035’e kadar uzun vadeli gelişme planının temeli olarak kabul edilmesini önerdi, bu plan 2021 mart ayında Çin Ulusal Halk Kongresi tarafından onaylandı.

Bu yeni programın altında, kapitalist dünya sistemi içinde kırılganlığın üstesinden gelme hedefinin doğurduğu bir öz-yeterlilik arzusu olduğu bellidir; ancak sistem içinde kaldığı ölçüde, stratejik bir model değişikliği sayılamaz. Bununla birlikte değişikliğin çok temel bir noktada uluslararası ekonomik sonuçları ve bu sonuçların siyasete doğrudan yansımaları var: modelin işlemesi için Çin pazarının ABD dışındaki (esas itibarıyla troykanın diğer ayakları olarak Japon ve Avrupalı) tekellere açılması gerekiyor. Ancak ABD bu girişimlere ısrarla çomak sokuyor. Başka deyişle Çin, ABD’nin baskılarından yılmayacak, sadık ve güvenilir ortaklar bulmak zorunda, ama da bu kolay bir iş değil.

2020 kasım ayında Avustralya’dan Japonya’ya kadar olan ülkeleri kapsayan Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık anlaşması imzalandı. Ancak dev bir serbest ticaret alanı yaratmaya yönelik bu anlaşmanın ne kadar işleyeceği belirsiz. AB ile yatırım anlaşmasının ise, Avrupa Parlamentosu tarafından dondurulduğuna yukarıda değinmiştim. Keza, NATO zirvesi ve Çin’i de hedef alan bir “Transatlantik birliği”, “demokrasi ittifakı” vurguları, yeni programın önündeki yıkıcı engelleri açıkça gösteriyor. Ancak her halükârda “yeni strateji” küreselleşmeyi esas almaya devam ediyor. Lomanov’un ifadesiyle: “Çin, küreselleşmeye katılmaya devam ediyor, ama dış baskı, korunmacılık ve yaptırımlara karşı savunma seviyesini esaslı şekilde artırıyor.”[45]

Böylece, sırasıyla bir öncekinden doğan üç soruyla karşılaşırız. Birinci soru: bu “yeni strateji” başarılı olabilir mi? İkinci soru: Çin’i önde gelen ekonomilerle bağlayan geleneksel üretim zinciri kopabilir mi? Üçüncü soru: Çin, kapitalist sistem içinde kalmayı öngören “yeni stratejiyi” diplomatik ve siyasi sonuçlarıyla ne kadar ileriye götürebilir?

Ben de bu sorulara olumsuz cevap veren Lomanov ile aynı görüşteyim: 

“Pekin, zayıflığının farkında olan ABD’nin, Çin’in güç olarak eşit ve hatta daha üstün bir aktör haline gelmesine izin vermemek için her şeye hazır olmasından gitgide daha çok endişeleniyor. ‘Emperyalizmin sosyalizmle dost olmadığı’ eski dönemin geri dönmesi, öngörülemezliği ve külfetli oluşu yüzünden, Çinli siyasetçileri ürkütüyor. Çin, her şeyi göze alan koruyucu eylemlere girişmeye hazırlanıyor, ama her iki tarafta da büyüyen sinirlilik hali, tarafların güçlerinden emin olmadıklarını gösteriyor.”[46]

Yazının ilk bölümü: https://medyagunlugu.com/haber/kirilgan-dev-cin-ve-dunya-1-50009

Yazının ikinci bölümü: https://medyagunlugu.com/haber/kirilgan-dev-cin-ve-dunya-2-50014

Dipnotlar:

[33]Договор о добрососедстве, дружбе и сотрудничестве между Российской Федерацией и Китайской Народной Республикой [online]. Кремль. 16. 7. 2001 [accessed 29. 8. 2021]. http://www.kremlin.ru/supplement/3418

[34]Yalın. Rusya. Yükseliş Çöküş ve Dinamikler, p. 142.

[35]Лукин, А. В., Кашин, В. Б. Российско-китайское сотрудничество и безопасность в АТР. Сравнительная политика. 2019, no. 2, pp. 140–141.

[36]Труш, С. М. Россия - США - Китай: резоны и риски российско-китайского военного сближения. США и Канада: экономика, политика, культура. 2020, no. 3, p. 13.

[37]Лукин, Кашин. Российско-китайское сотрудничество и безопасность в АТР, p. 147.

[38]Yalın, H. Yakın tarihin ışığında Afgan manevraları [online]. Medya Günlüğü. 22. 8. 2021 [accessed 30. 8. 2021]. https://medyagunlugu.com/haber/yakin-tarihin-isiginda-afgan-manevralari-49931

[39]Морозов, Ю. В. Глобальые позиции Китая и перспективы их развития в XXI веке. Китай в мировой и региональной политике. История и современность. 2020, no. 25, p. 91.

[40]Ломанов, А. В. Циркуляция против изоляции. Россия в глобальной политике. 2021, no. 3(109), pp. 9–11.

[41]Si T. 国家中长期经济社会发展战略若干重大问题 (Ülkenin orta ve uzun vadeli iktisadi ve sosyal gelişme stratejisinin birkaç temel meselesi) [online]. 求是 (Quishi). 31. 10. 2020 [accessed 28. 8. 2021]. http://www.qstheory.cn/dukan/qs/2020-10/31/c_1126680390.htm

[42]Ломанов. Циркуляция против изоляции, p. 12.

[43]Муди, Э. Двойная циркуляция [online]. Российская газета. 28. 12. 2020 [accessed 28. 8. 2021]. https://rg.ru/2020/12/28/strategiia-dvojnoj-cirkuliacii-pomozhet-knr-dostich-dolgosrochnyh-celej.html

[44]Абрамов, А. Е. et al. Мировые финансовые рынки в 2020 г.: предварительные итоги. Экономическое развитие России. 2021, no. 1, pp. 11–12.

[45]Ломанов. Циркуляция против изоляции, p. 17.

[46]Ibid., p. 19. ABD’nin açtığı gümrük tarifeleri savaşının ardından 2020 ocak ayında varılan mutabakat ve arkasından yaşananlar, bu eğilimi açıkça yansıtıyor. Anlaşmanın ayrıntılarını yukarıda yazmıştım.

Hazal Yalın. Çoğunluğu klasik Rus edebiyatından kırktan fazla çevirisi var. “1945. SSCB-Türkiye İlişkileri” ve "Rusya: Çöküş, Yükseliş ve Dinamikler”in yazarı. Aralarında Tolstoy, Dostoyevski, Saltıkov-Şçedrin, Gogol, Turgenyev, Puşkin, Zamyatin, Kuprin, Gonçarov, Leskov, Grin, Zoşçenko, Strugatski Kardeşler gibi yazarların bulunduğu çeviriler, Kırmızı Kedi, Kitap, İthaki, Helikopter, Remzi gibi yayınevlerinde yayınlanıyor. Güncel makaleleri genellikle Yakın Doğu Haber’de (ydh.com.tr) yayınlanıyor. @Hazal_Yalin

Etiketler:  Rusya Hazal Yalın