Türkiye, jeopolitik ve coğrafi konumu nedeniyle küreselleşmenin ivme kazandığı 1980’lerin başından itibaren giderek daha cazip bir sığınma ve geçiş ülkesi haline geldi.
Bugün tartıştığımız göç ve mülteci meselelerinin tarihsel önsözü 1979 İran Devrimi sonrasında yazılmaya başlandı.
Devrimden sonra ülkesini terk eden yaklaşık 1-1,5 milyon İranlının ilk durağının Türkiye olması tesadüf değildi.
Türkiye, farkında olmadan modern anlamda ilk kitlesel göç tecrübesini o yıllarda yaşadı. Bu göç, bugünkü örneklerden farklı olarak çoğu zaman kalıcılık iddiası taşımıyordu.
Türkiye, İranlıların zihninde bir “nihai durak”tan ziyade bir ara durak, bir geçiş alanıydı. Avrupa’ya, ABD’ye ya da Kanada’ya gitmeden önce nefes aldıkları, bekledikleri, yönlerini tayin ettikleri yerdi Türkiye.
Ne tamamen kapılarını kapattı ne de kalıcı olmayı dayattı.
Bir anlamda, insanların hayatlarını yeniden planlayabildiği bir “bekleme odası” işlevi gördü.
Bu süreçte 1960’ta imzalanan Türkiye–İran Vize Muafiyeti Anlaşması’nın rolü çok belirleyiciydi. İran vatandaşlarının Türkiye’ye 90 gün vizesiz girebilmesi, kriz anlarında Türkiye’yi doğal bir ilk durak haline getirdi.
İnsanlar kaçarken uzun prosedürlere, konsolosluk kuyruklarına ya da belirsiz ret ihtimallerine takılmadan sınırı geçebildi. İstanbul’a uçakla gelen ya da kara yoluyla Türkiye’ye giren bir İranlı için ilk üç ay, sadece barınmak değil; düşünmek, toparlanmak ve bir sonraki adımı planlamak için hayati bir zaman dilimiydi.
İranlıların Türkiye’yi tercih etmesini sadece “haritadaki en yakın ülke” diye açıklamak eksik kalır. Coğrafya kapıyı açar ama içeride kalmayı mümkün kılan şey kültürel yakınlıktır.
İranlılar için Türkiye, yabancı ama ürkütücü olmayan; tanıdık ama boğmayan bir ara saha gibi duruyordu.
Yemek kültürü, aile yapısı, misafirlik anlayışı, pazarlık dili, şehirlerin ritmi yabancı değildi; Tahran’dan gelen biri İstanbul’da bambaşka bir dünyaya düşmüş gibi hissetmez. Kalabalık, kaos, gürültü, aynı anda hem Doğulu hem modern olma hâli İranlılara çok tanıdıktır. Bu tanışıklık duygusu, göç gibi travmatik bir süreçte belirleyici olur. İnsan bilinmeyene değil, “az çok bildiğine” sığınmak ister.
İranlılar için Türkiye ne tamamen Batı’dır ne de tamamen Doğu. Arada, geçişken bir yerde durur. Bu, hem psikolojik hem de pratik bir avantaj sağlar. Avrupa’ya açılmak isteyen için bir basamak, bölgede kalmak isteyen için görece güvenli bir limandır.
Bu yüzden Türkiye sadece bir sığınak değil, aynı zamanda bir “olasılıklar ülkesi” olarak görülür.
Bugün İran’da yaşananlara baktığımızda benzer bir göç ihtimali hiç de uzak görünmüyor. Ekonomik çöküş, genç nüfusun derinleşen umutsuzluğu, kadınların öncülük ettiği itirazlar ve rejimin sert refleksi… Bunların hepsi “kalmak mı, gitmek mi?” sorusunu yeniden ve daha yüksek sesle gündeme taşıyor.
Böyle bir tabloda Türkiye yine ilk kapı olur mu? Büyük ihtimalle evet. Coğrafya değişmedi, sınır değişmedi; refleksler de sanıldığı kadar değişmedi.
Ancak bugün kültürel yakınlık tek başına yeterli değil. Ekonomik şartlar, toplumsal yorgunluk ve siyasi iklim bu yakınlığın üzerine ciddi bir gölge düşürüyor. Yine de şu gerçek değişmiyor: İranlılar Türkiye’ye baktığında kendilerini tamamen yabancı hissetmiyor. Göç kararlarında bazen haritadan bile daha güçlü olan şey tam olarak bu histir.
Türkiye’nin İranlılar açısından “en makul” ve çoğu zaman “en güvenli” seçenek olarak öne çıkmasının nedeni tek bir faktöre bağlanamaz; tercih kararlarında üst üste binen birçok katman mevcuttur.
Önce zaman meselesi var. Kriz anlarında insanlar hızlı karar vermek zorunda kalır. Türkiye, vize muafiyeti sayesinde İranlılara anında hareket edebilme imkânı sunar. 90 gün vizesiz kalabilmek, kaçışın panikle değil planla yapılmasını sağlar.
Sonra kültürel zemin gelir. Türkiye, İranlılar için ne tamamen yabancı ne de tamamen aynıdır. Bu arada kalmışlık hali günlük hayatta tutunmayı kolaylaştırır. Dil, yemek, sosyal ilişkiler ve şehir hayatı insana sürekli bir yabancılık hissi yaşatmaz. Özellikle kadınlar ve gençler için kamusal alandaki görece özgürlük, Türkiye’yi Batı’dan bile daha erişilebilir kılar.
Jeopolitik konum ise bu tabloyu tamamlar. Türkiye, İranlılar için sadece bir sığınak değil, aynı zamanda bir kapıdır. Avrupa’ya açılmak isteyen için geçiş noktası, bölgede kalmak isteyen için dengeli bir liman. Ne İran gibi kapalıdır ne de Avrupa kadar ulaşılması zordur.
Belirsizlik dönemlerinde bu ara konum son derece kıymetlidir.
Ancak bugün kritik bir fark var: Türkiye artık 1979’daki Türkiye değil. Suriyeli mültecilerle yaşanan büyük tecrübe, ekonomik baskı ve toplumsal yorgunluk yeni bir kitlesel göç dalgasına karşı ciddi bir hassasiyet oluşturmuş durumda. İran’dan gelebilecek yeni bir göç, sayısal olarak sınırlı kalsa bile psikolojik etkisi çok daha büyük olabilir. Çünkü toplum artık “geçici” söylemine eskisi kadar kolay ikna olmuyor.
Tarih birebir tekerrür etmez ama güçlü biçimde hatırlatır. İran–Türkiye hattında olan biteni okurken 1979’u akılda tutmak bu yüzden hâlâ çok kıymetlidir.
İran’da mesele artık tek bir protesto dalgası ya da geçici bir öfke patlaması değil; uzun süredir biriken sosyal, ekonomik ve kültürel gerilimlerin görünür hale gelmesidir.
İranlılar tarihsel olarak sabırlı bir toplumdur. Ama her sabrın bir eşiği vardır. O eşik geçildiğinde göç bir tercih olmaktan çıkar, zorunluluk haline gelir. Türkiye’nin adı tam da bu noktada yeniden öne çıkar.
Bakalım… tarih yine bize mi ders verecek, yoksa biz mi tarihten yeni bir şey öğrenmiş olacağız?
Bunun cevabını, maalesef ya da belki de umutla, önümüzdeki günler gösterecek…
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
