Çöken Türk diplomasisi-Ahmet Süha Umar (Cumhuriyet)
“Diplomasi müzakereye dayanır ve yetenekli müzakereciler ister.
Rusya’nın Kırım’ı ilhakına sessiz kalan ABD ve onun peşine takılan AB, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını cesaretlendirdi. Bu saldırı bahanesiyle İsveç ve Finlandiya NATO’ya alındı. AKP iktidarı, bu genişlemeye, Türkiye’nin NATO yükümlülüğünü artıracağı doğru gerekçesiyle değil İsveç ve Finlandiya’nın PKK terörüne destek oldukları gerekçesiyle karşı çıktı ve engel olamadı. Şimdi Avrupa’da, Rusya ile savaş çıkabileceği, Avrupa’nın Türk askerine gerek duyacağı konuşuluyor. AKP iktidarı, bu beklentiye de karşılıksız olumlu yanıt vereceği izlenimini yaratıyor.
Montrö Sözleşmesi’nin Türkiye’ye Türk boğazları üzerinde tanıdığı mutlak yetkiyi aşındırabilecek Beykoz, Deniz Unsur Komutanlığı ve Adana, NATO Çokuluslu Kolordu Karargâhı gibi adımların, Montrö Sözleşmesi’ne etkisinin ve Türkiye’nin NATO yükümlülüklerinin sınırlarını genişleten yönlerinin gereken biçimde müzakere edilmediği anlaşılıyor.
ABD ve İsrail, İran’ı etkisizleştirmeye çalışıyorlar. AKP iktidarı Suriye’de, ABD ve İsrail emrinde bir rejim kurulmasına; İsrail’in, Lübnan ve Suriye’de işgallerle, askeri harekâtlarla İran vekil güçlerinin ortadan kaldırılmasına dolaylı destek veriyor. İran’ı yalnızlaştıran girişimlerde bulunuyor. Yanlış bir güvenlik stratejisiyle, İran’a karşı ABD (dolayısıyla İsrail) tarafında yer alan Suudi Arabistan (SA) ve Pakistan ile Mekke Anlaşması’nı imzalıyor. Bu iki ülkeye yönelebilecek saldırıların Türkiye’ye yapılmış sayılacağını kabul ediyor. Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Fidan, Türkiye’nin Yemen’de Husilere karşı eylemlere katılabileceği yönünde açıklamalar yapıyorlar.
Türkiye’nin tartışmalı bir gerekçe ile Rusya’dan aldığı S400’ler nedeniyle ABD tarafından F35 programından çıkarılması; parası ödenmiş F35’lerin verilmemesi, ödemenin iade edilmemesi; Türkiye’nin “hasım” kabul edilerek CAATSA çerçevesine sokulması; ABD’nin, Yunanistan’ın Ege ve Doğu Akdeniz’de attığı, (askerden arındırılmış Ege adalarına asker ve silah konuşlandırılması dahil) tek taraflı, hukuksuz adımlarına arka çıkması; GKRY’ye silah ambargosunu kaldırması, Türkiye’nin ABD ile ciddi biçimde müzakere etmesi gereken konular. Bunun yapıldığını, yapılabildiğini gösteren bir işaret yok.
Rusya’ya karşı Türk askerini kullanmayı düşünen ama Türkiye’nin bırakın AB tam üyeliğini Gümrük Birliği Anlaşması’nın gözden geçirilmesini bile ağzına almayan, AB SAFE Programı’na katılmasını kabul etmeyen AB, Yunanistan’ın Kıbrıs, Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye aleyhine attığı tüm adımlarda Yunanistan’ın yanında yer alıyor. AKP iktidarı, AB ile bu konularda etkili bir müzakere süreci açamıyor.”
Beyler; çok ayıp oluyor-Can Ataklı (Nefes)
“Bazı davalarla ilgili şüpheli çok yakınınız olsa bile kuşku duyarsınız, eğer ortada deliller de varsa ‘acaba yapmış olabilir mi?’ diye içinizden geçirebilirsiniz.
Ancak ilk gününden itibaren gözlediğim ‘İBB casusluk davasında’ yaşananlar hiç aklıma yatmıyor.
Casusluk olduğu söyleniyor da bu casusluğun nasıl yapıldığı ve kime yarar sağladığı anlaşılmıyor.
Hüseyin Gün isimli bir adam var.
İngiltere’de işler yapmış, İngiliz siyasetçiler ve istihbarat yetkilileriyle ilişkisi olmuş.
Türkiye’de de işler yapmış, AKP iktidarının önemli isimleriyle defalarca toplantı yapmış hatta hükümetten bir ihale bile almış.
Kamuoyu araştırmaları yapmış, bunların bir bölümü için İBB yetkilileriyle çalışmış, sonuçların kamuoyuna aktarılması için medya ile de paylaşılmış.
Casusluk deniler kısmı şu: Araştırmada İstanbul nüfusunun demografik haritası çıkarılmış, hangi bölgeden kaç kişinin İstanbul’da olduğu araştırılmış.
Söylenen; işte bu bilgilerin İngiliz istihbaratına aktarıldığı iddiası.
Casusluk mu bu?
Bilmiyorum ama akıl almıyor çünkü bu tür bilgileri TÜİK raporlarının incelenmesi sonucu da elde edilebilir.
Bu davada İmamoğlu ile uzun yıllar birlikte çalıştığım Merdan Yanardağ da yargılanıyor.
Bir araştırmanın yayınlanması ne kadar casusluk sayılırsa Merdan Yanardağ da o kadar casus olabilir, değil mi?
Ama ortada hiçbir delil yok ve Merdan Yanardağ hala hapiste, tahliyesine de izin verilmiyor.
Çok garip bir nokta da şu:
Mahkeme konunun casusluk olup olmayacağını MİT’e soruyor ama üç aydır bu kurumdan tek satırlık bilgi bile gelmiyor, mahkeme de bilginin beklenmesi ve sıkı durun ‘delillerin toplanması için’ duruşmayı erteliyor.
Ama çok ayıp bir şey bu.
Ne hukuka ne de vicdana sığmaz bu yapılan.”
90’lı yıllarla yüzleşmek-Şükrü Aslan (BirGün)
“Geçtiğimiz hafta sonu Selman Yeşilgöz’ün 90’larda Dersim: Belgeler, Raporlar, Tanıklıklar kitabının tanıtım toplantısı vardı. Toplantının Dersim’de olması önemliydi, çünkü o yılların sınırsız baskıcı politikalarına karşı ses veren nadir coğrafyalardan biriydi. Gerçi o saldırılar karşısında pek çok köyün haritadan silinmesini önleyememiş, hatta 173 köyün haritadan silindiği 1938 Kırımı’ndan daha fazlasını, 287 köyünü tümüyle yitirmişti. Ama yine de olanlara sessiz kalmamış, sesini duyurmak için muazzam gayret sarf etmişti.
Sosyoloji toplumsal değişimi, diğer faktörlerin yanı sıra kuşaklar-dönemler üzerinden anlama yöntemini esas alır. Böyle bakıldığında 1980’ler, 90’lar ve sonrası arasında süreklilikler ve kopukluklar dikkat çeker. 80 askeri darbesinin muhalif sesleri tümüyle kıstığı yıllardan sonra kitlesel ilk kentsel hareketler 1990’lara doğru başlamıştı. İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin Beyazıt Kampüsü’nden Laleli’ye yürüyüşü ve maden işçilerinin Zonguldak’a yürüyüşü en çok iz bırakan eylemlerdi. Darbeci zihniyetin, türlü baskılarla engellemek istediği SHP’nin 1989 yerel seçimlerindeki başarısı, toplumsal umudun yeniden dirildiğini gösteriyordu. Takip eden aylarda Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, Kürt siyasetine dair geleneksel devlet politikasından kopuş sinyalleri vermesi umutları daha da yukarı çekmişti. TCK’nın 141-142. maddeleri o günlerde kaldırılmış, çok sayıda muhalif politik tutuklu serbest bırakılmıştı. Kısaca, darbenin yaratmak istediği politik iklim daha başlarken kırılmıştı.
90’lı yılların karanlık ve ağır tahribat yaratan politika ve uygulamalarının, bu yeni eğilime karşı bir önleme politikasının ürünü olduğunu belki o günlerde görmek zordu ama bugün net görülebiliyor. Bu ülkenin politik olarak kendi doğallığında bir yere evrilmesine, sistem içi odaklar kararlarıyla müdahale etmişlerdi. Aslında tecrübelere bakıldığında yüzyıllardır devam eden bir sistem geleneği 90’ların başında yeniden devreye girmiş görünüyordu. Kürt sorununu, Kürtlerin yaşadığı coğrafyayı boşaltarak çözmeyi tahayyül eden zihniyet o yeni politikanın ürünüydü. Köylerin boşaltılması, gözaltında kaybedilme vakaları, Madımak Katliamı, Başbağlar Katliamı vb. hep aynı politikanın ürünleriydi. Cumartesi Anneleri gibi özgün bir grubun ortaya çıkması yine o politikaların yarattığı sosyolojik yıkımın bir sonucuydu.
Sistemin bu yeni politik tercih ve uygulamaların kamuya yansıma biçimlerindeki en dikkat çekici husus, ülkeyi yönetenlerin olan bitenleri gizlemeye ve geçiştirmeye çalışmalarıydı. Köyleri yakmak üzere gelen helikopterlerin “terör örgütü”ne ait olduğunu bile söyleyen devlet yöneticileri vardı. Çünkü sistemin odaklarında alınan kararlar, görünüşe göre devleti temsil eden muhatapların da üstündeydi. Uygulamaların yasal kararları yoktu, bu yüzden hukuken takip imkânları kısıtlıydı. Ağır saldırılar aleniydi ama kararları aleni değildi.”
“ABD’nin 30 Eylül’de Irak’taki son askeri birliklerini çekecek olması, bu adımın Irak ve bölgedeki güç ilişkileri bakımından olası etkileriyle birlikte tartışılıyor. Bu adımla eş zamanlı olarak Irak ve Kürdistan bölgesinde siyasi, ekonomik ve askeri hareketlilik de dikkat çekiyor: Bir yandan Irak’ta milis güçlerin (Haşdi Şabi) silahsızlandırılması (orduya entegre edilmesi) sürecinin haziran 2027’ye ertelenmesi ABD’nin tepkisini çekerken öte yandan New York’a giden Irak Başbakanı Ali ez Zeydi ve Trump arasında yapılan görüşmede enerji altyapısı başta olmak üzere 60 milyar dolarlık ‘ekonomik iş birliği’ anlaşması imzalandı. Yine Zeydi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında ABD’de, “Irak merkezi yönetiminin Şengal’de kontrolü tamamen eline almasına bağlı olarak Türkiye’nin Başika-Zilkan’daki askeri üssü kademeli olarak boşaltması” konusunda mutabakat imzalandı. bir diğer dikkat çeken gelişme de Irak Kürdistan Bölgesinde KDP’ye ve YNK’ye bağlı Peşmerge birliklerinin Peşmerge Bakanlığı çatısı altında birleştirildiğinin ilan edilmesi oldu.
ABD emperyalizminin Irak’taki son askeri birliklerini çekecek olması, Irak üzerindeki egemenlik ilişkilerinin sonlandırılması anlamına gelmiyor. Aksine ABD, bu hamle ile bir yandan doğrudan işgalin maliyetlerinden kaçınmayı ve öte yandan da İran yanlısı Haşdi Şabi milis güçlerinin silahsızlandırılması konusu başta olmak üzere Irak merkezi yönetimi üzerindeki baskıyı arttırmayı hedefliyor.
ABD emperyalizmi, işgalin maliyetlerinden kaçınmaya çalışırken ekonomik olarak egemenliğini pekiştirmeye yönelik önemli adımlar da atıyor. Irak devletine ait SOMO üzerinden satılan petrol gelirleri ABD Merkez Bankasındaki ORRA hesabına yatıyor ve dolayısıyla ABD kontrolünde Irak merkez bankasına aktarılıyor. ABD istediğinde bu hesapta toplanan gelirlerin Irak hükümetine aktarılmasını dondurabiliyor ve Irak hükümeti kendi parasını kullanmaz ve memur maaşlarını bile ödeyemez hale geliyor. Yani ABD askerlerini çekerken Irak’ın can damarı olan petrol gelirlerinin finansal akışını denetleyerek mali denetimini sürdürüyor. Üstelik Zeydi ve Trump arasında imzalanan ve Irak-Suriye arasındaki enerji altyapısını yenilemeyi ve Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığı azaltmayı amaçlayan 60 milyar dolarlık ticaret anlaşması, bu bağımlılık ilişkilerini daha da derinleştiriyor.
KDP ve YNK’ye bağlı Peşmerge birliklerinin Peşmerge Bakanlığı çatısı altında birleşmesi, işaret edilen gelişmelerin şekillendirdiği yeni dengeler içinde bir pozisyon alma girişimi olarak anlam kazanıyor.
Bu adım bazı Kürt çevreleri tarafından ‘birlik’ yönünde atılmış tarihi bir adım olarak değerlendirilse de ABD emperyalizminin bu hamle üzerinden hesabının farklı olduğuna dikkat çekmek gerekiyor. Çünkü ABD bu adım üzerinden Kürtlerin bağımsız hareket etme kapasitesini arttırmayı değil, merkez yönetim ile iş birliğini daha fazla geliştirmeyi amaçlıyor. ABD, bir yandan merkezi yönetimin üzerinde Peşmerge maaşlarının ödenmesi konusundaki baskıyı arttırmayı ve öte yandan da Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni de merkezi yönetimle daha fazla iş birliğine zorlamayı ve böylece her iki güç üzerindeki kontrolünü arttırmayı planlıyor.
ABD emperyalizminin bölgesel yeniden dizayn bağlamında Irak’ta İran etkisini sınırlama politikasının bir diğer boyutunda Türkiye bulunuyor.”
Petrol, faiz, seçim: Dezenflasyon üç ateş arasında-Şevket Sayılgan (Dünya)
“Dünya ekonomisi 2026’ya faiz indirimleri beklentisiyle girmişti. Eylül sonunda karşılaşılan tablo ise tam tersini gösteriyor. Fed politika faizini 25 baz puan artırarak yüzde 3,75–4,00 aralığına, Avrupa Merkez Bankası mevduat faizini yüzde 2,50’ye çıkardı. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası ise politika faizini yüzde 37’de sabit tuttu. Brent petrolün 107 dolara yaklaşmasıyla birlikte, küresel ekonomi yeniden “yüksek enerji maliyeti–yüksek enflasyon– yüksek faiz” üçgenine girdi.
Bu tablo, enerji ithalatçısı Türkiye açısından sıradan bir küresel dalgalanma değil; dezenflasyon programının varsayımlarını değiştirebilecek yeni bir stres testidir.
Türkiye’de yıllık tüketici enflasyonu ağustosta yüzde 31,51’e geriledi. Ancak enerji fiyatları aynı ayda yüzde 5,46 arttı; hizmet enflasyonu ise yüzde 40 civarında kaldı. TCMB Piyasa Katılımcıları Anketi’nde 2026 yıl sonu enflasyon beklentisi yüzde 29,61’e, 12 ay sonrası beklenti yüzde 23,70’e çıktı. Enflasyon düşüyor; fakat beklentiler aynı hızla iyileşmiyor.
Petrolün 107 dolara yaklaşması yalnızca benzin ve motorin fiyatlarını yükseltmez. Taşımacılıktan tarıma, plastikten kimyaya, elektrikten lojistiğe kadar bütün üretim zincirini etkiler. Firmaların enerji ve nakliye giderleri yükselirken bu maliyet ya fiyatlara yansıtılır ya da şirket kârından karşılanır. İlk seçenek enflasyonu, ikinci seçenek bilanço ve istihdam riskini büyütür. Türkiye’nin 12 aylık cari açığı haziran itibarıyla 38,9 milyar dolar seviyesindeydi. Petrolün uzun süre 100 doların üzerinde kalması, enerji ithalat faturasını artırarak cari açığı ve ülkenin döviz ihtiyacını yeniden yukarı çekebilir. Bu durumda kur istikrarını korumanın maliyeti de yükselir.
TCMB’nin politika faizi yüzde 37 olsa da TL ticari kredi faizleri yüzde 49,3, ihtiyaç kredisi faizleri yüzde 63 düzeyinde. Bu oranlarla işletmelerin stok, alacak ve yatırım finansmanı giderek pahalılaşıyor. Finansmana ulaşabilen şirket bile aldığı kredinin maliyetini taşıyamama riskiyle karşı karşıya kalıyor.
Fed ve ECB’nin faiz artırması Türkiye açısından iki nedenle önemlidir. Birincisi, küresel sermaye daha yüksek getiriyi daha düşük riskli ülkelerde bulabilir. İkincisi, Türkiye faiz indirimine yöneldiğinde TL varlıkların göreli cazibesi azalabilir. Petrol fiyatlarının cari açığı ve enflasyonu artırdığı bir ortamda erken faiz indirimi; kur, beklenti ve fiyatlama davranışı üzerinden dezenflasyonu tersine çevirebilir.
Dolayısıyla TCMB’nin önündeki mesele yalnızca “faiz ne zaman indirilecek?” sorusu değildir. Asıl soru, büyümeyi tamamen durdurmadan fiyat istikrarının nasıl korunacağıdır.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
