YENİ Parti: Riski mi azalttı? Yoksa artırdı mı? Verileri görelim-Orhan Bursalı (Cumhuriyet)
“Şüphesiz çerçeve yasa konusunda YENİ Parti’nin ikili siyaseti seçmen nezdinde “partiyi kurtarıcı” mı oldu?
Hem evetçileri hem hayırcıları memnun edecek bir sonucu sizce hayırcı seçmenin tepkilerini azalttı mı?
Özgür Özel, liderlik riski mi aldı, milletvekillerini evet-hayırda serbest bırakarak, hem kendi hem parti riskini mi azalttı?
Özel görüldüğü kadar aslında toptan evete hazırlanıyordu.
Ama parti içinde esen hava pek de öyle değildi.
Parti toptan hayır deseydi seçmeni daha fazla memnun mu ederdi?
Evet, daha olumsuz mu etkilerdi partiyi?
Bunların hepsi ve daha fazlası, aslında YENİ Parti seçmeninin eğilimlerini belirtmesi açısından önem taşıyor.
Veri toplayarak üzerlerinde çalışacaklardır.
Bir de Ekrem Bey’in tutumu var. Eşi Dilek Hanım’ın paylaşımı, halkı hayır demeye çağırıyor gibiydi.
Seçim sonrası ise Ekrem Bey açıklamasıyla durumu dengeledi ve Özgür Özel’in liderliğini övdü.
Aslında Mansur Yavaş’ın açıklaması da YENİ Parti’nin müstakbel adayı olarak, kendi seçmeni açısından doğru tutumdu ve dengeleyiciydi.
Özetlersek, Özgür Bey partiyi serbest bırakarak sanki partiyi çizgi dışına düşmekten kurtardı ve üstelik “demokrat lider” gibi bir ekstra niteleme aldı, en azından milletvekillerinin ortak açıklamasıyla.
Çünkü YENİ Parti bölünüyor mu, ikilik ileride nereye doğru evrilir, sorularını yandaş medyada tartışmaya yol açmıştı ki bu açıklama ile tartışmayı bitirdi. Ayrıca başkana güçlü bir destek sağlamış oldu.
Toptan evet, daha olumsuz mu etkiler miydi partiyi sorusuna, kesin evet diyebiliriz.
YENİ Parti’nin çerçeve yasa için demokrasi önerilerini iktidarın zerre dikkate almayacağı belliydi. Ama Özgür Özel’in katılımı için yalancı bir evet, bir bahane oldu.”
Demirtaş için eylül beklentisi-Nuray Babacan (Nefes)
“Açılım projesinin ilk ayağı olan düzenleme yasalaşırken, kurulan sistemin işleyip işlemediği önümüzdeki altı ay içerisinde görülecek. ‘Bitmedi, asıl şimdi başlıyor’ demek daha doğru. Heyecan dalgasının gölgesinde kalan Selahattin Demirtaş konusu hâlâ gündemde. Beklentiler eylül ayında serbest bırakılacağı yönünde…
Yasanın Resmi Gazete’de yayınlanmasının ardından altı ay boyunca MİT’in raporları ve Milli Güvenlik Kurulu’nun kararlarının nihai sonucunu görmeden hiçbir şey bitmiş olmayacak. Cezaevinden salınacaklarla ilgili kurul incelemesi ayrı bir konu. Bu süreçteki her gecikme, her bekletme yeni bir tartışma olarak önümüze gelecek. Yasanın hazırlanma sürecini anımsayın, iki ileri bir geri çok sinir harbi yaşandı.
En önemli başlıklardan biri 2016’dan beri cezaevinde olan Selahattin Demirtaş’ın durumu. Cumhurbaşkanı Yardımcısı, ilgili bakanlar ve AKP’li siyasilerin birbiriyle çelişen açıklamaları olsa da bu konuda arka kapı diplomasisinin sürdüğü biliniyor.
Demirtaş’ın cezaevinde olmasının nedeni olarak gösterilen birden fazla dosya var. “Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya teşebbüs” suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun 302. Maddesi kapsamında mahkum olduğu dikkate alındığında yasadan yararlanması gerekir.
Ancak, “Selahattin Demirtaş’ın örgüt üyeliği davası düşer, diğer davalarla ilgili karar iktidarda. İsterse içerde tutar, istese çıkarır. Zaten AİHM kararı vardı, görmezden gelmediler mi?” diyenler de bulunuyor.
Önemli bir kulis bilgisi. İddiaya göre DEM’liler görüşmelerde, “Selahattin Demirtaş’ın bu yasadan yararlandırılmamasını Diyarbakır sokaklarda kimseye anlatamayız. Bu yasayı savunabilmemiz için Demirtaş’ın da yararlanması gerekir” değerlendirmesi yaptılar.
Önemli olan Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmasıyla ilgili iradenin oluşup oluşmadığı. Bu iradenin oluştuğuna inananlar var. Onlara göre yasanın yürürlüğe girmesinden bir süre sonra, en geç eylül ayında Demirtaş serbest bırakılacak. İktidar isterse yasadaki düzenlemelerden isterse AYM ve AİHM kararlarından bir temel oluşturacak. Bu beklentileri konusunda iddialı olanları takibe devam edeceğiz!”
Gazze’den Mekke’ye ABD için göreve-İbrahim Varlı (BirGün)
4 Aralık’ta yayınlanan, 1823 tarihli Monroe Doktrini’nin canlandırılmış versiyonu olan, ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi Amerikan emperyalizminin yol haritasını belirliyordu.
Trump’ın “Önce Amerika” söylemini doktrinleştiren 33 sayfalık strateji belgesi iki sacayağı üzerinden yükseliyordu.
Ağırlık merkezi kayıyor: Belge Washington’ın ağırlık merkezinin Batı Yarımküre’ye kayacağını, Pasifik’in önceleneceğini yazıyordu. Şöyle deniyordu: “ABD, Batı Yarımküre’de Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etmek ve vatanı korumak için Monroe Doktrini’ni yeniden yürürlüğe koyacak ve uygulayacak.” Karayip Denizi’ne askeri yığınak, Maduro’ya yönelik saldırı ve Kolombiya, Bolivya, Şili seçimlerine müdahaleler, Çin’e yönelik yığınak “Trump Doktrini”nin ilk elden uygulamalarıydı.
Yük paylaştırılacak: Belgenin bir diğer çıktısı da ABD’nin ağırlığını başka yerlere kaydırırken müttefiklerin daha fazla sorumluluk üstlenmesini açıkça deklare etmesiydi. Avrupa’dan Ortadoğu’ya bu aktörlerin Amerika’nın sırtındaki yükü alması isteniyordu. Belgede “Amerika açısından öncelik döneminin son erdiği” belirtilse de Ortadoğu’nun her zaman temel çıkarları için mühim olduğu açıkça vurgulanıyordu. Avrupa’nın “güvenliği” Avrupalılara, NATO’daki yük AB’ye, Ortadoğu’daki maliyet de stratejik yönelim doğrultusunda bölgedeki müttefiklere devredilmeye başlandı.
Yeni strateji belgesinde bir diğer önemli vurgu da deniz yollarının kontrol altına alınması gerektiğine yönelikti. Gerektiğinde ölümcül güç kullanımı da dahil olmak üzere sınırların ötesine odaklanılacağının vurgulandığı belgede Amerika’nın Körfez enerji kaynaklarının “düşman bir aktör”ün eline geçmemesini, Hürmüz Boğazı’nın açık kalmasını, Kızıldeniz’in güvenli olmasını ve kendi çıkarları ile İsrail’in güvenliğini sağlamayı her zaman temel çıkarları olarak göreceği vurgulanıyordu.
Erdoğan, Mekke Anlaşması fikrinin bölgede yaşanan gelişmeler karşısında ortaya çıkan yeni şartların bir neticesi olduğunu söylerken her şey Amerikan planı dahilinde işliyor.
• Türkiye Ortadoğu’da konumlandırılıyor: Amerikan emperyalizminin yönelimleri çerçevesinde Türkiye’nin Ortadoğu’da konumlandırılma planında önemli bir eşik atlandı.
• İran çevreleniyor: Anlaşma aynı zamanda ABD-İsrail merkezli kanlı dönüşüm planı doğrultusunda İran’ı çevreleme hamlesinin bir parçası. Şii jeopolitiğine karşı bir Sünni Cephe aynı zamanda.
• Hazar’dan Akdeniz’e yeni hizalanma: Amerika’nın Ortadoğu şerifi Tom Barrack’ın 1 Kasım’da “Türkiye ve İsrail’in savaşmayacağını” belirterek sarf ettiği “Hazar’dan Akdeniz’e kadar yeniden hizalanma göreceksiniz” sözlerinin işaret ettiği diziliş pratiğe aktarılıyor.
Belgede Amerika’nın dünyanın en güçlü, en zengin, en etkili ülkesi olmaya devam etmesini sağlamak için bu stratejiye ihtiyaç duyulduğu açıkça belirtiliyordu.
Stratejinin Ortadoğu ayağında Amerika’nın bir nevi ayak işlerini yapması öngörülen “ittifak” Trump Doktrini’nin ilanından sekiz ay sonra Mekke’de ortaya çıktı. S. Arabistan, Türkiye ve Pakistan Mekke Anlaşması’nı imzaladı.
Mekke Anlaşması’nda yer alan NATO 5. maddeden apartılan “Bir ülkeye yapılan saldırı diğerlerine de yapılmış sayılır” maddesi de savaşlara açık bir davetiye.”
Dolar ve eurodan vazgeçen döviz yatırımcısı altına koştu-Ufuk Korcan (Dünya)
“Türkiye’de tasarruf sahiplerinin finansal piyasalardaki varlığı temmuz ayı sonu itibarıyla 50,3 trilyon TL seviyesine ulaştı. Finansal piyasalardaki tasarruf büyüklüğü yılbaşında 44,2 trilyon TL seviyesinde bulunuyordu. Dolayısıyla sistemdeki tasarruflar, 7 ay sonunda 6.1 trilyon TL (yüzde 13,8) büyüdü.
Tasarrufların yatırım araçları arasındaki dağılımına bakıldığında, en büyük payı 17,8 trilyon TL ile Türk Lirası mevduat alıyor. TL mevduatların toplam tasarruflar içerisindeki payı yüzde 35,38 seviyesinde.
Türkiye Sermaye Piyasası Birliği (TSPB) verilerine göre, tasarruf sahiplerinin 10,4 trilyon TL’si ise Devlet İç Borçlanma Senetleri’ne (DİBS) park etmiş durumda. Döviz Tevdiat Hesapları’ndaki (DTH) birikimlerin büyüklüğü 6,2 trilyon TL. Kıymetli madenler depo hesaplarında ise 4,2 trilyon TL var.
Merkez Bankası, geçtiğimiz dönemlerde DTH rakamlarına para birimlerinin yanında kıymetli maden depo hesaplarını da dahil etti. Son açıklanan verilere göre, bankacılık sisteminde gerçek kişilerin sahip olduğu döviz hesaplarının büyüklüğü 31 Temmuz itibarıyla 138 milyar 580 milyon dolar seviyesinde.
Döviz hesapları içerisinde gösterilen dolar, euro, diğer ülke paraları ve kıymetli madenlerin toplam içerisindeki değişimine bakıldığında ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. Gerçek kişilerin döviz hesaplarının büyüklüğü 2025 yılı sonunda 142,7 milyar dolar seviyesinde.
Bu rakamın içerisinde dolar hesaplarının ağırlığı yüzde 23,83, euro hesaplarının ağırlığı yüzde 19,89, diğer ülke para birimlerinin tutulduğu hesapların ağırlığı yüzde 2,28 seviyesinde. Ağırlıklı olarak altın tutulan kıymetli maden depo hesaplarının DTH içerisindeki payı ise yılbaşında yüzde 53,99 seviyesinde.
Aradan geçen 7 aylık süreçte dolar hesaplarının payı 2.57 puan azalarak yüzde 21,27’ye indi. Euro hesaplarının payı ise 1.36 puan geriledi ve yüzde 18,53 oldu. Bu süreçte kıymetli maden hesaplarının payı 3.92 puan artarak yüzde 57,91’e çıktı. Başka bir ifadeyle son yıllarda enflasyonun altında bir değer artışına razı olan döviz yatırımcısı, altına yönelmiş durumda.
Bunun iki nedeni var. İlki altın fiyatlarında özellikle geçen yıl ve bu yılın başında yaşanan yukarı yönlü sert hareket. Diğeri ise yurtiçinde altın fiyatlarının aynı zamanda dolar kuruna endeksli olması.
Çünkü yurtiçinde altın fiyatları, ons fiyatı ile dolar kurunun çarpılmasıyla hesaplanıyor. Dolayısıyla döviz yatırımcısı hem kurlarda olası bir artıştan hem de uluslararası piyasalarda altın fiyatlarındaki yükselişten aynı anda faydalanmış oluyor.”
Otomobilde sıfırdan yüze, faizde dipten zirveye!-Alaattin Aktaş (ekonomim.com)
“Bakmayın zirveye dediğime; aslında zirvenin ne olduğu da tam olarak bilinmiyor ki…
Ama Hazine’nin iç borçlanma faizindeki seyre bakıp otomobildeki sıfırdan yüze nitelemesinin akla gelmemesi mümkün değil. Ancak otomobildeki sıfırdan yüze, performansa dayalı, olumlu yönde bir niteleme. Faizde ise durum tam tersi.
Hazine’nin çeşitli iç borçlanma yöntem ve araçları var. Bunlar temel olarak “kuponsuz senetlerle borçlanma, sabit getirili senetlerle borçlanma ve nakit borçlanma” başlıklarında toplanıyor.
İşte bu borçlanmaların faizi de bir dönem inilen düzey esas alındığında dipten zirveye uzanan bir eğri çiziyor. Her ne kadar son bir iki yılda yönünü biraz aşağı çevirmişse de dip noktaya göre hâlâ çok yüksek bir faiz söz konusu.
Faiz oranlarına ilişkin veriler 2003’ün ocak ayından bu yana var. Bu veriler, Maliye Bakanlığı’nın web sayfasında kamuya açık bir şekilde yer alıyor.
Yazımda söz konusu borçlanmalarda her yılın aralık ayında oluşan o yıla ait birikimli faiz oranının tablo ve grafiği yer alıyor. Bir diğer tablo ve grafikte de bu yıl her ay itibarıyla yıllık birikimli faizin nasıl seyrettiğini izlemek mümkün.
2003’ten 2026’nın temmuzuna kadar uzanan dönem borçlanma faizinde tam anlamıyla bir çanak eğrisi oluştuğunu gösteriyor.
2003, hâlâ 2001 krizinin etkisinin hissedildiği, borçlanmanın kriz yüzünden yüksek faizle yapıldığı bir yıl. Zaten çanağın bir ucu 2003 yılındaki oranlar.
İzleyen yıldaki geçişe dikkat!
2003’ten 2004’e geçiş ne kadar belirgin!
Faiz oranları her üç borçlanmada da kabaca yarı yarıya azalmış; 20 puanı aşan gerilemeler söz konusu.
Faizdeki gerileme sonraki yıllarda da hız kesmekle birlikte sürüyor, sürüyor ve 2010 yılından itibaren tek haneye iniliyor. 2010-2016 dönemi Hazine’nin yıllık bazda tek haneli borçlanma lüksü yaşadığı yıllar. Çanağın dibi de orada oluşmuş zaten.
2018’de rahip krizi patlak veriyor ve o krizin etkileri bir sonraki yıla da sarkıyor. Faiz oranları yeniden yükseliyor.
2020’de bir kez daha yarı yarıya azalan oranlar. Hani tam işler yoluna girecek, faizler yine gerileyecek diye umulurken o da ne!
2021’de alınan çok radikal bir karar var. Faiz indirimi… Ama bu indirim faizlerin gerilemesi değil, artması gibi bir sonuç doğuruyor.
Ne kadar tuhaf değil mi; Merkez Bankası’nın faizi indiriliyor ama bunun sonucunda Hazine önceki yıllarla kıyaslandığında olmadık düzeylere yükselen ve şimdilik üç yıla yayılan çok yüksek faizlerle borçlanmak durumunda kalıyor.
Çünkü faiz, 2021’de indirilmemesi, hatta bir miktar artırılması gerekirken aşağı çekiliyor.
İşte bunun sonucunda 2003’ten 2026’ya, neredeyse çeyrek yüzyıllık bir dönemde Hazine’nin iç borçlanmasında tam bir çanak eğrisi oluşuyor.
“Hazine’nin borçlanma faizi son üç yılda bu dönemde Merkez Bankası faizi artırıldığı için yükseldi” denilebilir. İyi de, Merkez Bankası faizinin artırılması da önceki zamansız indirimin bir sonucu değil mi?”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
