Üsküdar: Bir dönem bitti, yeni dönem başladı-Orhan Bursalı (Cumhuriyet)
“Üsküdar, bir buçuk yıldır muhalif belediyelere karşı tezgâhlanan operasyonların amacının çok net olarak iktidar tarafından ilan edildiği ilçe oldu. Hayır bu yeni bir şey değil, başından beri yazılıp çiziliyor dile getiriliyordu ama birkaç belediyelerde (Uşak gibi, Manavgat gibi..) yolsuzlukların somutlaşması, tüm operasyonların amacının gerçekten yolsuzluk rüşvet vb. ile ilgili olduğu algısı yaratıldı. Oysa silkeleyin emri açık siyasi bir talimattı.
Neden? Taa o zamandan, 2023 genel 2024 yerel seçimlerden sonra ortaya çıkan gerçek şuydu:
AKP seçimi/iktidarı kaybediyor.
Cumhurbaşkanı yeniden seçilemiyor. İki yıldan beri de ağır ekonomik tablo milleti ezmeyi sürdürüyor. Enflasyonu düşürmek görüntüsü altında, milleti mülksüzleştirme ve süründürme politikası dört nal.
Bugünkü anketler de öfkenin milletin burnunda olduğunu gösteriyor. Soluk soluğa bir yurttaş kitlesi.
Ama AKP lideri ve çevresindeki herkes, yeniden seçilmeyi kendilerine ve millete şart koşuyor.
Meclis’teki garantili milletvekilliği ile transferler (bazı AKP’liler eyvah bizim yerimize onlar seçilecek telaşında, parti ise iktidarda kalma derdinde!) kaybettiği belediyeleri siyaseten ve her türlü araç gereçle ilhak politikası, seçimlere büyük bir mali, idari, politik güç temerküzü ile girilmesinden, bir yalancı vitrinden medet umar hale geldiler.
Üsküdar öncesine kadar sanki öyleydi gibi.
Ama Üsküdar pratiği, çok daha büyük bir hedefi ortaya çıkardı: Her halükârda iktidarı alacağız. Eğer bir sandık kurulursa da içinden ne çıkarsa çıksın biz kazanacağız. Ayrıca sandığa hangi partiye ne kadar atılacağını, neyin sayılacağını ve sayılmayacağını da biz kararlaştırırız. Olmazsa, itiraz edeceğiz, il ilçe kurulları ne istersek o kararı verecekler: Hukuk her şeyden üstün değil midir!!!???“
Bürokrasi partisi!-Deniz Zeyrek (Nefes)
“Amerikan Büyükelçiliği, 4 Temmuz Kuruluş Yıl dönümü Resepsiyonunu NATO zirvesine denk geldiği için Eylül’e ertelemişti.
O resepsiyon dün yapıldı. Son resepsiyonda Türkiye’yi bir bakan yardımcısı temsil etmişti. Bu da o günlerde Türkiye-ABD ilişkilerinin biraz gergin olduğunu gösteriyordu.
Bu resepsiyonda Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek vardı.
Bu vesileyle ABD’nin dolar milyarderi Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ı da Ankara’da görme şansı bulduk. Kendisine bir de ABD Kongre üyesi eşlik ediyordu.
Demek ki Türk-Amerikan ilişkileri son 4 Temmuz resepsiyonundan bu yana hayli ilerleme kaydetmiş.
Resepsiyonda daha önce hiç görmediğim uygulamalar vardı. Öncelikle akşam değil öğlen vakti olması şaşırtıcıydı. 35 derece sıcağın altında herkes çadırların gölgesine sığınmak zorunda kaldı.
Büyükelçi Barrack ziyaretçileri kapıda karşılamak yerine misafir gibi doğrudan Mehmet Şimşek’le resepsiyona katılmayı tercih etmişti.
Konuşmaların yapıldığı kürsünün önüne “VIP locası” eklenmişti. Ayrıca masa ve sandalyeler konularak üzerine “protokol” yazılmıştı. 32 yıl önce diplomasi muhabirliğine başlamış ve en az 20 defa ABD milli gün resepsiyonuna katılmış biri olarak bu tür uygulamaları ilk defa gördüm.
Sanırım Büyükelçi protokol ve VIP uygulamalarının yaygın olduğu Ortadoğu ülkelerinden fazla etkilenmiş ve kendisiyle katılımcılar arasına bir mesafe koymaya çalışmıştı.
Resepsiyonda sohbet ettiğimiz insanların hepsinin gündeminde Üsküdar Belediyesi’ne yapılanlar vardı. Herkes bu işin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne uzanıp uzanmayacağını, uzanırsa ne anlama geleceğini soruyordu.
Ne üzücü değil mi?
Ülkemizin haline bakın.
İktidarımız, demokratik kurumların yönetimlerini demokratik olmayan yöntemlerle değiştirmeyi öyle bir alışkanlık hale getirdi ki bütün diplomatik misyonlar bunu konuşur hale gelmiş. Bir başka gündem maddesiyse Gökçek’in, Davutoğlu’nun, iktidara yakın gazetecilerin soruşturmalara tabi tutulmasıydı. Herkes, “neden” ve “neden şimdi” sorularını sorup duruyordu.”
Yıkılmam yıkarım, yenilmem ezerim-Berkant Gültekin (BirGün)
“Üsküdar Belediyesi’nin AKP’ye geçişi ve öncesinde yaşananlar, ülkede demokrasinin giderek tek seçeneğe doğru sıkıştırılmakta olduğunu bir kez daha kanıtladı.
31 Mart 2024 yerel seçimleri, tarihte sonuçlarına en fazla müdahale edilen seçimler oldu. 2019 yerel seçimlerinden sonra da sonuçlar kayyum kuşatmasıyla değiştirilmiş, HDP’nin kazandığı 65 büyükşehir, il, ilçe ve belde belediyesinden geriye demokrasi dışı uygulamalar sonucu yalnızca 6 belediye kalmıştı. Ancak 2024 seçim sonuçlarına yönelik hamleler daha farklı ve özel bir anlam içeriyor.
Çünkü ana muhalefeti hedef alan bu saldırılar, sadece çok sayıda belediyeyi ve dolayısıyla iktisadi kaynağı iktidarın kontrolüne geçirmiyor, aynı zamanda yaklaşan genel seçimler öncesi iktidarın potansiyel yenilgisini önleme ajandasına da hizmet ediyor. Yani mevcut baskı periyodu, iktidar değişikliğinin önünü tıkama boyutuyla bir önceki dönemin baskısından nitelik itibarıyla ayrılıyor. İkisinin de ne denli anti-demokratik olduğunu söylemeye gerek yok ama yapılana sadece Yeni Parti’ye ya da 2024 seçimlerini kazanan siyasilere yönelik bir saldırı olarak bakılmamalı.
Gelişmelere bütünlüklü bakıldığında, seçim faaliyetinin ve seçmen iradesinin, ihtiyaç anında siyasetin belirleyici unsuru olmadığı bir Türkiye’nin şekillenmekte olduğu anlaşılıyor. Siyasetin işleyişi ve iktidarın bu sürecin içinde oluşma biçimi yeniden kodlanıyor. Demokrasi halkın talep, beklenti ve tercihlerinden koparılıyor. Seçmenin tercihi, olağanüstü dokunuşlarla geçersiz kılınıyor. Bu basitçe bir “güç gösterisi” değil, gücün her şeyin üzerinde konumlandığı ve asla sorgulanamadığı yeni bir siyasi mimaridir.
Bugünlerde iktidar çevrelerinde şu argümanı sıklıkla duyuyoruz: “Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı seçilmeye değil, Türkiye’nin Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı olmasına ihtiyacı var”. Bu mantık, zorunlu olarak şu anlamı içeriyor: “Erdoğan’ın aleyhine siyaset yapmak, Türkiye’nin aleyhine siyaset yapmaktır”. Bu gerçekse artık muhalefet etmeye gerek yoktur. Daha da ötesinde siyasete gerek yoktur. Çünkü “tek doğru” belirlenmişse, diğer tüm ihtimaller gayrimeşrudur. Bu durumda ne Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olma hedefi ne de İmamoğlu’nun tutukluluğu siyasidir.
Rejim her adımında kurumsal ve toplumsal muhalefete bir mesaj veriyor. Sandıkta iktidarın yaşadığı kayıplar, kesin bir netice anlamına gelmiyor. Muhalefetin kitle tabanını genişletmesi, ülkedeki sayısız sorun, mevcut toplumsal memnuniyetsizlik ve yaklaşan seçimlerin bir iktidar değişikliğine işaret etmesi de bir “etken unsur” değil. Rejim, muhalefeti “hayallerden” uzaklaştırmak istiyor. Sahip olduğu gücün sarsılmazlığı ve kalıcılığı üzerine bir anlatı kuruyor. Diyor ki “Karşınızda öyle kolay karşı koyabileceğiniz bir kudret yok, seçim kazandınız diye ayaklarınız yerden kesilmesin.”
Orta vadeli programların görülmeyen yüzü-Öner Günçavdı (Dünya)
“Geçtiğimiz Pazar günü bu yılın Orta Vadeli Programı (OVP) açıklandı. Neticede kamuoyunun geçmişte önem atfettiği ve geleceğin orta vadede geleceğini görebilmek için takip etmeye gayret sarfettiği bir programdı bu. Ancak son yıllarda aynı ilgiyi görmüyor sanırım.
Kamuoyu algısındaki bu değişimin temel nedeni, programın ekonominin geleceği için iyi bir gösterge olma özelliğinin kaybolmasıdır. Programda ilan edilen birçok hedefin tutturulamamasının yanında metodolojik olarak da günümüzün ihtiyaçlarını karşılamayan bir nitelikte hazırlanmasıdır. Uzun zamandır açıklanan OVP’leri izlemeye ve yayımlanan metinleri okumaya özen gösteririm. Aslında 60-70 sayfalık metinler olmasına rağmen, inanın bana okumakta hiçbir zorluk çekmezsiniz. Bunun temel nedeni OVP metinlerinin ekonomik verilerin dışında kalan metin kısmının zaman içinde çok fazla değişkenlik göstermemesidir. Hatta neredeyse aynısıdır. En azından benim elimde yer alan son üç OVP metninin metin kısımları çok büyük ölçüde aynıdır.
Aslında oralarda yazılanlara bakıldığında iş dünyası örgütlerinin şikayetlerini anlamak mümkün değil. Zira her bir iş insanımızın eleştiri olarak ortaya koyduğu konular bu metinlerde de tekrarlanıyor. Bu bakımdan en azından iş dünyası ile ekonomi yönetimi arasında bir iletişim sorunu ve/veya bilgi aktarım meselesi olmadığını anlıyorsunuz.
Asıl sorun metin içinde vaat olarak ortaya konulan hususlarda ne yapılacağı ve nasıl yapılacağı konusunda hiçbir şeyin yer almamasıdır. Amaçlara yönelik takvimlendirilmiş bir eylem planı ile bu eylemlerde elde edilecek performansı ölçmeye yönelik herhangi bir skor tablosu ve zamanlandırmalara bu program metinlerinde yer verilmiyor. Eğer OVP’lerin iş dünyasının hedef ve eylemleri bakımından yönlendirici bir etkiye sahip olması isteniyorsa, bu tarz bilgileri içerecek daha yeni bir OVP metni yazma metodolojisinin benimsenmesine ihtiyaç vardır.
Buna bir de siyasi irade eksikliğini eklemek lazım. Günümüzün siyasi rekabet düzeninde yasal olarak yapılması gereken OVP’leri sıradan temenniler manzumesinin ötesine geçilmesini engelliyor.
Dikkat edilirse OVP ilan edildikten sonra herkes sonunda yer alan makroiktisadi hedefleri tartışıyor. Oysa onlar bu programda sadece 3-5 sayfa. Oysa program metninin ana metni çok daha uzun. Belki benim hatamdır. Ama şu ana kadar hiç kimsenin o metnin içinde yer alanlar konusunda kamuoyunda bir tartışma başlattığına tanık olmadım.
Mevcut hali ile OVP’ler TCMB’nin enflasyon raporlarına bir alternatif olarak görülmeye başlanıyor.
Oysa bir OVP’yi TCMB’nin enflasyon raporundan ayıran en önemli özellik Bankanın belirlediği para politikasın çizdiği sınırlar içinde uygulanacak maliye politikasına karar vermek; bu iki politikanın belirlediği kısıtlar içinde ülkedeki iktisadi faaliyetlerin nasıl devam edeceği ve gerekiyorsa ekonomik dönüşümün nasıl gerçekleştirileceği konularında aksiyon ve eylemlere yer vermesidir.
Bunlar olmayınca maalesef bizler de ekonomi yönetimindeki iki farklı kurumunun aynı konuda kamuoyuna açıklamış olduğu hedefler arasındaki farkın nedenlerini tartışmaya başlıyoruz.”
Merkez Bankası’ndan faiz indirimi bugün gelir mi?-Servet Yıldırım (ekonomim.com)
“Merkez Bankası Para Politikası Kurulu bugün toplanıyor. Mevsim etkisinden arındırılmış TÜFE ağustosta yüzde 2,29 arttı. Eğer yeni bir iç veya dış şok gelmez, aylık enflasyonun ana eğilimi düşmeye devam eder ve beklentiler biraz daha iyileşirse, faiz indirimlerinin dördüncü çeyrekte başlaması mümkün.
Eylül ayında yeni bir faiz indirimi hâlâ zor görünüyor. Ama ekonomideki yavaşlama beklenenden daha sert olursa bu kez başka bir baskı ortaya çıkacak. Yüksek faizlerin iç talep ve yatırımlar üzerindeki etkisi daha fazla hissedildiğinde, Merkez Bankası enflasyonla mücadele ile ekonomik aktivite arasındaki dengeyi yeniden kurmak zorunda kalacak.
Kurul kararını siz bu yazıyı okurken öğrenmiş olabilirsiniz. Daha düşük faiz, ancak kredi gerçekten üretken yatırımlara, kapasite artışına, teknolojiye ve istihdama yönelirse kalıcı bir büyüme yaratabilir. Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha ucuz kredi değil, üretimi ve verimliliği artıran finansman.
Merkez Bankası Para Politikası Kurulu bugün toplanıyor. Kurul kararını siz bu yazıyı okurken öğrenmiş olabilirsiniz. Faiz yüzde 37’de kaldıysa şaşıran pek olmayacaktır. İndirim geldiyse de bu kez piyasaların asıl sorusu “Neden indirdi?” değil, “Sırada ne var?” olacaktır.
Çünkü artık Merkez Bankası’nın önündeki mesele yalnızca faiz indirip indirmemek değil, faiz indirimlerinin hızını ve zamanlamasını doğru ayarlamak.
Ben eylül ayında yeni bir faiz indirimini hâlâ zor görüyorum. Bunun nedeni Merkez Bankası’nın gevşemek istememesi değil. Enflasyonun henüz “Buyurun, artık indirebilirsiniz” diyecek kadar ikna edici bir tablo sunmaması.
Ağustos ayında yıllık enflasyon yüzde 31,5’e geriledi. Bu elbette olumlu. Ama temmuzdaki yüzde 31,8’den gelen düşüş oldukça sınırlı. Üstelik aylık fiyat artışlarının ana eğilimi hâlâ yüksek. Mevsim etkisinden arındırılmış TÜFE ağustosta yüzde 2,29 arttı. Hizmetlerde artış yüzde 2,91, enerjide ise yüzde 5,46 oldu.
Kısacası yıllık enflasyon düşüyor ama fiyatlar hâlâ hızlı artıyor.
Bu da görevi fiyat istikrarını sağlamak olan Merkez Bankası için ciddi bir sorun. Çünkü para politikasında önemli olan yalnızca bugünkü enflasyon değil, önümüzdeki aylarda enflasyonun hangi hızda seyredeceği. Beklentiler henüz tam olarak düzelmemişken ve enerji fiyatları yukarı yönlü risk yaratırken yapılacak erken bir faiz indirimi, zaten yavaş giden dezenflasyon sürecini aksatabilir.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
