Gazeteci Varol Ersoy‘un Medyaradar sitesinde yayınlanan “Gazetecilik değil ‘mahalle’ kavgası! Ağırel-Gültekin kavgasının gerçek nedeni” başlıklı yazısı:
Gazeteci Murat Ağırel ile Levent Gültekin birbirlerine öyle ağır laflar etti ki…
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:
“Bunlar gazeteci mi, yoksa yıllardır biriktirdikleri siyasi ve ideolojik kinlerinin acısını birbirlerinden mi çıkarıyorlar?”
Şu bir gerçek ki; ortada sadece bir haber tartışması yok.
İki gazetecinin geçmişleri, aidiyetleri, siyasi hafızaları ve birbirlerine bakışları da var.
Ve bana kalırsa asıl mesele tam burada başlıyor.
Önce, Levent Gültekin…
Bugün YouTube’da iktidarı eleştiren bir siyasi yorumcu olarak karşımıza çıkıyor.
Ama gazetecilik geçmişine baktığımızda, mesleğe Yeni Şafak’ta başladığını görüyoruz.
Üstelik sıradan bir çalışan olarak kalmamış…
Gazetenin ve grubun yönetim kademelerinde yükselmiş, genel müdürlük düzeyinde görev yapmış.
Yani sadece haber yazan bir gazeteci değil…
Bir dönem yayın politikalarının oluşturulduğu masalarda oturan bir isim.
Yeni Şafak’ın hangi siyasi iklimin içinde büyüdüğünü anlatmaya herhalde gerek yok.
AKP’nin kuruluşundan itibaren iktidarla aynı siyasi-dini dünyaya yakın duran bir medya grubundan söz ediyoruz.
Dolayısıyla Gültekin’in bugünkü siyasi yorumculuğunu değerlendirirken geçmişini yok saymak doğru olmaz.
Bu, “Gültekin hâlâ AKP’lidir” demek değildir.
Ama şunu sormak son derece meşrudur:
İnsan geçmişinden gerçekten tamamen bağımsız hale gelebilir mi?
Şimdi de Murat Ağırel’e bakalım.
Onun geçmişi de bugünkü duruşundan oldukça farklı…
“Biz Kaç Kişiyiz?” oluşumunun İstanbul yapılanmasında görev aldı.
Daha sonra Memleket Sevdalıları Derneği’ni kurdu…
Ve 2018 seçimlerinde, MHP’den kopan ülkücü isimlerin kurduğu İYİ Parti’den İstanbul Milletvekili adayı oldu.
Bugün kendisini “gazeteci” olarak tanımlaması ve özellikle yolsuzluk, usulsüzlük, kamu kaynaklarının yağmalanması konularında yaptığı haberler elbette takdiri hak ediyor…
Ama onun da geçmişini silip atamayız.
Yani biri Türk-İslam sentezini savunan…
Diğeri milliyetçi-ulusalcı bir damardan geliyor.
Bugün ikisi de haber veya yorum yapıyor.
Peki…
Bu geçmişler tamamen geride mi kaldı?
İşte benim asıl sorum bu…
Çünkü kavganın fitilini ateşleyen cümleye bakalım.
Gültekin diyor ki:
“Murat Ağırel üzerinden Melih Gökçek operasyonu çektiler.”
Ardından:
“Murat Ağırel’e o bilgileri kimin verdiğini medya dünyasında olan herkes az buçuk biliyor.”
O zaman soruyorum:
Madem biliyorsun söyle arkadaş…
Kim verdi?
Çünkü bu sıradan bir eleştiri değil.
Bir gazetecinin “kullanıldığını” ileri sürüyorsanız, iddianızı kanıtlamalısınız…
“Medya dünyasında herkes biliyor” demek yetmez.
Kim veriyor o bilgileri?
Ve sen nereden biliyorsun bu ilişkiyi?
Nasıl oluyor da o bilgi alışverişi sırasında oradaymışsın gibi emin konuşuyorsun?
Ağırel de doğal olarak bunu soruyor.
Ama sonra ne yapıyor?
“Sen yavşaksın!”
İşte; o anda da kaybediyor.
Çünkü Gültekin’in iddiasını çürütmek için “yavşak” demeye gerek yok.
İsim isteyeceksin.
Belge isteyeceksin.
Kanıt isteyeceksin.
Gazetecilik bunu gerektirir.
Gültekin’in ona yanıtı da aynı çürümüşlükte:
“Akıl yoksunu…”
“Ergen…”
“Cürmün kadar yer yakarsın…”
“Senin düşünme kapasiten yok…”
“Çirkeflik üzerine hayat kuramazsın…”
Ve daha da önemlisi:
“Atatürkçülük ve Türk milliyetçiliği üzerinden bir tarikat kurmuşsun; o tarikatın ekmeğini yiyorsun.”
Burada artık tartışmanın siyasi ve ideolojik tarafı açıkça ortaya çıkıyor.
Çünkü Gültekin, sadece Ağırel’in gazeteciliğini değil, onun ait olduğunu düşündüğü siyasi/ideolojik dünyayı da hedef alıyor.
Ağırel’in Gültekin’e yönelttiği eleştirilerde de aynı geçmiş hesaplaşmasını görüyoruz.
Gültekin’in geçmişteki FETÖ yaklaşımından söz ediyor.
Yeni Şafak geçmişini hatırlatıyor.
Onun geçmişte bulunduğu siyasi atmosferi bugünkü sözleriyle karşılaştırıyor.
Gültekin de dönüp Ağırel’in Tuncay Özkan dönemini, Kanaltürk’ün FETÖ’cü Akın İpek’e satışını ve geçmişteki ilişkilerini önüne koyuyor.
Yani kavga şuraya geliyor:
“Sen kimsin de bana gazetecilik dersi veriyorsun?”
Şimdi gelelim “Kim haklı?” sorusuna.
Benim cevabım:
Bu haliyle ikisi de haklı değil.
Gazetecinin sicilini belirleyen şey, bugün yaptığı haberler, yazdığı yazılardır.
Gazeteci önüne gelen belgeyi, asla Levent Gültekin’in dediği gibi “Kullanılıyor olabilirim” endişesiyle yırtıp atmaz…
İddiayı araştırır, doğrulatır, kaynaklandırır…
Bunları yapabiliyorsa, haberi yayınlar.
Yapamıyorsa, kendisine ulaştırılan belgeleri kişisel arşivine kaldırır.
Ama asla hakaret ya da küfür etmez…
Çünkü o boyuttan sonra yapılan şeyin adı, gazetecilik değil, terbiyesizliktir!
Görsel: ngazete.com
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
