İnsan, bilinci oluşmaya başlamadan önce herhangi bir dile, dine, ideolojiye veya kültürel kimliğe sahip değildir. Nesnelerin henüz isimleri, kavramların ise anlamları yoktur. Dünya sınıflandırılmamış deneyimlerden oluşan açık bir alan gibidir.
Bilinç zamanla oluşmaya başlar. Aile, toplum, eğitim ve çevre, bireyin ortak bir gerçeklik anlayışı geliştirmesinde etkili olur. Nesnelere isimler verilir, değer yargıları aktarılır, davranışlar ödüllendirilir veya cezalandırılır. Böylece birey yalnızca bir dil öğrenmez, o dilin taşıdığı kültürü de benimser.
Yıllar içinde bireyin algısı bu öğretiler üzerine kurulur. İnsan artık dünyayı olduğu gibi değil, kendisine öğretilen kalıplar çerçevesinde görmeye başlar. Bu nedenle iki kişi aynı manzaraya baksa ya da aynı olayı yaşasa bile, geçmiş deneyimleri farklı olduğu için bambaşka gerçeklikler kurabilir.
İnsan, başlangıçta gördüğü dünyanın gerçekliğin tamamı olduğunu sanır. Oysa gerçeklik, algının izin verdiğinden daha geniş olabilir. Algının sınırlarını yalnızca kültürel öğretiler belirlemez; beynin bilgiyi seçerek işlemesi de gördüğümüz dünyayı biçimlendirir.
Beyin her an çok büyük miktarda duyusal veriyle karşılaşır ancak bunların yalnızca çok küçük bir bölümü bilince ulaşır. Bütün bilgileri aynı anda işlemeye çalışsaydı yaşamımızı sürdüremezdik. Bu nedenle beyin sürekli bir seçilim yaparak dikkat ettiği bilgileri alır ve diğerlerini yok sayar.
Algı; geçmiş deneyimlerin, inançların, beklentilerin ve dikkatin yöneldiği olguların biçimlendirdiği bir anlamlandırma sürecidir. İnsan gördüğü her ayrıntıyı fark etmez; çoğunlukla yalnızca odağındaki ayrıntıyı görür. Bu yüzden dış dünyadan ziyade, zihninde oluşan yorumu yaşar.
Psikolojide bu durum “seçici dikkat” olarak adlandırılır. Simons ve Chabris’in “Görünmez Goril” deneyi, dikkati başka bir göreve yönelen insanların gözlerinin önünde gerçekleşen bir olayı bile fark edemeyebileceğini göstermiştir. (1)
Deneyde katılımcılardan kısa bir spor videosunu izlemeleri ve belirli bir takımın yaptığı pasları saymaları istenir. Video sırasında goril kostümü giymiş biri sahneye girer, ortada durarak göğsünü yumruklar ve ardından görüntüden çıkar. Katılımcıların neredeyse yarısı gorili fark etmez. Bu deney, bir nesneye bakmanın onu gerçekten görmek anlamına gelmediğini gösteren ilginç bir örnektir.
Bakmak öncelikle duyusal ve fizyolojik bir süreçtir. Işık göze ulaşır, retina uyarılır ve sinyaller beyne iletilir. Görmek ise bu görüntülerin anlam kazanmasıdır. İnsan görüntüleri tanır, sınıflandırır ve yaşamın akışı içine yerleştirir. Böylece biyolojik bir süreç anlam taşıyan kişisel bir deneyime dönüşür.
Bilinç algılanan görüntüleri olduğu gibi kaydetmez; onları yorumlar. Psikoloji, bilişsel bilim ve nörobilim araştırmaları, beynin gerçekliği sürekli yeniden kurguladığını gösterir. İnsan, dünyayı doğrudan gördüğünü sansa da çoğu zaman onu taşıdığı düşünceler doğrultusunda algılar. Dolayısıyla algı, etkin bir anlamlandırma sürecidir ve dil bu sürecin başlıca araçlarından biridir.
İnsan, dünyayı isimler vererek anlamaya ve sabitlemeye çalışır. Bir ağaca “ağaç” dediği anda, karşısındaki canlı varlıktan çok zihnindeki genel ağaç kavramını hatırlamaya başlar. Böylece nesnenin kendisi, onun adı ve zihindeki görüntüsüyle örtülür.
Dil düşünmeyi kolaylaştırırken algının sınırlarını da belirler. İnsan, isim verdiği bir nesneyi gerçekten tanıdığını sanır. Oysa isim, nesnenin kendisi değildir. Sürekli tekrarlanan isimler ve görüntüler zamanla sıradanlaşır; zihin de sıradanlaşan olguları fark etmemeye başlar. Her gün geçtiğimiz sokaklar, gördüğümüz yüzler ve kullandığımız eşyalar bir süre sonra gözümüzün önünde oldukları hâlde görünmez olur.
Bilinçlenmek alışkanlıkların oluşturduğu bu perdeyi kaldırabilmektir. Sıradanlık çoğu zaman dünyanın sıradan olmasından değil, bakışın alışkanlığa dönüşmesinden doğar. Dikkat yeniden canlandığında, en sıradan nesnelerin bile şaşırtıcı ayrıntılar taşıdığı görülür.
Ancak algıyı örten perde yalnızca dış dünyaya alışmak değildir; zihnin kesintisiz yorumları da gördüklerimizin önüne geçebilir. İnsan zihni neredeyse sürekli kendisiyle konuşur. Modern psikoloji buna “iç konuşma” der. Gün boyu süren bu iç diyalog, düşüncelerin yanı sıra algıyı da yönlendirir.
Sürekli yorumlama hâli yaşanan anı doğrudan deneyimlemeyi zorlaştırır. Zihin, gerçekliği görmek yerine onu açıklamaya çalıştıkça, sonunda kendi açıklamalarının içinde yaşamaya başlar. Bu nedenle meditasyon ve farkındalık çalışmaları zihni susturmayı değil, sürekli yorum yaptığını fark etmeyi amaçlar. Bu açıdan, dünyayı algılama biçimimizi gözden geçirmek yararlı olabilir.
Zihin belirsizlikler karşısında huzursuz olur fakat alışılmışın ötesinde bir gerçekliği görebilmek de cesaret ister. İnançlar güven, alışkanlıklar rahatlık, kimlikler ve tanımlar ise istikrar sağlar. Ne var ki aynı yapılar, zamanla algımızı daraltan görünmez sınırlara dönüşebilir.
İnsan bazen bir düşünceye alışık olduğu için bağlı kalır. Algının gelişmesi, eski kesinliklerden vazgeçebilmeyi gerektirir. Dünyayı geçmiş deneyimlere göre yorumlama eğilimi, günümüz nörobiliminde de karşılık bulur.
Son yıllarda öne çıkan nörobilim yaklaşımına göre, beyin duyulardan gelen verileri geçmiş deneyimlerle birleştirir ve sürekli tahminler üretir. “Öngörücü işleme” (predictive processing) olarak adlandırılan bu modele göre beyin, dış dünyayı pasifçe kaydetmez, sürekli öngörüler üretir ve yeni verileri bunlarla karşılaştırarak anlamlandırır. Bu çerçevede, gerçekliğin mimarı algıdır. (2)
Başkalarının kusurlarını görmek kolaydır ancak kendi önyargılarımızı fark etmek güçtür. İnsan çoğu zaman olduğu kişi gibi değil, kendisi hakkında kurduğu hikâyeye göre yaşar. Bu yüzden dış dünyayı değiştirmeye çalışmadan önce, kendi algımızı gözlemlemeyi öğrenmeliyiz.
Kendini izleyebilen kişi, düşünceleri ile kendisi arasında küçük ama önemli bir mesafe koyabilir. Özgürlük işte bu mesafede ortaya çıkar. Bu mesafe, geçmiş deneyimleri değişmez bir kimlik olarak görmeyi de engeller.
Bireyin özgürleşmesi, geçmişini reddetmekten çok kimliğinin salt bu deneyimlerden oluşmadığını kavramasıyla ilgilidir. Nitekim bu deneyimler öğrenme ve gelişme için önemli bir kaynaktır. Sorun geçmişin kendisi değil, bugünü belirlemeye başlamasıdır; bu durum algısal esnekliği azaltabilir.
Tüm bunlar, insanın hem dış dünyada hem de kendi algısal dünyası içinde yaşadığını gösterir. Gördüklerimiz ve inandıklarımız çoğu zaman birbirinden kesin çizgilerle ayrılamaz. Bu nedenle gerçekliği anlamak, dış dünyayı incelemenin yanı sıra onu nasıl algıladığımızı da sorgulamayı gerektirir.
Algı üzerine düşünmenin en önemli katkısı, kişiyi mutlak doğrular aramaktan çok kendi algısının sınırlarını fark etmeye yöneltmesidir. Bu, bilimsel bir yöntemden çok felsefi bir uyanış çağrısıdır.
Bence bu felsefi çağrının vardığı temel sonuç şudur: İnsanın asıl keşfi, dış gerçekliğe yeni bir gözle bakabildiği anda başlar. Gerçeklik bazen değişmez; değişen, onu algılayan bilinçtir. Algının sınırları genişledikçe dünya da genişler. İnsan, gördüğü ölçüde değil, algılayabildiği ölçüde bilinçlenir ve ilerler.
Kaynaklar:
1-Daniel Simons , Christopher Chabris, 2012, “ Görünmez Goril, Sezgilerimiz Bizi Nasıl Yanıltır?”
2-Kemal Oflazer, 2016, “Türkçe ve Doğal Dil İşleme”, Carnegie Mellon Üniversitesi
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
