Türkiye ekonomisinin son beş yılına baktığınızda, birbiriyle taban tabana zıt iki ayrı döneme tanıklık edersiniz.
2021’de faizleri indirip Türk lirasını zayıflatarak “rekabetçi kur” peşinde koşan bir anlayış vardı; 2024 sonrasında ise enflasyonu dizginlemek adına TL’nin reel olarak değerlenmesine göz yuman sıkı bir politika devreye girdi.
Bugün geldiğimiz noktada sormamız gereken soru net: Enflasyonu frenlemek adına kuru baskılamak, ekonominin asıl döviz kapıları olan ihracat ve turizmi tüketiyor olabilir mi?
Ekonomi yönetimi faizleri kademeli olarak yüzde 50’ye taşırken, kuru da kontrollü bir patikada tuttu. Bu tercih, genel fiyat seviyesine fren yaptırsa da bambaşka bir dengesizlik yarattı: Reel değerlenme. TÜFE bazlı reel efektif döviz kurunun 105 bandını aşması, liranın dış dünyaya karşı kağıt üzerinde “pahalılaştığının” en somut kanıtı.
Fiyatını dolar veya euro üzerinden belirleyen bir Türk üreticisini düşünün. İşçilik, enerji, lojistik, vergi ve ham madde faturaları Türk lirası cinsinden katlanıyor. Ancak döviz kuru bu maliyet artışının gerisinde kaldığı için, işletmenin döviz bazındaki maliyetleri hızla fırlıyor. Nitekim Ticaret Bakanlığı anketlerinde ihracatçıların yüzde 79’u kurların mevcut seyrini olumsuz bir etken olarak tanımlıyor.
Manşet ihracat rakamları 270 milyar dolar bandına çıksa bile madalyonun arkası farklı: 2025’teki 11,6 milyar dolarlık artışın 7,7 milyar dolarlık aslan payını otomotiv, savunma ve mücevherdeki yalnızca beş büyük firma sırtladı. Yani tabana yayılan, reel olarak güçlenen bir ihracat zemininden bahsetmek imkânsız.
Bu fiyatlama çıkmazını en çıplak haliyle turizmde görüyoruz. Çünkü bir Alman ya da İngiliz turist için Türkiye; İspanya, Yunanistan veya Mısır ile doğrudan fiyat kıyaslamasına girer. Dolar ve euro bazında fahiş hale gelen konaklama ve yeme-içme fiyatları, “hesaplı tatil ülkesi” kozumuzu elimizden aldı.
Rakamlar bu kaybı doğrulamaya başladı bile: 2026’nın ikinci çeyreğinde turizm gelirleri %2,6 gerileyerek 15,87 milyar dolara, ziyaretçi sayısı ise yüzde 5,1 düşüşle 15,58 milyona indi. Sektör temsilcilerinin yalnızca Antalya için yıl sonunda telaffuz ettiği 4 milyar doları aşkın gelir kaybı beklentisi, tehlikenin boyutunu özetliyor.
Bugün yaşadığımız krizin çözümü elbette yeniden 2021 model “Nas”” çılgınlığına dönmek değildir. Çünkü kuru serbest bırakıp Türk lirasını eritmek, ithal girdi maliyetleriyle enflasyonu yeniden körükler.
2021–2023 döneminin hatası, rekabet gücünü kuru çökerterek satın alabileceğini sanmaktı. 2024 sonrasının riski ise enflasyonu düşürmek uğruna reel değerlenmeyi tek çıpa haline getirip üreticiyi ve turizmciyi boğmaktır. İki dönemin de ortak yanılgısı değişmedi: Verimlilik ve yapısal dönüşüm yerine kuru politikanın merkezine oturtmak.
İhracatı artırmak başka, ihracat yaparak zenginleşmek bambaşka bir şeydir. Kur hamleleri sizi kısa vadede masada tutabilir; ancak ülkeyi gerçekten zenginleştirecek tek şey katma değer, inovasyon ve verimliliktir.
Not: Görsel yapay zekâ ürünüdür.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
