Salı, 1 Eyl 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
GünlükManşet

Gazetelerin köşe yazılarından

Medya Günlüğü
Son güncelleme: 1 Eylül 2026 05:56
Medya Günlüğü
Paylaş
Paylaş

Melih Gökçek soruşturması: Tüm belgeleri verdim-Murat Ağırel (Cumhuriyet)

Melih Gökçek ile ilgili önceki yazımı bitirirken “Gazetecilikte bazı sorular cevabından güçlüdür” diye yazmıştım.

Bugün bu cümle daha anlamlı hale geldi. Sorum çok basitti: 30 bin Avro ile başlayan bu milyonların kaynağı neresi?

Melih Gökçek cevap veremedi. Veremediği gibi şirket kurulduğunu ve gayrimenkul satın alındığını kabul etti. Üstelik bütün bunların Alman vatandaşlığı alınması için yapıldığını itiraf etti.

Almanya’ya gidip satın alınan binanın zilindeki “Gökçek” etiketine kadar Onlar TV’de gösterince bocaladı.

Özrü kabahatinden büyük oldu. Hepimiz biliyoruz ki Gökçek’in sosyal medyada Almanya’nın ne kadar kötü bir ülke olduğuna dair pek çok paylaşımı var.

“Almanya kötü, Türkiye cennet” edebiyatı yapan Gökçek ve ailesinin Alman vatandaşlığı peşinden koşması ne kadar trajikomik.

Ortada böylesine absürt ve cevaplanamayan sorular olunca Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçti ve Melih Gökçek hakkında resen soruşturma başlatıldı.

Ben de başsavcılık tarafından tanık sıfatıyla çağrıldım; Ankara’da ifademi vererek elimdeki tüm resmi bilgi ve belgeleri eksiksiz bir şekilde yargıya teslim ettim.

Soruşturmanın selameti açısından savcılıkta sorulanları ve anlattıklarımı şimdilik paylaşmasam da başsavcılığın tüm taleplerini yerine getirmenin sorumluluğunu taşıyorum.

Bugüne kadar anlatamadıklarımı da savcılığa anlattım. Hatta kamuoyuyla henüz paylaşmadığım belgeleri de savcılığa ilettim.

Şimdilik soruşturmanın çok daha fazla genişleyeceğini söyleyebilirim.

Üstelik başsavcılığın da tahminimden çok araştırma yapmış olmasına şaşırdığımı itiraf edeyim.

Günlerdir beni “iftira atmakla” ve “yalan söylemekle” suçlayan Melih Gökçek ve avanesi, belgeleri savcılığa sunacağımı anlayınca önceki akşam TV100’de Sinan Burhan’a yaptıkları açıklamalarda Onlar TV’de, Cumhuriyet gazetesinde anlattıklarımızı harfiyen doğrulamak zorunda kaldılar.

Velbert’teki 8.5 milyon Avroluk alışveriş merkezini de Lüksemburg’daki 180 milyon Avroluk AVM pazarlığını da Düsseldorf’taki milyonluk hamleleri de kabul ettiler.

Fakat Gökçek cephesi gerçeği bükmeye devam ediyor.

Melih Gökçek, Sinan Burhan’a yaptığı açıklamada, oğlu Ahmet Gökçek’in Alman vatandaşlığı alabilmek amacıyla Almanya’da şirket kurup yalnızca iki daire satın aldığını iddia etti.

Düsseldorf’taki bu daireler için de milyonlarca Avro ödendiğini doğruladı.

Ancak Gökçek yine yalan söylüyor. İki daire değil; tapu kayıtları oğlu ve gelininin kurduğu şirket üzerinden tüm apartmanı satın aldıklarını belgeliyor.

Elimdeki Amtsgericht Düsseldorf Grundbuch (tapu sicil) belgeleri bu gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Düsseldorf Pempelfort 5210 numaralı tapu kütüğünde yer alan kayıtlar, Hohenzollernstraße 30 adresindeki mülkün ve arkasındaki ticari ağın boyutunu net bir şekilde ifşa ediyor.

30 bin Avro sermayeyle kurulan HAMAG GmbH ve aile bireylerinin kontrolündeki bu yapı, sıradan bir vatandaşlık yatırımının çok ötesinde, devasa bir gayrimenkul operasyonuna işaret ediyor.

Halkın çocuklarına yoksulluğu ve ekonomik krizi reva görenler; her fırsatta “yerli ve milli” söylevleriyle caka satanlar sıra kendi evlatlarının Avrupa’daki saltanatına ve milyonluk mülklerine gelince sınır tanımıyor.

Savcılık soruşturması çok yönlü olarak sürerken biz de gazetecilik sorumluluğumuz gereği bu para ve tapu zincirinin üzerine gitmeye devam edeceğiz.

Melih Gökçek’e ve avanesine açıkça soruyorum: Düsseldorf Pempelfort 5210 numaralı tapu kütüğünde tescilli olan o devasa binanın gerçek bedeli nedir?”

Kitap yasaklayan iktidar-Deniz Zeyrek (Nefes)

“İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, tutuklusu olduğu soruşturma/kovuşturma sürecinde yeterli savunma yapamadığını gerekçe gösterip, kendisine yöneltilen suçlamalara verdiği yanıtları “Millet Şahidimdir” adlı bir kitapta toplamış. Ancak basım aşaması sürerken İstanbul 4. Sulh Ceza Mahkemesi kitabın toplatılması kararı almış.

Bu haberi okurken, Radikal Gazetesi’nde birlikte çalıştığımız TİP Milletvekili Ahmet Şık’ın başına gelenleri anımsadım. Bir grup polis Hürriyet binasını basıp Ahmet’in yazdığı “İmamın Ordusu” isimli kitabını aramıştı. Gelen polisler, suç unsuru olsa dahi “delil” olarak el konulması gereken kitabın taslağını bulup imha etmek istiyordu. Amaçları kitabın taslağını yok etmek ve kitapta yer alan “FETÖ’cü emniyet mensupları listesinin” kaynağını öğrenmekti. Basılmamış bir kitabın “imhasına” karar verilmesi o dönem dahi hepimize çok ilginç gelmişti.

İmamoğlu’nun savunmasını içeren bir kitabın basılmadan engellenmesi de Türkiye’de iktidarların düşünceye, kitaba, ifade özgürlüğüne tahammülsüzlüğünün yeni bir örneği oldu.

Bir zamanların “mağdur” siyasi hareketi olan AK Parti’nin de kitap yasaklayan geçmiş iktidarlardan farklı olmadığını bu vesileyle bir defa daha görmüş olduk.

Cumhuriyet tarihi boyunca kitaplar “devlete karşı olumsuz propaganda, terör propagandası, insanları suç işlemeye tahrik, halkı kin ve düşmanlığa tahrik, devlet kurumlarını aşağılama, hakaret, müstehcenlik” gibi gerekçelerle yasaklandı.

1920’ler ve 30’lar “rejim karşıtlığı, isyan ve komünizm tehlikesi” ön plandaydı. 1940’lar “Marksizm, komünizm ve sınıf mücadelesi” öne çıktı. Bu gerekçeler 50’lerde, 60’larda ve 70’lerde de sürdü. 12 Mart muhtırası ve 12 Eylül Askeri darbesinden sonra yasak yelpazesi iyice genişledi. “TSK ve diğer devlet kurumlarını tahkir, terör propagandası, bölücülük ve müstehcenlik” gibi gerekçeler 1980’den sonra hayatımıza girdi. TCK’nın 141, 142, 163. maddeleri kaldırılana kadar en ciddi yasak maddeleriydi. Daha sonra 301. madde liderliği ele geçirdi.

103 yıllık Cumhuriyet tarihimiz boyunca kitap ve yazarlarla ilgili verilmiş bazı yasak kararlarını anımsarsak, AK Parti’nin bugün iktidar olarak hangi demokrasi liginde olduğunu daha kolay anlamış oluruz.

– 1929-31 yılları arasında Nazım Hikmet’in 5 kitabıyla ilgili “bir zümrenin diğer zümreler üzerinde hâkimiyetini sağlamak amacıyla halkı suça teşvik” iddiasıyla dava açılmış. Nazım, “halkı rejim aleyhine kışkırtmakla” suçlanmıştı.

– 1944 kitap yasakları bakımından tarihe geçmiş bir yıldı. O yıl, Sabahattin Ali’nin Değirmen; Dağlar ve Rüzgâr isimli kitabının dağıtımı İcra Vekilleri Heyeti kararıyla yasaklanmış, kitap toplatılmıştı. 1947’de Bakanlar Kurulu Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk isimli kitabının dağıtımını da yasaklayıp toplattı. Gerekçe, “eserin devlete bir başkaldırış niteliğinde olduğu” yönündeydi.

Sait Faik’in “Medar-ı Maişet Motoru” isimli eseri, dağıtım aşamasında toplatıldı. Eserin özellikle yoksulluk, sosyal adalet ve eşitlik üzerine bazı cümleleri sakıncalı bulunmuştu.”

Tatille unutulmayan mutsuzluk-Fikri Sağlar (BirGün)

“Ağustos ayı da bitti…

Yakında okullar açılacak!

Veliler için yeni ve zor bir dönem başlıyor…

Defter, kitap ,önlük, servis derken ,ülkenin çöken ekonomisi içine sıkışan yurttaşların feryatları daha da güçlü duyuluyor…

Yetti! Diyenler milyonları aşıyor…

Bir an önce sandık gelsin ve Türkiye YENİLENSİN diyenlerin feryadı, dünyayı sarıyor…

Bir ülkenin insanları neden mutsuz olur?

Cebinde para olmadığı için mi? Tatile gidemediği için mi? Yoksa sabah uyandığında yarının bugünden daha iyi olacağına inanmadığı için mi?

Türkiye’nin asıl meselesi budur:” İnsanlar yalnız yoksullaşmadı, geleceklerine olan güveni ve inançlarını kaybettiler…”

Mutsuzluğun en tehlikeli biçimi parasızlık değildir; umutsuzluktur!

Evet; Emekli ay sonunu getiremiyor…

Çalışan, aldığı ücretle temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor…

Gençler diplomalarının kendilerine nasıl bir gelecek sağlayacağını sorguluyor…

Çocuklarının iyi eğitim almasını isteyen aileler, giderek ağırlaşan bir ekonomik yükle karşılaşıyor…

Bu gerçeklerin kalıcı olmasının nedeni, “dindar ve kindar”  siyasi anlayıştaki iktidarın, ülkenin geleceğini aydınlatamayacağı inancıdır…

Özellikle yaygınlaştırılan, “Seçim yapmaz. Yaparlarsa da oyları çalarlar” algısı, yurttaşların zihinlerini karartmaktadır…

Bilinçli olarak iktidarın yaydığı bu ve benzeri olumsuzluklar, yurttaşı, “beklenti ve umutsuz gelecek” düşünceleri içinde” kendisiyle ve toplumla”  çatışır hale getirmiştir…”

Hükümetin çiftçiyle derdi ne?-Enver Şat (Evrensel)

“Arpa eken, “Yandım Allah!” dedi. Buğday eken, “Bittim” dedi. Kavun üreticisi ürününü satamayınca bedava dağıtıyor. Üzüm üreticisi, “Bir kilo kuru üzüm bir litre mazot almıyor, tevekleri sökeceğim” diye feryat ediyor. Fındık üreticisi ise toplama maliyetini hesaplayıp “Dalında kalsa daha iyi” diyor. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bakalım narenciye üreticisi ne diyecek.

Ürünler farklı, bölgeler farklı ama üreticinin feryadı aynı:

Üreterek yoksullaşıyoruz!

Ne yazık ki bu sesi duyan yok. Nasıl olsa çiftçi emekli aylığıyla köyde idare ediyor diye mi düşünülüyor?

Çiftçinin ürünü para etmeyince tarım işçisinin ücreti de tartışma konusu oluyor. Üzüm üreticisi, “Yevmiye 1400 lira olmuş, ben nasıl para kazanacağım?” diyor.

Peki, tarım işçisinin aldığı 1400 lira yüksek bir ücret mi?

Elbette değil. Tarımda çalışmak güç ister, kas ister. Toprakla uğraşmak insanın canına okur. Gün boyu güneşin altında üzüm kesip taşıyan bir insanın aldığı 1400 lira neye yeter? Üstelik sigortası da yok, emeklilik güvencesi de…

Sorun işçinin yevmiyesinin yüksek olması değil, çiftçinin ürününün değerini bulmamasıdır. Bu düzen işçiyi düşük ücrete, üreticiyi ise hem kendi emeğinin karşılığını alamamaya hem de işçiye hak ettiği ücreti ödeyememeye mahkum ediyor. İşçi “hiç olmazsa ekmeğimi kazanayım” diye düşük ücrete razı oluyor; üretici de zarar etmemek için işçilikten kısmaya çalışıyor.

Çiftçi mazotu, gübreyi, ilacı, tohumu ve elektriği pahalıya alıyor. Aylarca çalışıyor, doğanın bütün risklerini üstleniyor. Ancak kazanan ve fiyatı belirleyenler, ayağına tarlanın tozu ve çamuru bulaşmamış olanlar oluyor. Üretici girdilerini serbest piyasa fiyatıyla alıyor, ürününü ise baskılanmış fiyatla satmak zorunda kalıyor.

Peki, bu hükümetin çiftçiyle derdi nedir?

Yıllardır “Üretin” dendi ama üretimin koşulları ortadan kaldırılıyor. Bu bir plansızlık mı yoksa tarımı piyasaya ve ithalata teslim eden bilinçli bir seçim mi?

Nerede ne üretileceği planlanmıyor. Destekler hem yetersiz hem de çok geç veriliyor. Alım fiyatları maliyetin altında açıklanıyor. Tüccar ise fiyatları daha da aşağıya çekiyor. Kamu kurumları piyasayı üretici lehine düzenlemek yerine seyirci kalıyor. Ürün fiyatlarını baskılamak için de hemen ithalat kapıları açılıyor. Çiftçinin tarlasındaki ürün değersizleşirken ithalatçıya döviz akıtılıyor.

Niyet tartışılabilir ama ortaya çıkan sonuç açıktır: Küçük ve orta ölçekli üretici giderek tasfiye oluyor.”

Büyümede çeyrek yüzyılın en kötü dönemlerinden biri-Alaattin Aktaş (ekonomim.com)

“Türkiye ekonomisi yılın ikinci çeyreğinde yüzde 2,3 büyüdü.

İlk çeyrek için daha önce yüzde 2,5 olarak açıklanan büyüme ise yüzde 2,6’ya revize edildi.

İkinci çeyrek büyümesine ilişkin detaylar gazetemizin haber sayfalarında geniş biçimde yer alıyor. O yüzden gelin GSYH verilerine çeyrek yüzyıl geriye giderek geniş bir açıdan bakalım.

1999 yılı başlangıç alınarak yapılan bu çalışmada çeyreklik GSYH verileri yıllık baza getirildi. Her bir çeyrek itibarıyla son dört çeyrek toplamı alınmak suretiyle yıllık bir büyüklük elde edildi ve bu tutar önceki yılın aynı dönemiyle kıyaslandı. Böylece 2000 yılının dördüncü çeyreğinden itibaren her çeyrek itibarıyla yıllık büyüme hızı ortaya çıktı. Son veri TÜİK’in dün açıkladığı ikinci çeyrek verileri ve 2000’den başlatılan seri 2026’nın ikinci çeyreğine kadar getirilmiş oldu.

Önce şunu söyleyeyim. 2000 yılının son çeyreğinden bu yılın ikinci çeyreğine kadar geçen dönemdeki yıllık ortalama büyüme hızı yüzde 4,8 düzeyinde. Bu oran, takvim yıllarına göre olan ortalamayı değil, her bir çeyrek itibarıyla hesaplanmış yıllık büyümeye ilişkin ortalamayı gösteriyor. Aslında takvim yılı bazında yapılan hesaplama da çok yakın bir oran verecektir.

Ortalama böyle ama öyle dönemler var ki büyüme adeta dip yapmış…

* İlk dip dönem 2001 krizi sürecinde yaşandı. Ekonomi 2002’nin ilk çeyreği itibarıyla yıllık bazda yüzde 6,5 küçüldü.

* Çeyrek yüzyılın en kötü dönemi 2008-2009 küresel krizi sürecindeki küçülme. Eylül 2008’de başlayan krizle birlikte Türkiye ekonomisi 2009’un üçüncü çeyreği itibarıyla yüzde 7,1 daraldı.

* Üçüncü küçülme dönemi pandemide yaşandı. Ancak bu kez ne 2001’deki, ne 2008-2009’daki ölçüde bir daralma söz konusu oldu. Pandeminin etkisiyle Türkiye ekonomisi 2019’un üçüncü çeyreği itibarıyla yıllık bazda yüzde 0,9 daraldı.

Bu üç dönemi izleyen dönemlerde ekonomide doğal olarak hızlı bir büyüme ortaya çıktı. Bu tümüyle baz etkisinden kaynaklanan matematiksel bir sonuçtu. Adeta dibe oturan ekonominin normale dönmesi bile oransal olarak çok hızlı bir büyüme yaşanması gibi bir sonuç doğurdu.

TÜİK verilerine göre bu yılın ikinci çeyreği itibarıyla son bir yıldaki büyüme yüzde 3,1 düzeyinde oluştu.”

Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram 

EtiketlendiMedya
Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
Önceki Makale Yolculara hayatta kalma şansı verildi mi?
Sonraki Makale Amedspor’un kimlik kartı

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

GünlükManşet

Amedspor’un kimlik kartı

Medya Günlüğü
1 Eylül 2026
ManşetSerbest Kürsü

Yolculara hayatta kalma şansı verildi mi?

Mustafa Böğürcü
1 Eylül 2026
GünlükManşet

İşte tarihi emrin belgesi

Medya Günlüğü
1 Eylül 2026
EditörGünlük

Beslan’da bitmeyen acı

Medya Günlüğü
1 Eylül 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

imunify-bot-check
Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?