Bir an için Orta Çağ’da yaşayan bir köylü olduğunuzu hayal edin. Ektiğiniz toprak sizin değildir; ürettiğiniz mahsulün büyük kısmı, sizi koruduğunu iddia eden senyöre gider. Ne hukuki güvenceniz ne de gerçek bir mülkiyet hakkınız vardır. Hayatınız, sınırlarını başkasının çizdiği bir düzenin içinde akıp gider.
Şimdi elinize akıllı telefonunuzu alın. Gün boyunca paylaştığınız fotoğrafları, yazdığınız yorumları ve izlediğiniz videoları düşünün. Gerçekten o Orta Çağ köylüsünden bu kadar farklı bir dünyada mı yaşıyoruz?
Aslında hayır. Toprak sahiplerinin yerini veri devleri, köylülerin yerini ise içerik üreten bizler aldı. Girdiğimiz bu yeni çağın adı artık daha net: Dijital Feodalizm.
Tarihte zenginlik ve güç, toprağa sahip olmakla ölçülürdü. Bugün ise aynı rolü veri üstleniyor. Kim daha fazla kullanıcıya, daha fazla etkileşime ve daha rafine bilgiye sahipse, güç tam da orada toplanıyor.
Meta, TikTok, Google ve Amazon gibi platformlar, bu yeni dünyanın dev toprak sahipleridir. Milyarlarca insanın davranışı, alışkanlığı ve beğenisi bu platformların “dijital arazileri” üzerinde birikir. Bizler ise bu arazilerde yaşayan kiracılar gibiyiz; oradayız, üretiyoruz ama mülkiyet asla bize geçmiyor.
Bir sosyal medya hesabınız olabilir ama o hesabın gerçek sahibi siz değilsiniz. Kuralları siz koymazsınız ve bir gün tek bir bildirimle dijital toprağınızdan sürülebilirsiniz.
Bugün milyarlarca insan her gün “içerik” adı altında üretim yapıyor. Fotoğraflar, yazılar, videolar… Hepsi platformların piyasa değerini büyüten birer tuğla. Peki, bu devasa emeğin karşılığını kim alıyor?
YouTube’da izlenen bir video veya Instagram’daki bir paylaşım milyonlarca dolarlık reklam geliri yaratıyor. Ancak bu gelirin aslan payı içeriği üretene değil, platform sahibine gidiyor. Bizler platformları “bedava” kullandığımızı sanırken, aslında zamanımızı, dikkatimizi ve yaratıcılığımızı birer ödeme aracı olarak kullanıyoruz. Karşılığında aldığımız tek şey ise o dijital tarlada kalma izni.
Üstelik bu düzenden ayrılmak da kolay değil. “Ağ etkisi” nedeniyle tüm arkadaşlarınız ve iş çevreniz o tarladayken, sizin tarlayı terk etmeniz bir tür dijital aforoz anlamına geliyor.
Eskiden bir senyör, dudağından dökülen tek bir kelimeyle köylünün kaderini değiştirebilirdi. Bugün bu gücü algoritmalar kullanıyor.
Bir içerik üreticisinin görünürlüğü ve geliri, kapalı kapılar ardında yazılan bir koda bağlı. Algoritma değiştiğinde izlenmeler düşer; format değiştiğinde eski emekler bir anda görünmez olur. Nedenini tam olarak bilemezsiniz, itiraz edebileceğiniz şeffaf bir hukuki süreç yoktur. Dijital feodal düzende kararlar algoritmik bir sessizlikle alınır ve uygulanır.
Orta Çağ’da köylü, senyöre ürünüyle vergi öderdi. Bugün bizler platformlara verimizle “rant” ödüyoruz. Nerede olduğumuzdan ne satın alacağımıza kadar her bilgi, reklam verenlere satılan birer ticari mala dönüşüyor.
Milyarlarca dolarlık şirketler bu veri madenciliği sayesinde doğarken, veriyi asıl üreten birey bu devasa pastadan neredeyse hiç pay alamıyor. Bu, adı konulmamış bir ekonomik ilişkidir: Dijital rant.
İnsanlık olarak kapitalizm sonrası sosyalizmin gelmesini, daha eşit ve özgür bir dünya kurulmasını hayal ederken; teknoloji bizi feodalizmin güncellenmiş ve daha kusursuz bir versiyonuna geri döndürmüş oldu.
Tarih bize feodalizmin sonsuza kadar sürmediğini gösterdi. İnsanlar mülkiyet hakkı, hukuki güvence ve yurttaşlık talep ederek bu düzeni yıktı. Bugün benzer bir eşikteyiz. Kullanıcı olmaktan çıkıp “dijital vatandaş” olmak mümkün mü? Verimizin mülkiyetini geri alabilir miyiz? Avrupa’daki veri koruma yasaları ve merkeziyetsiz platform girişimleri, bu dev kalelerin surlarında açılan küçük ama önemli gediklerdir.
Tabii dijital demokrasinin dijital kapitalizmle birlikte gelebileceğini unutmayalım.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
